Ata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Acaba kaka yaptım.

Dün öğle yemeğini hazırlarken Ata' nın sessiz sedasız bir şekilde kakasını yaptığını ve haber vermediğini farkettim. Son zamanlarda Ata herhangi bir sinyal vermeden bu işi hallediyor. Bazen bir köşeye çekilip bekliyor, bazen ıkınıyor ama dediğim gibi, son zamanlarda pek sessiz.

Meğer içinde bulunduğu dönemin gereği olarak bir kenara çekilip halıya, koltuğa kakasını çişini yapması gayet olağan ve doğalmış. İki yaşını doldurduktan sonra söylemeye başlaması beklenmeliymiş. Sadece anlamaya çalışmak bile derin nefesler aldırıyor iletişimimize.

Niçin haber vermediğini anlamak için sesli bir şekilde düşünmeye başladım. Yere oturup oğlumla gözgöze geldiğimizde "Ata, acaba kaka yaptığını niçin söylemiyorsun. Çok merak ediyorum annecim" deyince şöyle bir durdu, bir kaç adım attı, geri döndü, eliyle bezini yokladı ve poposunu işaret ederek "acaba kaka yaptım" dedi.

Annesinin endişesini gidermek için mi bunu dedi, yoksa bir anda söyleyebileceğini mi keşfetti bilemiyorum. Ancak acaba ile başlayıp yaptım ile biten bir cümle beni hem güldürdü hem de "bu iş olacak" mesajını verdi :)

Bu iş zaten olacak. Emzirme döneminde, katı gıdaya geçerken, yürürken, konuşurken yaşadığım "acaba"nın tuvalet eğitimi versiyonu bu. Biliyorum, bu da olacak. Ama delilik bu annelik, yine de "acaba" demeden de geçemiyorum :)

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Ata ile Ayşe

Yakında 22 aylık olacak olan bir insan yavrusu o :)

Dikkatli, temkinli, neşeli bir tip ve genelde mesafeli olmakla beraber kanının kaynadığı kişilere karşı son derece sıcak ve yakın durmayı tercih ediyor. (Aynı annesi:P)

Havaların biraz ısınması ile birlikte Ata'yla her akşam apartmanın bahçesine iniyoruz. Ayşe isminde acayip tatlı bir arkadaşı var. ayşe ile gün boyu bıdı bıdı bıdı bıdı konuşarak yada konuşmayarak yan yana dolanıyorlar. Dolanıyorlar çünkü henüz aralarında bizim beklediğimiz gibi bir iletişim oturmadı. Ayşe küçük prens Ata'dan 6 ay kadar büyük ve bir abisi var. Geniş bir ailesi ve sürekli anne-annannesiyle olmasından dolayı epey "sosyal" bir kişiliğe sahip. dokunmayı, konuşmayı ve oynamayı çok seviyor.

Ata'cığım ise annesi yada sevgili (bakıcısı) Ayşe Annannesi ile bütün bir günü neredeyse başbaşa geçiriyor. Erkek çocuk olmasından dolayı ise daha az konuşma eğilimi var ama bazen Ayşe' yi geçebiliyor :)

Birlikte top oynuyor, eczaneye girip rafları inceliyor, sarılıyor, bisiklete biniyorlar.
Bu süreçte Ata istek ve düşüncelerini daha net ifade eder oldu.
Yaşının gerektirdiği gibi artık daha sık "bu benim" demeye başladı.
Kural denen şeyi daha iyi tanımaya ve daha güzel bir uyum sergilemeye başladı.
İştahı açıldı.
Oyun kurma ve geliştirme yönü açılmaya başladı.
Şakalaşmayı, nükteyi ve de şaklabanlığı keşfetti :)

Sabah kalkar kalkmaz balkonun camından Ayşe gelmiş mi diye bakıyor. Ona sesleniyor yada gözünü açınca "Ayşe" diyor :) Ayşeciğim de aynı şekilde Ata' yı soruyomuş annesine.

Masumiyet işte. Hesap yok, kitap yok, yalan, riya, iki yüzlülük yok. Kalplerinde ne varsa o var işte. İstemezlerse birbirlerini ilgilenmiyorlar. Ata çekip gidiyor, Ayşe başka bir şeye yöneliyor, farklı yerlerde farklı şeyler yapıyorlar işte. Kendilerine ve birbirlerine baskı yapmıyorlar (henüz).

Çok şekerler.

Onları izledikçe, çok şey öğreniyorum ve çok şeyi hatırlıyorum "iyi insan" olmaya dair.



İyi varsınız çocuklar.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Tuvalet eğitiminde geldiğimiz son nokta

Ata ile son dönemlerde yaşanan gelişmeler neler, hemen özetleyelim sayın seyirciler.

Bir kere bu küçük adam ilk kez uçağa bindi. "Uçağa binerken kalıkışta ve inişte basınçtan etkilenmemesi için ne yapmalıyım" diye sordum. Yanıt Pratik Anne' den geldi: " Sakız çiğneyebiliyorsa sakız ver yada lolipop emsin". Ata hayatı boyunca sakız çiğnemediği için lolipop yalamayı tercih ettik. İyi etmişiz. İzmir' e uçuşta sıkıntıdan patlayan minik oğlum, İstanbul'a dönüşte lolipop yalayarak, çıkartmalı kitaplarındaki kepçe, kamyon ve bilumum kaba saba araçlarla ilgilenerek yolculuğunu başarıyla tamamladı :)

Tuvalet eğitiminde sessiz ancak derinden ilerliyoruz diyebilirim. Havaların hafiften ısınır gibi olmasından dolayı kendisini ara ara bezsiz bırakıyor, kişisel bir alarm vermesini bekliyorum ama nafile.

O sessizce bir köşeye sinip işini bitiriyor, ondan sonra haber veriyor.

Peki niçin Ata tuvaletini söylemiyor.

Pek müsterem Dr. Harvey Karp'a göre Ata (21 Aylık) diz yüksekliğinde bir neandertal. Ve Ata' da neandertaller gibi tuvaletini sessizce bir köşeye yapıp çekip gitmek istiyor.

Mahallenin En Mutlu Yumurcağı harika bir kitap ve bu kitabı okumaya başaldığımdan beri bir baş ucu kaynağı oldu. Dr.Karp' a göre Ata' nın söylemek için zamana ihtiyacı var. Bu seyre göre 2 yaşından sonra yavaşlaması ve daha az koşup daha çok konsantre olması beklenen 2+ yaş çocuğunun bir özelliği de tuvaletinin geldiğini belirtmekmiş.

Okul yıllarından hatırladığım bir bilgi var ki; o da 2 yaşından sonra sinir sistemi ve fizyonominin katlanarak geliştiği ve 2+ yaş çocuğunun kaslarını daha iyi tutarak, kendini daha iyi ifade ederek kakasını-çişini söyleyebildiği şeklinde.

Bu bilgilere göre kasmadan, sakin sakin bezsiz kalmalara, haber verme ip uçlarına devam edeceğim. Ata' yı sıkıştırmak, üzerine gitmek yok. Eee, ne de olsa o minik ve çok yakışıklı bir neandertal :) 150 bin yıl önce müzikli oturaklar yoktu ;)

Büyük bir hevesle alıp bir kere bir kullan(a)madığımız müzikli oturağımızı elden çıkarmaya karar verdim. Çünkü Ata'cığım canı ister haber verirse adaptörle yada manuel olarak (yani annesine sarılarak) klozete oturmayı tercih ediyor.

İlgilenirseniz ilan detayları şöyle:
Royal Potty Müzikli Oturak 25.00 TL.
İletişim için aylinatasagun@gmail.com a mail atabilirsiniz.
Daha fazla bilgi ve fotoğraf için lütfen buraya tıklayınız. Mesajlarınızı bekliyorum :)



16 Mayıs 2011 Pazartesi

Terrible Two Şekerim

Ata' yı daha doğurmamıştım, "bak teribıl tuu diye bir şey var, aman ha, dikkat et" dediler. "O nedir öyle, aman yarabbi! Çok fena olmalı ki daha doğurmadan tembihliyorlar" diye tutuştuğumu hatırlıyorum. Biraz araştırınca 2 yaş yani anal dönem - bağımsızlık evresi sıkıntıları olduğunu gördüm.

Oysa benim doğum, emzirme, gaz, süt, , uyku, beslenme, kilo, bebek bakımı, pişik kremi, banyo ... gibi konularda rahatlamaya ihtiyacım vardı.:)

Uyku konusunda rastladığım en güzel yazılardan birine sevgili Aslı Tür' ün blogunda okumuştum. Oradaki bu şahane yazıyla anneliğim yeni bir rotaya ve plana oturmuştu.

Aslı Tür'e anneliğime ve Ata'ya olan katkılarından dolayı sonsuza dek teşekkür ediyorum.

Daha sonrasında ise Türkiye'deki doğal ebeveynlik öncülerinden Psikolog Nilüfer Devecigil'i izlemeye başaldım. Bir de şu sözü çok işime yaramıştı: Ebeveyn çocuğunu zeki diye algılarsa, çocuğun kendini tecrübesi de zeki olur. Ebeveyn çocuğu ile olmaktan keyif alırsa, o da kendi ile olmaktan keyif alır. Eğer ebeveyn ona ilgi gösterir, onla neşe duyar ve onu severse; çocukta kendini ilginç, neşe veren, ve sevilen biri olarak algılar. Onların kendilerini tanıma tecrübesi, bizim onlarla olan ilişkilerimizde saklı

Onca şeyin özeti şuydu: "bebek doğduğu andan itibaren bol bol kucaklanacak. Kucağa alıştırılacak. Bol bol emzirilecek. Bebeğe saygılı olunacak, işaretleri iyi okunacak, çocuk oluncaysa zıtlaşılmayacaktı."

Zaten böyle yapınca asabi bir karakter yerine uyumlu, sakin, ne istediğini bilen biri olarak temelini oluşturacaktı.

Netekim öyle de oldu.

Ata bir kucak bebeği. Annesi yorgan döşek hasta olana kadar emdi;19 ay. Annesiyle uyudu, sık sık kucaklandı, yeri geldi kucaktan inmedi, indirilmedi. "Uslu, sakin, akıllı, zeki, ne istediğini bilir benim oğlum" şeklinde bir algıyla yaklaştım. Bebeğimi kurallar yığınıyla yetiştirdiğimi sanıp içini daraltmak yerine sade ve derin bir ilişki kurmayı denedim.

Sanırım bazı şeyleri başardım, başardık.

Şimdi sevgili Deli Anne'ciğimin de yorumladığı gibi"teribıl tuu" zamanı aslında. Ve dediklerinde yerden göğe kadar haklı. Ata' yı inceleyince şunu söyleyebilirim: İki yaş krizleri geçirmemesinin, asabi olmamasının ve gerilmemesinin alt nedenleri işte yukarıda saydıklarım. Bir de Ata'ya yalan atıp,yanıt vermem gerektiğinde sallamadım hiç. Neyse konu kısa ve net cümlelerle anlattım. Gördü ki anne-baba onu ciddiye alıp sakin sakin konuşmayı deniyor, şimdilerde o da aynısını denemeye çalışıyor o küçücük kalbiyle.

Minik kuzum benim :)

Kızmıyor mu, evet. E ama haklı, kim kızmıyor ki? Arada olacak haliyle. Bu tür durumlarda Harvey Karp'ın notlarını sık sık gözden geçiriyorum. Şu fast food kuralı çok işe yarar birşey.

Hani arkadaşımıza derdimizi anlatıp anlatıp sonunda "amaaan takma kafana boşver" gibi laflar duyunca moralimiz bozulur,kendimizi hafife alınmış hissederiz ya... Hah! işte çocuklara bunu yapmamak lazım. Bu küçük hanımları ve beyleri hafife almamak lazım. Yaşı, ayı, günü ne olursa olsun. Anında anlayış anında empati şart üstüne şart. İşte bu yüzden fast food kuralı çok işe yarar bir durum.

Bir örnek:
"Ata servis kaşığıyla çorbasını içmek istiyor"(Anne bunu en az 10 kere tekrar eder). Deli gibi süren bu tekrarın ardından Ata gevşer bir şekilde kaşığı bırakır.

Ağlama anında her neye ağlıyorsa o isteğini sıkça tekrar edip anladığımı söylerken daha az yorulduğumuzu hissediyorum. Kucağıma alıp sırtını okşuyorum. Bır bır bır bır konuşup o gergin haliyle çocuğun kafasını şişirmiyorum. Susuyorum, ağlamasını dinliyorum. Uzun nutuklar, durumu açıklamaya çalışmalar filan pek yok hayatımızda.

Yani özetle: bana yapılmasını istemediğim şeyleri oğluma yapmıyor, yapılmasını istediğim, beklediğim şeyleri ise olabildiğince uygulamaya çalışıyorum.

Hatalarım yok mu?

Dolu...

Ama,ancak ben ne istediğimi ve Ata' nın ne istediğini iyi biliyorum.

Gerisi teferruat :)

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Sonunda...

Uzun zamandır yazamadım. Uzun zaman dediğim bir hafta aslında ama bir blog yazarı için uzun bir süre. Cumartesi, pazar günleri gezmekten, pazartesi, salı günleri ise çalışmaktan ve yorgunluktan dolayı yazamadım.

Cumartesi günü öğleden sonra biten işlerimizin ardından Bağdat Caddesi'nde gezmeye başladık oğlumla. Eski ve yeni ne kadar dostumuz arkadaşımız varsa hepsiyle karşılaştık. Acayip mutlu oldum haliyle.

Bir ara uyudu, uyanınca Gratis'e uğradık Mendil ıvır zıvır alıp çıkıyorken, Ata kasadaki süslü kutulardan birini çekti ve bırakmadı. Kuğu şeklinde bir şeydi, öderken, içinde ne var diye sormak aklıma geldi nihayet. Kasiyer kız kolye var deyince kalbime acayip tatlı bir sıcaklık yayıldı. Kollarımdaki güzel yavrum bir şekilde bana bir hediye seçti düye düşündüm içimden. Eh, anne olunca böyle düşünülüyor belki de... Bahçeye çıktım, alıp boynuma taktım. Ata'cığımı kocaman öpüp sıkı sıkı sarıldım.

O gün bugündür kolye boynumda ve çıkarmayı hiç mi hiç düşünmüyorum.

Anneler gününde o minik elleriyle verdiği çiçekler, saçlarımı okşayışı ve güzel gözleri en unutulmaz şeylerdi benim için. Anneler gününde İstanbul Yoga Merkezi'nce düzenlenen bebek masajı eğitimine katıldım. Eğitimi Küba asıllı Amnerikalı masaj terapisti Maite Carrera verdi ve tüm ayrıntılar burada. Eğitime katılan en büyük bebek olan Ata çabucak sıkıldı ve poposunda bezi ile salondan kaçtı. Biz de kendimizi sokaklara attık mecburen. Sokaklarda çılgınlar gibi gezerken bir de farkettim ki oğlumun bir ayakkabısı YOK. Anında tornistan yapıp ters istikamette ilerlemeye başladım. Yaklaşık 1 kilometre geride bir ağacın kenarında bulunca sevinçten zıp zıp zıplamay başladım. Ama ne yapayım, o ayakkabılar dayısıyla yengesinin hediyesiydi.

Bu arada biz ana oğul haftasonunu geçirirken Çağatay Arkabahçe grubunun Dönsen isimli şarkısına arkadaşı Burak Kıyıcı ile klip çekti. Yorumlarınızı klip dönmeye başlayınca ayrıca isteyeceğim.

Bir de önümüzdeki hafta için size çok güzel iki süpriz / haberim olacak. Umarım beğenirsiniz.

Not: konulara ait fotoğrafları yükledikçe ilerleyen postlarda paylaşacağım.

;)

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

5 Mayıs 2011 Perşembe

Çekiliş sonucu belli oldu

Anneler günü için Pam Leo' nun Çocuklarla El Ele Ebeveynlik kitabınını hediye edeceğimi duyurmuştum biliyorsunuz.

Dün akşam sevgilim Ata' nın minik elleriyle yaptığı çekilişin sonuçlarına göre kazanan anne: Doruk' un annesi Özlem :)

Kitabı güle güle okumanız dileğiyle Özlemcim.

İşte video, işte gönlü zengin eli bol çocuk Ata :)

Teşekkür ederim oğlum

Günlerdir ayaklarım yere basmıyor desem... Düşündükçe, hatırladıkça mutluluk fışkırıyor benden.

Salı günü kuaföre gidip saçımı yenilemiştim. Boyuyla, rengiyle... Belime kadardılar ancak uzun süren yatak istirahati sırasında "artık fazlalık" gözüyle bakmaya başladım. İlk fırsatta da gidip kestirdim bir güzel.

Eve geldiğimde Ata bunu hemen farketti. A-aaaa, diye hayretlerini bildirdi hatta. Yüzündeki mutluluk ifadesi artıyor gibiydi ki; akşama doğru şakalaşırken birden boynuma sıkı sıkı sarılmaya başladı. Ardından öpücükler geldi :) Ben ise ne olduğunu anlamaya çalışırken kendimi mutluluktan uçarken buldum. Tesadüf bu ya, o sırada elimde telefon vardı ve fotoğraflarımızı çekmeye çalışıyordum. Tarihe yamuk yumuk ve de eğri bulanık geçecek bu mutluluk karelerine baktıkça, hatırladıkça ayaklarım yerden kesiliyor.

O küçücük kalpteki sevgiyi, o minik ellerdeki şefkati, Ata' nın içindeki anne sevgisini hiç bıu kadar net hissetmemiştim. Aman allahım, muhteşem bir duyguymuş. Sonsuza kadar unutmayacağım. İçime nakış gibi işledi hepsi.

Oysa ben meme vermediğim için bana kızgın olduğunu, üzgün olduğunu düşünüyordum Ata' nın. Gidip not defterimize şunları yazdım;

"Meğer sen ne kadar affedici, ne kadar derin duyguları olan, yüreği sıcacık bir küçük adammışsın, canım yavrum. Belki de ben senden daha fazla üzüldüm meme veremediğime, bilemiyorum ama artık bunun hiçbir önemi kalmadı. Çünkü sen bana sarıldın, sevdin, öptün güzel bebeğim."

Seni yeni yeni tanımaya başlıyorum galiba...

Şimdiye kadar aldığım en güzel hediye sendin ve yine en güzel hediyeyi sen verdin.

Teşekkür ederim oğlum, çok teşekkür ederim."

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Yeni kitaplarımız

Bundan yaklaşık 5 yıl önce Sabah gazetesinin Kültür Sanat ekinde çocuk kitapları editörlüğü yapmıştım. Haftalık olarak kitap önerileri ve anne babalara temel bir takım bilgiler yazıyordum. Öyle keyifli öyle tatlı bir işti ki benim için... Çocuk kitabı okumak ve önermek hem çok keyifli hem de çok ciddi bir iş bana kalırsa. Öyle ki seçilen kitaplarla çocuğa renkli bir dünya armağan etmek harika bir şey.

Anne olduktan sonra ve Ata bebeklikten çıkıp çocuk olmaya başladıkça daha da ciddiyetle eğilmeye başladım.

Ata'ya kitap alırken dikkat ettiğim şeyler:

- Kağıdı suya, tükürüğe, ısırılmaya, koparılmaya dayanıklı olmalı.

- Beyaz fonda renkli çizimler olmalı.

- Çizimler ve altında yer alan metin birbiriyle uyumlu olmalı.

- Şiddet öğesi içermemeli.

- Bu aralar kepçe, kamyon, dozer, vinç, çöp kamyonu gibi nesnelere çok düşkün olduğu için bu tür kitaplar seçiyorum. Bir de bizim oğlan kedi delisi. Kedilerle ilgili öykülerin olduğu kitaplar seçerek onu mutlu etmeye çalışıyorum.

İşte son dönemde aldığımız kitaplarımız:

Arkadaşım Kedi

Arkadaşım Köpek

Yapıştır, tamamla, boya

Hareketli inşaat

Akıllı bebeklerin oynadığı 365 oyun

Kiparları ilkkitaplarim.com dan sipariş ettim. Sitenin içeriği, tasarımı ve dizini öyle sadeki yorulmadan iki dakikada alacaklarımı seçip çıktım. Oh be! :)

3 Mayıs 2011 Salı

Yemeyen çocuğa yedirmenin 14 kuralı

Yemek yemek herkese eziyetse...

Yemeyen çocuğuma nasıl yedirebilirim?

Yemek yemiyor, ne yapabilirim?

İştahsız, ne yapsak?

Yemeği sevmesi için parkta mı doyurayım?

Yemiyor, çok endişeliyim...

Bunun gibi pek çok soru ve cümle sıralayabilirim. Her annenin çocuğuyla ilgili olarak en az bir kez yaşadığı bir yememe döneminde bu soru ve cümleler kullanıliyor anlaşılan. Geçen günkü postta Ata' nın neler yediğini yazmıştım. Sevgili Tijen peki "yemeyen veletlere ne yapacağız" diye sormuş. Ben de bu soruyu seve seve yanıtlamak istedim. Çünkü aylarca yemek yedirmek için çabalamış, artık en sonunda stresten sırtında yaralar çıkarmış bir anne olarak belki bir yardımım dokunur diye düşünüyorum. Ata 6.ayında diş çıkarmaya başladı ve bu dönemde katı gıdalarla tanıştık. İkisi çakışınca oldukça zorlu bir yememe süreci başladı.

O dönem yaptıklarımı ve yazdıklarımı inceleyince durumu şöyle özetleyebilirim.

Nasıl davranmalı?
1. Peşinden kaşıkla koşturmadım. İyi de oldu, poposunun üstüne oturup masada yeneceğini bir şekilde öğrendi sonunda.

2.İki çeşit yemek hazırlıyorum mutlaka. Mesela pilav + balık. Çok sevdiği pilavı bayılarak yemeye çalışırken balığı ağzına ağzına depiyorum. Böylelikle herkes için adil bir beslenme olmuş oluyor.

3.Masaya kendi çatalını / kaşığını götürmesini istiyorum Ata' dan. Son zamanlarda daha çok severek yapar oldu. Yemeğe motive ediyor sanıyorum.

4. Askeli lise mantığıyla hareket edip yemek saatlerinin hergün aynı olmasına dikkat ettim en başından beri. Bazen de atladığımız yada geciktiği oldu tabi. Ama dikkat etmeye başlayınca aynı saatlerde acıktı ve yemeye başladı.

5. Masada ve oturarak yemek yemek konusunda ısrarlı davranmak çocuğu yemek ve sofra kültürüne yaklaştıracaktır. Ayakta gezerken doyurmaya çalışmak yemeği hafife almasını sağlayabilir diye düşündüm, uzak durdum.

6. Yemek yediği için ödül vermedim şimdiye kadar.. Dün parkta bir anne yemeğini yiyen oğluna ödül olarak kocaman bir çikolata verdi.Yani aslında o anne çocuğuna şu mesajı verdi istemeden: "ödül olarak vediğim abur cubur yaptığım yemeklerden daha değerlidir". Sakın, sakın, sakın!

7. Yememek için direndiği zamanlarda çok süslü yemek tabakları hazırlayıp bütün dikkatini yemeğe çekmeye çalışıyorum.

8. Sofrada birlikte yiyoruz. Ata yemese de biz yemeye devam ederiz. O da yemeğimizin bitmesini bekler. İşte bu çok önemli bence. Beklemeyi bilmek...

9. Bol bol konuşarak, sesimi alçaltıp yükselterek. Bütün ilgimi Ata'ya verip onunla sohbet ederek yemesini sağlamaya çalışıyorum. Bir dönem evde ne kadar büyük varsa toplanıp Ata yesin diye cümbüş yapıyorlardı. ( Ben okuldayken yemek yedirmek için başlamıştı bu furya.) Tesbih sallayıp helikopter taklidi yapan büyükanneler, televizyon açıp "aa, bak ne varmış" deyip ağzını açmasını sağlayan baba modelleri, def çalıp şarkı söyleyen insanlar... Hatırladıkça ruhum daralıyor. Bir gün annem (emekli sınıf öğretmeni, dikkatinizi çekerim) geldi ve bu hengame bitti :) Tam ekip hazırlanıp sahne alıyordu ki annemin şu cümlesi birden herkesi durdurdu ve susturdu: "Ata' nın yemeğe konsantre olması lazım, bu şekilde yemek yemeyi öğrenemez". Tsssssssssssssss, sessizlik ve ardından kaşığı eline alıp incelemeye başlayan ve annannesine hiç itiraz etmeyen bir Ata... İşte o günden beri ekip paydos ettiği için, genelde yemeğe konsantre benim oğlum ;)

10. Bir ara biskuvilere dadandı, artık almıyorum ve abur cubur vermiyoruz. Sadece dişini kaşımak isterse havuç, salatalık, uzun grisinilerden arada sırada veriyorum.

11. Herzaman ama herzaman kendi kendine yemesine izin verdim. Altına bir bez yayarak üstünün başının batmasına göz yumarak yemeği kaşığa daldırmasını zevkle izledim çoğu kez. Hele ki, ilkinde ağzını bulup yuttuğunda çok mutlu olmuştu. İkimiz de anladık ki bu başarmanın ta kendisi ve başarı hazzını zedelemek istemedim, çok çamaşır çıkıyor diye :)

12. Değişik tarifleri denemek iyi bir motivasyon kaynağı anlaşılan. Değişik çorbalar, sebze yemekleri denemek mantıklı olabilir. Ata sayesinde çok değişik ve pratik yemek öğrendiğim için ayrıca mutluyum :)

13. Süt içmek istemezse yoğurt ve peynir takviyesini sıklaştırdım. Sütü sevmek zorudna değil. Ayrıca bir yaprak marulda bir bardak sütten daha fazla kalsiyum var ;)

14. Yemekten önce, yemek sırasında çok fazla su içmesine izin vermedim ki iştahı kesilmesin. Yemekten biraz sonra istediği kadar içebilir sevgili oğlum.

Umarım bu anti-bilimsel liste işinize yarar :) Anne stres yapmazsa çocuk daha rahat yer şeklindeki cümleyi de eklersek sanırım fena olmaz. Ve umarım bu liste işinize yarar .



Sevgiler

Bir haller oldu benim oğluma

Neredeyse bir ay oluyor hasta olup yataklara düşeli. O gün bugündür yatak istirahatiyle geçiyor zaman. Ancak bugün ilk defa kalkıp yemek yaptım, mutlu oldum kendi kendime. Oh be! Nerede hareket orada bereket dedim içimden. Zaten perşembe günü işe başlıyorum. Artık hiçbirşeyiciğim kalmaz benim! ;)

Ancak ilk günden bu yana geçen zaman diliminde hasta olmama değil, Ata' nın bundan çok etkilenmesine üzüldüm ben. İlk günler kendimi bilmez halde yatarken "anneeee!kalk!" diyor, ayağıma terliklerimi giydirmeye çalışıyordu. Annesinin sürekli yatması, konuşmaması çok sıkıcıydı, belli.

Daha iyi olduğum zamanlarda yanıma gelip oyun oynamak istedi. Elimden geldiğince ilgilendim ama O'na göre yine garipti. Niye kalkmıyordu ki bu anne yataktan???

Evde mızır mızır mızırdanan bir çocuk olmuş ,sürekli tv istemeye başalmıştı.

En kötüsü memeden kesilmişti.

İlk hafta artık fiziksel olarak anne dğilim ama Ata' nın kendi kendine uyumasından gurur duyuyorum demiştim. Erken konuşmuşum, boşuna sevinmişim.

Ata kendi kendine filan uyumuyor işte!

Bir o yana bir bu yana kendini savurarak yatağın içinde sersem sersem geziyor. Sonra sarılıyoruz, uyumamamak için sürekli bir şeylerden bahsediyor. Sohbetimiz sırasında fısıltıyla konuşup, gevşemesi için masaj yapıyorum paşazadeye. Efendim eğer lüzum görürlerse ve beğenirlerse yavaş yavaş dalıyorlar uykuya. Yoksa 1 saat debeleniyoruz.

Bütün bunların tek sebebi var bence, memeden kestiğim için bana çok kırgın Ata. Hatta kızgın. Eskiden meme isterdi, sinirini stresini meme istemekle atardı. Artık biliyor ki meme de yok. Ümidi kestiği için meme demiyor haliyle. Ama kızgın işte. Keyifli bir uykuya dalış biçimiydi memeyle uyumak. Ben bu keyfini, bu çok güzel şeyi onun elinden aldım. İstediğim kadar öpüp koklayayım, meme vermiyorum ki ona!!! Bu nedenle kızgın bence ve bir şekilde bu öfkeyi yaşamak istiyor.

Nereden mi biliyorum?

Az önce Ayşe Hanım geldi, yemek yedik, uykusu geldi bizimkinin. Uyutmadan önce, elimi yıkayıp lavabodan çıkana kadar, gidip yatağına yatmış. Ayşe hanım hadi Ata'cığım kapat gözlerini uyu bir tanem, demiş, sırtını sıvazlamış. 1 dakika geçmeden uyumuş benim oğlum.

Off, ne diyeceğimi bilemiyorum.

Hadi bakalım, dön gül dön ağla Aylin Anne...

Not:Bu kadın kendine imaj yapmak için evden çıkar. Bakalım hangi kılıkta geri dönecek.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Mamamiyyom!

Blogumda yenilikler var heyyo, heyyo, diye bir post yazdıktan sonra sevgili Ülkü iyi hoş güzel amma "Ata ne yiyor sen onu anlat" demiş :)

E, haklı bir anne olarak. Beslenme bizim için dünyanın en önemli konusu... Uyku da aynı şekilde ama beslenme derdimiz var bizim :)))Yorumu okudum ama günün telaşından kaynaklanan bir koşturmacadan dolayı yanıt yazamadım. Ancak gün boyu Ata paşasının en başından beri ne yediğini düşündüm durum.

Sıradan gideyim:

2.aylık olduğu zamandan beri ekmeği yemeğin suyuna banarak tattırdım kendisine... Dilini değdirdim. İleride işe yarayacağından habersizdim :)

4.5 aylıktı, gece saat başı uyanıyordu. Doktorumuz Ayça Hanım'a durumu bildirdim. Getir tartalım dedi. Anladık ki sınırın altına gidiyoruz, ek gıdalara geçtik. Sabah elma püresi, akşam muhallebi. (kendim hazırladım, çok sıkışırsam hazır gıda tercih ettim)

6. aydan itibaren; Sabah, çeyrek yumurta sarısıyla başlaydık (her hafta bir çeyrek arttırdık ve sonunda bir yumurta sarısı oldu), bir tatlı kaşığı pekmez, bir kibrit kutusu tuzu alınmış peynir, bir bardak ıhlamur (devam sütü vb vermedim) Kuşluk vakti, elma veya armut püresi, öğlen sebze çorbası, (bir patates, bir havuç, bir tatlı kaşığı pirinç, bir çay kaşığı irmik, azıcık zeytin yağı... İlk haftanın ardından bu ana menüye hergün bir sebze ekledim. Brokoli, ıspanak vb.) Yedi mi, yedi valla! İkindi, yoğurt veya ev muhallebisi, Akşam, uyumadan önce yine çorba. Gece uyanırsa anne sütü ;)

Paşazadem bir kaşık reklamında oynamıştı, sanki çok iştahlı bir bebekmiş gibi :)))

9. ayda balığa geçtik. (Marmara'dan çıkan balığı yedirmedim ne yazık ki) Yoğun ağır metal birikimi minik bebekler için pek faydalı değil, biliyorsunuz. Marketlerde satılan İglo Fish Finger veriyorum.

10. ayda doktorumuz bize "sofra adabını öğretin" dedi. Örneğin, çorba, arkasından ne gelecek, ana yemek... gibi. Bu şekilde bir diziliş yaparsanız öğle ve akşam öğünlerinde safra kültürünü erken kavrar ve rahat edersiniz dedi. Biz de dinledik, öyle yaptık. Mesela bezelye yanına pilav hazırladık ve yedirdik. Yine ben bu aydan itibaren kendi kendine yemesine izin verdim. Çok faydasını gördüm, çok tavsiye ederim. O kendi kaşığı ile oyalanırken arada ben de kocamin bir kaşıkla takviye yaptım çoğu kez ;)

12. aydan beri biz ne yersek onu yiyor. Hatta öyle ki; geçen aylarda "mamamiyyom, mammiyyom" diyordu. Önceleri İtalyanca konuşuyor deyip kıkırdadık. Meğer yavrum; mamamı yiyorum demeye çalışıyormuş, biz anlamamışız. Pes! Ne biçim anne-babayız anlamadım gitti.

Neyse, bu kaprissiz adama özel olarak bir şey hazırlamıyorum.
Robottan geçirmiyorum, gerekirse çatalla ezip veriyorum.
Patlıcanlı herhangi bir şey yedirmedim. 24. aydan sonra belki deneyebiliriz ama çok gerekli değil anladığım kadarıyla.
Pilav, makarna yemeyi, börek, mantı türü şeyleri seviyor.
Bu hamur işi düşkünü küçük beyefendiye sebzeli makarnalar, nohutlu pilavlar hazırlıyorum.
Aslında pirinç pilavından ziyade bulgur pilavını tercih ediyorum.
Her sebzeden mutlaka tattırıyorum.
Yoğurt içeren çorba türlerini çok seviyor. Bol bol o tipte çorbalar hazırlıyorum.
Kurabiye ve muffinler yapıyorum arada.
Muhallebi hazırlamaya çalışıyorum güncel olarak.
Mutlaka bir tatlı kaşığı kadar pekmez, kahvaltı sonrası kuru üzüm, badem ve ceviz veriyorum.

Aklıma gelenler bunlar. Yarın da yemek külürü ve beslenme becerileriyle ilgili olarak dikkat ettiğim noktaları paylaşmak isterim. Örneğin, kendi kendine ne zaman yemeli, yemekten sonra ödül verilmeli mi, yemek yemeyen çocuğa nasıl davranmalı... gibi.

Aşağıdaki linkler (lütfen beğendiklerinizi lüstenizle paylaşın, annelere faydamız olsun) Ata' nın sevdiği yemeklerin bir kaçına ait. Belki sizde severek yiyorsunuzdur veya denemek istersiniz ;)

Buğday çorbası
Yoğurt çorbası
Sebzeli makarna tarifi
Fırında yağsız sigara böreği tarifi
Tarhana nasıl yapılır?
al kabaklı pirinç çorbası
Ata salyangoz yedi
İşte yarının menüsü
Ata' nın beslenme programı


Afiyet olsun.

Yarın: Beslenme kurallarımız

29 Nisan 2011 Cuma

Survivor Ata Adil Olsun



Arkadaşlarımız ve ailemiz iyi bilir, Çağatay ve ben televizyon izlemeyen bir çiftiz. (Bu arada kendisi sinemacıdır.) Öyle ki televizyonun günlerce açılmadığı olur. Daha doğrusu şöyle, olur-du. Ata Luli'yi keşfedene kadar. Renkli ve eğlenceli içeriğe bayıldığı için izliyor kerata. Günde toplam 1 saat izleme hakkı var (Her ne kadar 5 saate çekmeye çalışsa da karşı direnişim devam ediyor)

Geçenlerde annemin gelişi ile bizim TV sıkı mesai yapmaya başladı. Haberler kaçırılmıyor, Fatmagül kızımızın suçu neymiş izleniyor, zamanın öyle bir geçişi izleniyor, adını Feriha koydumunun dizisi kaçırılmıyor vesaire. Ama en eğlencelisi Survivormış. Bahsedildiği kadar varmış içindeki tipler. Adını sayamadığım dizileri izlerken resmen baygınlık geçiriyorum çünkü. Aslında izlemek değil benimkisi anneme eşlik etmek. Ancak baygınlık geçirerek izlediğimi çaktırmamaya çalışmak da cabası ha!

Geçen akşam Survivor'ı izliyorduk. İlk defa bir ünlü elenecekmiş. Aman efendim bir telaş, bir heyecan. Sonuna yaklaşırken annem "uykum geldi ben uyuyorum, sonunu sen bana söylersin yarın" demesin mi? Yırttık abicim derken, tamamını izleme görevi bana verilmiş oldu. Pufff!

Sürekli eleştirilen Nihat Doğan' ın salya sümük annesini araması sırasında irkildiğimi hissettim. Ve aklıma Ata geldi.Acaba Ata böyle "ah anam, özledim anam"diye ağlarsa ben ne cevaplar veririm? Farzedelim ki Ata salya sümük zırlayarak bana sms gönderiyor ıssız adadan... Kafamda yazıp oynamaya, gırgır yapmaya başladım.

Yıl 2030:
Ata: Anne ben Survivor'a katılcam.
AA: Dur bakalım, sınavların bitti mi senin?
Ata: Bir engel yok anne.
AA: Hayatın aksamayacak ama ne kazanacaksın bu yarışmadan?
Ata: Hayat deneyimi annnneee! Düşünsene ıssız adada yaşam mücadelesi.
AA: Hah! Aferin oğluma. İstanbul'e doğ, büyü, adalarda yaşam mücadelesi dene. Aferin, aferin! (Yaparım bu dırdırı, hiç şaşmaz!)
Ata: Ama Annee...
AA:Peki, tamam. Git bakalım. Dikkatli ol. Keşke zamanında izci yapaydım seni. Adada rahat ederdin. Basketbol istedin, gitar kursu dedin. Hadi bakalım, hayırlısı evladım.

Ata Ada'da ... 5 SMS hakkı verilir.

Ata SMS1: (Ağlamaklı bir ifadeyle )Annem annem, seni görmeyeli tam 15 gün oldu. Çok özledim. Burada yaptığın yemeklerin kıymetini daha iyi anladım. Evimizi, İstanbul'u çok özledin. Ne alan söyleyeyim hasret kaldım sana annem.

AA SMS1: (Muzip bir ifadeyle) Sevgili Ata'm, güzel evladım.Biz seni yetiştirirken doğal ebeveynlik denen akımı benimsediydik. Belli ki halt etmişiz!:))) Bağlı ebeveynler ve aile bireyleri olsun istedik; bağımlı değil.Kendine gel, adaya koşa koşa gittin evladım. Sakın oralarda annemi özledim diye salya sümük ağlama. Zaten peçetede yok, her defasında elini yüzünü deniz suyuyla yıkamak zorunda kalma e mi çocum sen.

Ata SMS2: Ah, olaydım olaydım, dizinin dibinde olaydım. Bana fırça ataydın. Anneyyyy anneyy, kırdın kalbimiiiiiiiii, gel al gönlümüüüüüü(bu kısım müzikli okunsun lütfen) Ellerinden hsaretle öptüm seni annem.

AA SMS2: Ah Ata Ah! 5 sms hakkını arabeske harcıyorsun ya! Pes yani annecim. Evdeki caz koleksiyonun utansın senin. Piyano konçertolarıyla büyüdün, cazla devam ettin, bak şimdi yaptığına. Bir an evvel elen de gel o zaman. Götür sarmaları dolmaları.

Ata SMS3: Anne olur mu hiç? Biz buraya kazanmaya geldik.

AA SMS3: Sen bunu Fener-Cimbom maçı mı sandın?

Ata SMS4: Anne adada yaşamak, doğada olmak zormuş. Herşeyin kıymetini bir kez daha anladım. Benim canım annem seni çok öpüyorum. Son SMS hakkımı sevgili Duru'ya saklamak istiyorum izninle.

AA SMS4: Evladım biz de seni özledik. Aferin sana, çalış, kazan 1. ol gel. Sana inanıyoruz. Keşke şu smsleri 3-2 bölüştürseydin aramızda :))) 3 tanesi kime diye sakın sorma. Seni çok seven Anan.Öptüm.

:)))
...

Amanın! Ayyyy, yok! Aman aman! Senaryom kendimce komik ama ... Ne Ata salya sümük ağlasın ne de ben fırça atayım :) Oğlum adil biri olsun 5 mesajın ikisini sevgilisine, ikisini bana bir tanesini de babasına göndersin mesela :)))) Sevgilisi de şöyle aklı başında , eğitimli, zeki çalışkan, güzel ve güzel huylu bir kız olsun inşallah,

Amin :)

Formülasyon



Bugün tam 16 gün olmuş, ben hasta olup yataklara düşeli. İlk günden bu yana eşim, Ata' yı emanet ettiğimiz Ayşe Hanım, kayınvalidem, yardımcımız Gülbeyaz hanım (15 günde 1 gelir) ve İzmir' den gelen annem yanımdalar. Ata' nın bakımı, ev işleri, yemek ve ev işlerini bölüştüler.

İlk günlerde öyle bitkin ve halsizdim ki; neyin ne olduğunu anlamadım. Zaman geçip etrafı daha iyi algılamaya başlayınca bir farkettim ki,bölüştükleri işin hepsini ben yapıyordum zaten :)))

Tabi bunu ne zaman farkettim; sorunlar yaşanmaya başlayınca.

Bir baktım Ata sürekli mızırdanıyor. Yemekler yapılıyor ama Ata düşünülerek değil. Ev toparlanıyor ama herşeyin yeri değişiyor. Akşam 8 dedin mi uyuyan Ata 10'lara 11'lere kadar ayakta...

Gülbeyazın 15 günde bir gelip evin temizlenmesine yardım etmesi ve ben okuldayken Ayşe Hanım' ın Ata'ya gelip bakması dışında, bütün bu işleri ben tıkır tıkır yapıyordum. Yardımcı olanlar da haklılar, bu onların düzeni değil. Ssadece eşlik etmeye çalışıyorlar. Ata' yı üzmek, dahafazla üzülmesine izin vermek istemiyorlar. Haklılar işte ...

Ancak kendi kendime bunu düşünmeden edemiyorum; ben bunların hepsini tek başıma yapıyordum. Çalışmadan önce Ata'ya bakan birileri yada ev işlerine yardımcı olan birileri de yoktu. Eminim hasta olan pek çoğunuz bu anlattıklarımı yaşadınız. Eminim her anne evinin işini, çocuğunu, mesleğini vesaireyi tek başına sağlam kotarabiliyor. Eminim...

Vay be!

Öyleyse durumu şöyle formulüze edelim. Mesela ben kendi formülümü yazayım. Eşittirin sol tarafındaki aslında ne kadar kişilik işi idare edebiliyor, kaç kişilik orkestra şefi... O anlamda kullanılmıştır.

Aylin Anne=Annanne+babanne+baba+Gülbeyaz Hanım+Ayşe Hanım

Süper!

Bu denklem bana acayip gaz verdi. Şimdi ayaklanayım da oğlumu kucaklayayım hemen.

:)

Çekilişe katılmayı unutmayın.

28 Nisan 2011 Perşembe

Artık fiziksel olarak anne değilim, ama...

İlk gün:

Bundan 1o gün önceydi; doktora gittim, inceledi, baktı etti ve yapılması gerekenleri anlatırken "artık emziremezsiniz" deyince şoka girip, "durun ben bunu bir düşüneyim" gibi garip bir laf etmiştim. Sanki düşününce anında iyileşecekmişim gibi gelmişti, ne yapayım. Çaresizlik işte. Sonra eşime ve doktorun yüzüne bekıp "ben buna hazır değilim" Ata hiç değil. O ana kadar emzirme odası aramış, 1 metre karelik bir odacığın önündeki izdahamı görüp arkamıza bakmadan kaçmıştık. Bu nedenle Ata hala daha "meme meme meme" diye sayıklıyordu.

Çıktık; meme diye yolda yakamı bağrımı yoldu.
Eve geldik; meme diye üstümü paraladı.
Uykusu geldi ; meme diye ağladı.
Artık dayanamadım ben de ağlamaya başladım. İlaçları içmiştim çoktan. Artık süt veremezdim. Kayınvalidem aldı, kucakladı ve uyuttu.

Akşama kadar ara ara başıma gelip, "anne meme" dedi bir kaç kez. Öpüp koklayıp şakalaştım önce. Kendimi geceye hazırlamak zorundaydım bir yandan.

Dırırırırırımmm! Gece oldu. Oğlum, yavrum, canım, bebeğim "anne meme" diye ağlamaklı bir sesle yanıma geldi. Kucakladım, göğsüme yatırdım. Çok yumuşak bir sesle konuşmaya başladım.
-"Ata'cığım, hatırlıyor musun, bugün doktora gittik. İlaç verdi, artık Ata'ya süt veremezsiniz, ilaçlar yüzünden hasta olur, dedi. Sonra seni kucağına aldı, sevdi, sarıldı" ... Hatırlıyor musun annecim?
-Ata: ( ağlayarak )Doktor..... meme meme memmmmeeee mmeeemmmmmeeeeee
....!!!!

Baktım ki oğlum "ben anlamam! banane! meme!" diyor...

-"Atacım, ağlamakta çok haklısın bir tanem. Ben olsam ben de ağlardım. Ah canım yavrum. Ağlamana dayanamıyorum ama şimdi kollarımdasın. İstediğin kadar ağlayabilirsin. İstediğin kadar bana kızabilirsin. Çok haklısın bir tanem. Kollarımdasın, seni hiç bırakmıyorum. Sana sarılıyorum, seni öpüyorum, kokluyorum. Seni çok seviyorum. Meme vermediğim için seni sevmiyorum sanma. Seni çok seviyorum. Ağla bebeğim, peki... Ağla..."
-Ata: "peki, peki, peki, peki, annnnneeeee, ühüüüü, memeeeeeeeeeee...."

Bu ağlama 15 dakika kadar sürdü sonra uykuya daldı. Sabah kadar göğsümden indirmedim.

İkinci gün

İlk gün kadar net hatırlamıyorum aslında. Ancak her istediğinde doktorun dediklerini, artık veremeyeceğimi, onu çok sevdiğimi... kucağıma alıp sıkı sıkı sarılarak anlattım. Ağlamasını, verdiği bütün tepkileri saygıyla kabul ettim. Gece yine göğsümde ağlayarak uyudu. Ama biraz daha kısaydı belki; fakat ilk günkü gibi derinden sızlatmıştı kalbimi. Sonra aklıma komik tekerlemeler, kısacık bir dandini dandini, ardından apartmanın içinde ve dışında kim varsa uyku yoklaması çekme fikri geldi.

Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci günlerde bunu uyguladım. Babanne uyumuş, Semen Abla uyumuş, Avukat amca uyumuş, Aysel teyze uyumuş, Dilek Hanım uyumuş, Yelda uyumuş.... apartmanda kim varsa fısıldayarak saydım. Sonra alt kattaki veterinerdeki 10 tane yavru kediye isim takarak şaşmaz bir sırayla saydım. Bıcır uyumuş, gıcır uyumuuuşşş, minnoş uyumuşşş... sonunda bir kaç kez meme isteyip uyumaya geçti. Ama bu formül acayip işe yaradı. Sanırım her defasında memesiz uyuması gerektiğini anladı. Dördünce gece miydi, tam hatırlamıyorum. Kucağıma alır almaz; "Semen???" dedi. Uyumuş Atacığım, "Bababi(babanne)???" "uyumuş" dedim. Sonra bir baktım benim Ata uyumuuuuşşşş. Süper! Bu uyku yoklamasını çok sevdi ve kendini iyi hissediyor. Bu hep birlikte uyuma sloganı çok işe yaradı. Zaten tam zamanıydı.

Son günlerde ise "Atacığım hadi hep beraber uyuyalım" diyorum. Birbirimize sarılıyoruz. Biraz ninni söyleyip ardından kısa bir uyku yoklamasıyla uykuya dalıyoruz. Masaj yapmak da iyi bir formül.

2009 yılının ilk günlerinde öğrenmiştim hamile olduğumu.Hamilelikti, emzirmeydi derken neredeyse dolu dolu 2.5 yıl canımla kanımla sütümle Atacığıma annelik yapmaya çalıştım. Şimdi, artık, fiziksel olarak anne değilim ama Ata' nın kendi kendine uyumaya başlaması ve bunun onda yarattığı olumlu değişimi görmek garip bir gurur veriyor bana.

Annelik böyle bir şey galiba; En ufak şeye sevinmekle başlayan bir kişilik olmak...

27 Nisan 2011 Çarşamba

13-25 Nisan arası

Bu iki tarih arasında çok şey değişti hayatımda. Mutluydum, keyifliydim. Çok yoruluyordum ama bir hayalim vardı. Ona dokunduğumu düşünüyordum. Sonra aniden üşüttüm, devirdi beni. Yattım, dinlendim ama iyileşemedim. Annem geldi... I-ıh. Yok çare olamadı.

Doktora gittik.

Muayeneler, kontroller, şunlar bunlar... Ben hep "iyiyim" palavrasını okudum. Doktora göre dinlenmem gerekiyordu. Bu arada ilaçlar yüzünden emzirmeyi kestim. Öyle ani oldu ki, ikimiz de hala çok üzgünüz Atişkomla.

Emzirmeyi kestim tam 10 gün kıpırdamadan yattım. İyi olacağımı umut ettim. Ancak içimden bir ses işlerin yolunda gitmediğini söylüyordu. Geçtiğimiz pazartesi günü yine doktordaydık. Yatıp dinleneceksin dedi :) Yine rapor yine rapor.

Hastane odasından şahane (?!) bir İstanbul manzarası

Şimdi iyiyim, yatıyorum. Ara ara kalkıp blog yazıyorum. Bu da iyi geliyor :)

Memeden kesilen Atacığım ın uykuya geçişi değişti. Kendi kendine uyuyor. Çok detaylı bir konu olduğu için bunu ayrı bir yazı olarak yazacağım.

Çok iyi bir doktorum var, çok şükür. Moral verdi hep sağolsun. Onu da ayrıca uzun uzun yazarım.

Fakat Ata' nın kendi kendine uyuyor olması bu şerden doğmuş en büyük hayır gibi geliyor bana. Bir de yattığım dönem boyunca evde kalabalık olmasından büyük keyif alması çok mutlu etti beni.


Aslında anlatacak çok şey var, ççoooookkkk. Toparladıkça ve toparlandıkça yazarım yine ;)

Bu arada, İstanbul Yoga Merkezi bebekler için masaj eğitimi düzenliyor. Etkinliğin detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Minik bebeği olanlar kaçırmasın derim.

Sevgiler

20 Şubat 2011 Pazar

Anne-bebek fuarındaydık

Olabildiğince özet ve Aylin & Ata fotoğraflarıyla süslü son yazımı okumak için buraya klik lütfen :)

Not: Kadının yeri kocasının blogumuşmuşmuş...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ata'mi "adam" ederken bunlara dikkat ediyorum

Son günlerde çöp kamyonlarına çılgın bir ilgi gösteriyor. Camdan izliyoruz olup biteni ve anlatırken copcu dememeye,

Evde yere dusen bir yiyecegini agzina deperken manasiz sett tepkiler yerine, yememelisin demeye,

Kirintilari biriktirip balkonum kenarina Ata ile birlikte birakmaya,

Yemege gelen kuslari rahatsiz etmemek icin uzak durmaya,

Miz miz miz mizirdanmasi sirasinda sessiz kalmaya,

Birseyi isterken aglamak isterse, aglamadan anlatabilirsin bebegim demeye,

Arada sirada gereksiz birseyi tutturdugunda, istegi herneyse acele acele yuzune anons etmeye,

Seker ve cikolatadan olabildigince uzak tutmaya,

Tv izletmemeye,

Klasik, caz, rock, sanat muzigi, arada pop dinletip sarki soylemeye,

Duvarlari boyamak istediginde sadece gozlerinin icine bakip, nereyi boyuyorduk Ata, diye sormaya,

Zorla yedirmemeye,

Yuzune "seni gidi" deyip parmak sallamamaya ( tokat atmakla esdegerdir)

Sorularina tam ve dogru yanit vermeye,

Erken yatip, erken uyanmasina, duzenini aksatmamaya,

Kitap okuyup masal anlatmaya, otuncaklariyla oynamaya,

Gece uyandiginda kucaklayip koklayarak yanima alip uyutmaya,

cani yandiginda agliyorsa aninda susturmamaya,

inatlasmamaya,

emmek istediginde incitmemeye,

Hergun disari cikarmaya,

Sofraya kasiklari goturmesini istemeye,

Ona her an saygi ve yakinlik gostermeye dikkat ediyorum, kalbimdeki ask ve sevgiyle :)

11 Şubat 2011 Cuma

Aylin Anne Anne Bebek Çocuk Ürünleri Fuarında



Haydaaa,

"Bu bloggerlar abarttı, fuarlarda stand mı açıyor"
diye düşündünüz belki ilk başta. Olabilir, kendinde bunu yapma isteği bulanlar vardır belki ama benimkisi kocamın yanına ilişmek şeklinde bir "açılım". Fuar açılımı... :))) Şöyle ki Çağatay doğum fotoğraflarıyla ve İstanbul Bayisi olduğumuz Babylife Kordon Kanı Bankacılığı firması ile hizmetleriyle Anne Bebek Çocuk Ürünleri Fuarı'na katılıyor. 17-20 Şubat arası gerçekleşecek fuara Ata ve bendeniz 19-20 Şubat'ta dahil olacağız.

Hall No:11
Stand No: C-132


Geçerken uğramayı ihmal etmeyin, tanışalım, kaynaşalım, merhabalaşalım, fotoğraflr çekilelim, olar mı? :)

10 Şubat 2011 Perşembe

Benim annem Aylin Anne olsa

SlingoMom İrem sobelemiş beni... İlk fırsatta yanıtlayacağım dedim, işte yazıyorum.

Sormuş:

1. Siz , kendi çocuğunuz olmak ister miydiniz?
2. Hayır ise, bunun ne kadarı siz’den kaynaklanıyor?


Hadi buyur bakalım yanıt ver Aylin hanım.

1. Evet isterdim.

Çalışan bir annenin çocuğu olarak anneye hasret büyüdüm ben. Çalışma hayatı, işler, sorumluluklar, hasta bakımı, yollar, hastaneler, hastalıklar ve uzaklarla geçti zaman ben küçükken. Hayatın en zor yılları olarak tanımlıyoruz o zamanları ailecek. O nedenle bilinçli olarak ilk hedefim anne olmak ve yarım yamalak geçen o güzel zamanları kendi anneliğimle telafi etmekti. Psikolojik tarafımdan çok eminimdim anlayacağınız.

"Aylin sıcak bir anne ilk başta. Oğluyla oturup uzun uzun oynayan ve paylaşan bir kadın. Herşeyi anlatan, konuşan, oğluna dokunan ve dokunmasına bayılan bir anne. Ev işlerinde titiz ama çok da dert etmiyor söz konusu Ata' nın oyuna çağrısı olunca. Arkadaş gibi ama çok da belli anne gibi. Herşeye özen gösteriyor ama evham yapmıyor, yapsa da çaktırmıyor. Dr.Ayça hanım bile "stresinizi yansıtmıyorsunuz ve pozitif bakmaya çalışıp Ata' ya güç ve neşe veriyorsunuz" gibisinden möhüm bir cümleyle Aylin'i motive etmiştir. Hayata başlarken iyi bir yol arkadaşı yada yaşam koçu galiba Aylin Anne. Ata' sına abartmadan yada kısmadan gereken ne varsa vermeye çalışıyor. Bütün bu oyun, eğlence, emzirme, aynı odada uyuma, zırt pırt bakıcıya, ona buna şuna bebeği bırakıp dışarıya kaçma gibi konulardaki bakış açısının anneye hasret büyümekten kaynaklandığını çok iyi biliyor. İyi ki de öyle olmuş diyor. Yoksa anneliğin de Ata' nın da kıymetini bilemezdi herhalde. Ne demiş büyük mutasavvıflar "derdim dermanımdır".O nedenle kendisini anneliği bırakıp kaçma, bekarlığı özleme, ay çok sıkıldım, yapamıyorum bu anneliği galiba gibisinden tripler içinde göremezsiniz, pek mümkün değildir. "

Annenizin ve anneliğinizin kıymetini bilin derim. Son sözümdür.