anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2011 Perşembe

Mutlu ve Direnen Anne Olmak

İnsanın yaşadığı şey çok olunca yazacakları da bol oluyor. Son günlerde İzmir'de tatilde olduğumuz için epey plansız programsızız. Bu nedenle düzenli olarak yazamıyorum. Zaten tatillerde oturup düzenli olarak iş yapılmaz diye düşünüyorum. Kafaya estiği gibi yaşama özgürlüğünü bir nebze olsun bu zaman diliminde gerçekleştirmiyor muyuz?

Şu da var: düzenli olarak yemeye, içmeye, kitap okunmasına, resim yapmaya, parka gitmeye ve banyoya alışmış bir minik adamla yaşıyorsanız, evet, düzenli olarak iş yapmaya devam edersiniz.

Sabahları yine 6 da ayaktayız. Kahvaltıdan sonra dedesiyle oyun oynadığı için son derece mutlu. Oyun ki ne oyun... Dünyadan kopup ayrı bir boyuta geçiyor her ikisi de. Ben böyle candan yürekten oyun oynayan bir dede çok az gördüm. Oğlum Ata, çok şanslısın, kıymetini bil, diyorum sürekli. Akşam olunca parka gidip, evin bahçesinde keşfe çıkıyorlar. Bütün bunlar ayrı bir yazı konusu tabi :)

Kuzen Ebru ile oyun oynuyorlar, eğer dede yoksa. Ablasıyla oynarlarken öyle tatlı ki miniğim... Bugün ona "cannım" deyip gözlerini kısarak gülümsüyordu. Kelimeler kifayetsiz.

Annannesine koşarak sarılıp başını yaslıyor ya... mest oluyorum. Sonra yengesi ve dayısıyla her akşam yemeğinde kıkırdaşması apayrı bir mutluluk kaynağı. E, ben de bu sayede epey hafifledim anlayacağınız.

O mutluysa ben de mutluyum.

Ah! Tabi kantara çıkınca öyle değil. İzmir semalarına inerken 59 kilo olan bendeniz, annemin, kuzenlerimin, halamın ve bilumum akrabamın "ye, ye , ye" ısrarıyla 3 günde 1 kilo almışım. Bugün hemencecik kısa bir birifing verdim naçizane :P

Birileri bu çılgıncasına yiyen hanımlaraşeker ve işlenmiş karbonhidratların zararlarını yeniden hatırlatmalıydı. Hepsi zehir gibi biliyor neyin ne olduğunu aslında. Ancak uygulamada aksaklıklar var ne yazık ki.

Artık gece yarısı dondurma yenmiyor evde. Yemekten 2 saat sonra meyve yeniyor. Tam tahıllı ekmeğe geçildi. Börektir, çörektir... bebeler için hazırlanıyor.

Oh be!

Böyle sürsün bu sükunet ve de zihniyet. Yoksa hepimizin dalağı, ciğeri erken emekli olacak.

Bakalım haklı direnişim ne kadar sürecek ve ne kadar destek görecek?

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Hijyen Delisi Anne Olmak

Elimde bez yerleri deli gibi silerken bir yandan da kendi kendime felsefe yapıyordum bu sabah. Efenim; yerler temiz olmalı bana göre, ama ayağımızla bastığımız yerleri yalayan bir oğlumuz var. Onun yerleri yalaması ve ayakla basmamız ile birbirine dolanan kirlenme kısır döngüsünün içindeki yerimi düşündüm. Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor. Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor.Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor...

Sil babam sil. Babam da siliyor evin yerlerini. Sorun silme kısmında değil zaten. Sorun silmeyi ne kadar kafaya taktığımda.

"Mikrop ve bakteri denen varlıkları gözlerimle görmüyorum. Bilim adamları benim yerime görmüş, aman daha nesini göreceğim diyordum içimden yine bu sabahki felsefe edebiyatımda. Görenler görmeyenlere anlatmış işte. Bu yerler kirli, bakterisi, mikrobu herşeyi var. Önemli olan bunları bir güzel yok etmek. Bir tur daha mı silsem?..." ne derken, dınk diye durdum.

Saçmalama kızım Aylin!

"İşini çabuk bitirip, kendime orta şekerli bir kahve yapıp ve ayağını bacağımı uzatıp keyif yapmalıyım, derhal!!!"

Aslında beni durduran bambaşka bir şeydi. Dün şahit olduğum şey.

Ata her allahın günü apartmanın önünde arkadaşlarıyla oyun oynuyor. Oyun denirse tabi. Ata ile Ayşe her ikisi de "bu benim" deme yarılında olduğu için ikisi de birbirinden bağımsız hareket etmeye özen gösteriyor. Neyse, bir de bir yaş daha büyük bir arkadaşları var. O da gelince bu benim yarışı çoğu kez kavgaya dönüşüyor. Diğer çocuklarda geldiği zaman günde en az bir kere kapışıyor bizim çocuklar. Bu karmaşa içinde annelerin müdahalesi ve gürültüsü de eklenince ortalık iyice birbirine giriyor. Çocukların kavgalarına karışmak istemiyorum. Ancak aşırı ve de yanlış müdahalelere müdahale etmek için devreye girmem gerekebiliyor.

Ama dünki olayda sustum işte. Artık diyecek söz bulamadım.

Olay şuydu: Apartmanın minik bahçe duvarında oturan çocuklardan biri elindeki yiyeceğini hafiften değdirdi ve elini anında geri çekti. Bunu gören annesi birden on kaplan gücünde bir kadına dönüşüp kükremeye başladı. Herkesin içinde çılgıncasına çocuğunu azarlayan annenin yüzündeki ifadeden ziyade çocuğun hali hiç gözümün önünden gitmiyor. Yüzündeki ifade şuna benziyordu: sanki annesiyle feci bir şekilde tartışıp odasının kapısını dan diye çarpıp kendini yatağına atmış gibiydi. Evet, küçücüktü ama içindeki kapıyı o an annesinin suratına dan diye çarpmıştı. Yüzünü çevirmiş annesinin susmasını bekliyordu. Kendini tamamen kapatmıştı. Bu ilk değildi. Oysa çocuklar böyle minik minik kazalar yapabilirdi. Yerler kirliydi ama unutmuştu işte. Oyuna dalmıştı. Annesinin her seferinde azarlamasından usandığı belliydi. Annenin daha çok küçük olduğunu ve niçin hoş görmediğini bilmiyor, üstelik kızıyordu. Anlaşamayacaklarına göre kollarını bağlayıp başını çevirip susmak en güzel tepkiydi ona göre.
Anne farketti mi bu halini? Hayır! "Bir daha asla bunu yapmayacaksın, yerler pis, hasta olursun, nedir bu çocuktan çektiğim" vesaire vesaire vesaire....

Sonra aklıma çocukların okuldaki halleri geldi. Özellikle hijyen takıntılı annelerin çocukları tozla toprakla öyle büyük keyifle oynuyor ki,hele ki ilk zamanlar... Aman allahım, ne büyük mutluluk; karışan yok, nutuk atan yok, çek elini pis diyen yok. Oh, yaşasın özgürlük!...



"Acaba gözümüzle görmediğimiz mikropları gören bilim adamalrına fazla mı güveniyoruz,nedir?" diye düşünmeden edemiyorum. Oğlumu incitmeye, onu herkesin içinde sarsmaya, kendini sürekli suçlu hissetmesini "hijyen" sebeperden dolayı yaşatmaya hakkım yok.İki gözümle görmedğim mikroplar Ata'cığımla aramıza gireceğine yerlerde sürünmeye devam etsin.

Kirli ama mutlu ol sen e mi Ata'm. Annen çamurlu ama huzurlu yuvasında bir kahve içmeye gider şimdi. :P



Haydi kalın sağlıcakla.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Terrible Two Şekerim

Ata' yı daha doğurmamıştım, "bak teribıl tuu diye bir şey var, aman ha, dikkat et" dediler. "O nedir öyle, aman yarabbi! Çok fena olmalı ki daha doğurmadan tembihliyorlar" diye tutuştuğumu hatırlıyorum. Biraz araştırınca 2 yaş yani anal dönem - bağımsızlık evresi sıkıntıları olduğunu gördüm.

Oysa benim doğum, emzirme, gaz, süt, , uyku, beslenme, kilo, bebek bakımı, pişik kremi, banyo ... gibi konularda rahatlamaya ihtiyacım vardı.:)

Uyku konusunda rastladığım en güzel yazılardan birine sevgili Aslı Tür' ün blogunda okumuştum. Oradaki bu şahane yazıyla anneliğim yeni bir rotaya ve plana oturmuştu.

Aslı Tür'e anneliğime ve Ata'ya olan katkılarından dolayı sonsuza dek teşekkür ediyorum.

Daha sonrasında ise Türkiye'deki doğal ebeveynlik öncülerinden Psikolog Nilüfer Devecigil'i izlemeye başaldım. Bir de şu sözü çok işime yaramıştı: Ebeveyn çocuğunu zeki diye algılarsa, çocuğun kendini tecrübesi de zeki olur. Ebeveyn çocuğu ile olmaktan keyif alırsa, o da kendi ile olmaktan keyif alır. Eğer ebeveyn ona ilgi gösterir, onla neşe duyar ve onu severse; çocukta kendini ilginç, neşe veren, ve sevilen biri olarak algılar. Onların kendilerini tanıma tecrübesi, bizim onlarla olan ilişkilerimizde saklı

Onca şeyin özeti şuydu: "bebek doğduğu andan itibaren bol bol kucaklanacak. Kucağa alıştırılacak. Bol bol emzirilecek. Bebeğe saygılı olunacak, işaretleri iyi okunacak, çocuk oluncaysa zıtlaşılmayacaktı."

Zaten böyle yapınca asabi bir karakter yerine uyumlu, sakin, ne istediğini bilen biri olarak temelini oluşturacaktı.

Netekim öyle de oldu.

Ata bir kucak bebeği. Annesi yorgan döşek hasta olana kadar emdi;19 ay. Annesiyle uyudu, sık sık kucaklandı, yeri geldi kucaktan inmedi, indirilmedi. "Uslu, sakin, akıllı, zeki, ne istediğini bilir benim oğlum" şeklinde bir algıyla yaklaştım. Bebeğimi kurallar yığınıyla yetiştirdiğimi sanıp içini daraltmak yerine sade ve derin bir ilişki kurmayı denedim.

Sanırım bazı şeyleri başardım, başardık.

Şimdi sevgili Deli Anne'ciğimin de yorumladığı gibi"teribıl tuu" zamanı aslında. Ve dediklerinde yerden göğe kadar haklı. Ata' yı inceleyince şunu söyleyebilirim: İki yaş krizleri geçirmemesinin, asabi olmamasının ve gerilmemesinin alt nedenleri işte yukarıda saydıklarım. Bir de Ata'ya yalan atıp,yanıt vermem gerektiğinde sallamadım hiç. Neyse konu kısa ve net cümlelerle anlattım. Gördü ki anne-baba onu ciddiye alıp sakin sakin konuşmayı deniyor, şimdilerde o da aynısını denemeye çalışıyor o küçücük kalbiyle.

Minik kuzum benim :)

Kızmıyor mu, evet. E ama haklı, kim kızmıyor ki? Arada olacak haliyle. Bu tür durumlarda Harvey Karp'ın notlarını sık sık gözden geçiriyorum. Şu fast food kuralı çok işe yarar birşey.

Hani arkadaşımıza derdimizi anlatıp anlatıp sonunda "amaaan takma kafana boşver" gibi laflar duyunca moralimiz bozulur,kendimizi hafife alınmış hissederiz ya... Hah! işte çocuklara bunu yapmamak lazım. Bu küçük hanımları ve beyleri hafife almamak lazım. Yaşı, ayı, günü ne olursa olsun. Anında anlayış anında empati şart üstüne şart. İşte bu yüzden fast food kuralı çok işe yarar bir durum.

Bir örnek:
"Ata servis kaşığıyla çorbasını içmek istiyor"(Anne bunu en az 10 kere tekrar eder). Deli gibi süren bu tekrarın ardından Ata gevşer bir şekilde kaşığı bırakır.

Ağlama anında her neye ağlıyorsa o isteğini sıkça tekrar edip anladığımı söylerken daha az yorulduğumuzu hissediyorum. Kucağıma alıp sırtını okşuyorum. Bır bır bır bır konuşup o gergin haliyle çocuğun kafasını şişirmiyorum. Susuyorum, ağlamasını dinliyorum. Uzun nutuklar, durumu açıklamaya çalışmalar filan pek yok hayatımızda.

Yani özetle: bana yapılmasını istemediğim şeyleri oğluma yapmıyor, yapılmasını istediğim, beklediğim şeyleri ise olabildiğince uygulamaya çalışıyorum.

Hatalarım yok mu?

Dolu...

Ama,ancak ben ne istediğimi ve Ata' nın ne istediğini iyi biliyorum.

Gerisi teferruat :)

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

16 Şubat 2011 Çarşamba

Anjelika Akbar ' la Söyleştik


Besteci, piyanist, kompozitör, yardım organizasyonların gönüllüsü, Unicef iyi niyet elçisi, çağdaş derviş, Yürek ve Timur' un biricik annesi Anjelika Akbar ile söyleştik.

Çıkardığı son kitabı "İçimdeki Türkiye" ile epey yoğun bir gündemi olan Akbar'a bu koşturmacası içinde bana da zaman ayırdığı için çok teşekkür ederim.


İşte söyleşimiz...

Kendinize en yakın yolu “tasavvuf” olarak nitelendiriyorsunuz. Mesajlarınızdan açıkça görülüyor ki tasavvuf öğretilerinin pek çoğu reel ve rasyonel bir şekilde kalbinizin ve hayatınızın içinde... Büyük mutasavvıf İbn-i Arabi, aşkı “erkeğin kadında, kadının ise evladında yaşadığı duygu” olarak açıklıyor. Size göre aşk nedir? Hayatınızın neresindedir?
- Aşk, hayatimizin her zerresindedir. Yeter ki onu “oku’yabilelim”… “Ben tüm Evren’i AŞK’tan yarattım; benim AŞK KİTABIMI OKU” denildi bize aslında. Ben de ufak ufak, küçük küçük adımlarla ilerleyip oku’maya çalışıyorum işte…

Her çocuğa içinizin titrediğini söylüyorsunuz, peki; yaşamınızda kendi çocuklarınıza doğru nasıl bir geçiş oldu?
- Büyük oğlum artık 20 yaşında! Ben de inanamıyorum, ama öyle! Evlenmiştim ve çok isteyerek ilk oğlumu Dünya’ya getirdim; ikinci kez evlendim ve ikinci oğlum 17 yıl aradan sonra geldi, yine çok beklenen bir çocuk olarak… Çocuklarla sabır, şefkat, fedakarlık öğreniyoruz; onlar bizim için bir okul aslında!..

Hamileliklerinizde nelere dikkat ettiniz?
- Sakin olmaya en çok dikkat ettim. Ve bol bol sevdiğim müzik dinlemeye. Çünkü hamile iken bir kadın karnında taşıdığı bebeğe gıda ve vitamin dışında huzuru ve mutluluğunu vermeli… Geri kalanlar nasılsa oluyor; bebek anneden gereken her şey temin ediyor. Ama annesi sinirli, mutsuz ise, bebeğin işi çok zor…O yüzden oğullarıma karnımda iken cennet nasıl yaşatabileceğimi düşündüm hep; dış etkenlerine rağmen (özellikle ilk hamileliğimde olağanüstü zor dış etkenlerle karşı karşıya kalmıştım).



Doğum konçertosunun hikayesiniz bizlerle paylaşmak ister miydiniz?
- İkinci hamileliğim sırasında bir konser için Bach’ın Re Minör Piyano konçertosunu hazırlıyordum. Hem dinliyor, hem de piyanoda sıklıkla çalışıyordum. Oğlum karnımda iken bu müziğe en çok aşına olduğunu düşündüm. Ve sıra doğuma gelince; normalde Su’da Doğum yapacaktım; fakat oğlum karnımdan çıkmakta çok gecikiyordu; hatta doktorumuz İbrahim Sözen bizi imza karşılığında eve yolluyordu; doğal doğum için hala beklemekte ısrar ediyordum. Süre artık çok uzadı; doktor hastaneye mutlaka gelmemizi söyledi; eğer doğuma hazır değilsem, yapay sancı yöntemi uygulayacaktı. Ağlayarak hastaneye geldim, (çünkü ilk oğlumu doğal doğurdum ve bu sefer de öyle olmasını istiyordum); anlaşıldı ki, yapay sancı için bile durum elverişli değil. Sezaryen tek çareydi. O zaman doğal ve Su’da doğum yerine önceden ne olur ne olmaz hazırladığım B Planı’na geçtim; MÜZİK’TE DOĞUM!. Oğlum bu Piyano konçertosuna çok alışkındı; madem öyle, o bu Dünya’ya gelirken, bari tanıdığı müzikle karşılansın istedi. Genel narkoz altında yapılan sezaryen doğumumuza Bach eşlik etmiş oldu. Bebeğimi bilinçli olarak karşılayamadım, ama önemli değil, ruhum onu karşılamaya çıkmıştı, hem de en sevdiğim müzikle. Daha sonra Ankara’da bu Konçerto’yu sahne’de orkestra ile seslendirirken, çok değişik bir duygu yaşadım: kendimi sahnede değil, doğum esnasında hastanede görüyordum, besteci ve piyanist olarak değil, bir anne olarak… Güzel ve değişik bir deneyim idi.

Son günlerde tartışılan normal mi sezaryan mı tartışmasına nasıl bakıyorsunuz?
- Tabii ki doğal doğum en güzel yöntemdir. Sezaryen bence sadece tehlikeli durumlarda başvurulması gereken bir yöntemdir…

Dışarıdan kendinize baktığınızda anneliğinizi nasıl tarif edersiniz? - Detaycı, dost, ciddiyeti ve tatlılığı dozunda kullanmaya çalışan bir anneyim…

Nelere çok dikkat edersiniz, neleri pek umursamazsınız?
- Çocukların erdemlerine, etik değerlere sahip olmalarına dikkat ederim; çevredekilerle ilgili olmalarına, bencil olmamalarına (mümkün olabildiği derecede), hayatlarının düzen içinde olmasına (yatma saati, yemek saati), sağlıklı beslenmelerine; boş zamanın olmamasına (boş zamanlarını verimli, bir şeyler yaratarak değerlendirmelerine) dikkat ediyorum. Okuldan getirecekleri notlarını pek umursamam; asıl başarı notlarda olmadığını, hayatı öğrenmeleri ve iyi insan olmaları iyi not getirmekle her zaman doğru orantılı olmayabildiğini biliyorum. O yüzden okul konusunda strese girmiyorum. Çocukların yeteneklerini en erken dönemde bulmaya çalışıyorum; o konuda her türlü destek vermeye çalışıyorum. Asıl yeteneği olan alanda kendini yeterince geliştiriyorsa, bir de genel kültür ve çevre bilinci varsa, geri kalanın ekleneceğini zaten biliyorum. Nitekim büyük oğlum Yürek okulda hiç stres yapmadan okudu, kurslara, dershanelere katılmadan (1 ay gitti eşimin ısrarı ile ve bıraktı) yetenek sınavı ile Üniversite kazandı ve de yüzde 100 bursla okuluna o yıl tek o kabul edildi…

Özel tavsiyeleriniz var mıdır, bebek bekleyenler için? Müzik, beslenme, bilinç geliştirme üzerine…
- Bebek bekleyenlere kendilerini hamilelik döneminde “hasta” değil, Dünya’nın en mutlu kadını gibi hissetmelerini ve düşünmelerini tavsiye ediyorum. “Mutluluk şımarıklığı” öneriyorum! Çok fazla yemek yememelerine, fakat bilinçli yemelerine dikkat etmelerini öneriyorum. En sevdikleri müzikler ne ise, seçip, sadece onları dinlemelerini. Türü ne olursa olsun, yeter ki dinlerken hüzün veya sıkıntı hissetmesinler. Bir de hastaneye gitmeden önce mutlaka hastane tipi süt pompasını kiralamalarını. Bu konuda da “Emzik altından gülümseme” adlı yazım var, bilinclianne.com sitesinde.

Bilinclianneler.com u hamileliğimden beri takip ediyorum. Merak ediyorum nasıl oluştu? Nedir sizi bu siteyi var etmeye sürükleyen?
- Ben böyle bir site yaratmayı asla düşünmezdim. Oğlum büyüktü, daha ikinci evliliğim bile olmamıştı. Annelik üzerine bir şey de okumuyor, takip etmiyordum. Gündem son derece yoğundu, albümler, konserler, besteler, projeler. Ve bir gece rüyamda bu siteyi gördüm. Detay detay… oluşturulacak pencerelerin isimlerine kadar. Ve sitenin isminde de “anne” ve “bilinç” kelimeleri vardı. Site daha çok bilinç, maneviyat, etik değerler, çevre, sağlıklı yaşam üzerine idi… uyandım, bir gün düşündüm…İnternete girip ilk kez annelik ve bebek, çocuk kelimelerini google’a yazıp bu konuda neler var diye araştırdım. 15-20 site isimlerini alıp inceledim. Anladım ki, benim gördüğüm sitenin niteliği farklı olacak. Ve akşam artık kararım hazırdı: siteyi kuracaktım ve ismini “bilinclianne.com” koyacaktım. Zaten “ismi ile geldi”!

Anne sütünün önemi malum… Emzirmek için neler yaptınız? Anne sütünün frekansı hakkında paylaşmak istedikleriniz var mıdır bizimle?
- Her iki oğluma 18 ay boyunca hiç aksatmadan süt verdim. Tüm yoğunluğuma rağmen bunu başarabildiğime çok seviniyorum. Bebeklere “mutlu süt” lazım diyorum. mutlu ve sakin annenin sütü onlara her açıdan iyi gelir. Yani sadece süt vermek de yetmez bence. Manevi anlamda barış ve sükünet sütü lazım onlar. Anne bu anlamda emzirirken buna çok dikkat etmeli diye düşünüyorum.

Peki çocuklarınızdan bahsedecek olursak, kimdir bu beyefendiler?
ACEV için Anjelika Akbar, oğulları Yürek Ve Timur'la...
Kişilikleri, duruşları, yetenekleri ve bu dünyayı yordayış biçimleri nasıldır, size göre dünyaya geliş amaçları nedir? Anlatmak ister misiniz?

- Büyük oğlum Yürek ile küçük oğlum Timur’un hem farklı, hem de benzer tarafları vardır. Elbette Timur daha çok küçük, ama şu anda bile karakterinin bazı özellikleri görmek mümkündür. Yürek yaratıcı ve sanatsal yanı güçlü bir çocuk, hem görsel sanatlara hem de müziğe yeteneği vardır; müziği hobi olarak seçip, profesyonel yol olarak ise fotoğraf ve video seçti. Üniversiteyi yüzde 100 bursla kazandı, yetenek sınavından geçip. www.he-artbeat.com / www.yurekakbar.com sitesinde bazı çalışmaları görmek mümkündür. Karakter olarak oldukça naif, temiz kalpli ve sevecen biri. Beni açıkçası hiç yormadı büyüme çağında. Elbette bazı zorluklar oluyor, fakat gerçekten saygılı ve sevgi dolu biri… Hata yaptığında da çabuk kabul edebiliyor ve düzeltemeye çalışıyor. Yürek aynı zamanda 2-3 ay evvel Gaye Sökmen ajansına girdi; eğer imkan olursa kendini filmlerde denemek istiyor. Sadece kamera arkasında değil, kamera önünde de belki yetenekli olabilir. Müthiş bir taklit yeteneği vardır.

Timur da şimdiden itibaren sanat, müzik ve tiyatro ile iç içe büyüyor. Her gün yaptıkları ile bizi şaşırtıyor; özellikle her şeyi tiyatro sahnesi gibi görüp, herkese rol veriyor, bildiği masalları ve çizgi filmleri, bazen de uydurduğu hikayeleri “sahneliyor” ve hepimiz onun aktörleri oluyoruz. O ise hem yönetiyor, hem de oynuyor. Aynı zamanda 6 aylıktan itibaren piyano ile iç içe oldu. Gerçi bu zamanlarda benim piyano ile uğraşmam onunla daha az zaman geçirmem anlamına geldiğini fark edip, beni piyanoya biraz kıskanmaya, protesto etmeye başladı. Çalmaya başlayınca ben, geliyor, piyano kapağını kapatıyor ve beni oradan uzaklaştırıyor. Bu arada bu günlerde çello sanatçısı ve arkadaşım Rahşan Apay’dan çello dersi almaya başlıyor, çünkü çok ilgi duyuyor ve öğrenmek istediğini ifade ediyor. Küçük bir violayı aldık ve çello olarak kullanması için bir değişiklik yaptık. Çok azimli, istediği ve ilgilendiği şeyi mutlaka sonuna kadar yapacak. Yürek ile bu anlamda da benziyorlar.Hepimiz olduğu gibi, çocuklarım da bu Dünya’ya kendilerini bilmek için geldiler. Dünya aynasında kendilerini görüp, özlerini hatırlamak için.

Müzik eğitimi anne karnında başlıyor. Oğullarınızın müziğe olan ilgisi nasıl? Çaldıkları enstrümanlar, dinledikleri müzik türleri ve besteciler kimler?
-Büyük oğlum 11 yaşına kadar klasik müzikle uyudu; kulağı mükemmeldir. Hiç bilmediği klasik müzik eserinde bile bir hata yapılıyorsa, kulağı ile onu yakalıyor. Bildiği eserler sayısı de çoktur. Her türlü müziği dinliyor, jazzdan rocka, klasikten new agee kadar. Bu da iyi bir şey. Kendi “müzik mönüsünü” zamanla oluşturacaktır. Küçük oğlumu da müzik eşliğinde Dünya’ya getirdikten sonra, çoğunlukla klasik eserlerle uyutuyorum. Ama gündüzleri farklı tür müzikleri dinletiyorum kendisine. Oyun esnasında onlarla tanışırken, değişik ülkelerin kültürel üzelliklerini bilinçaltında algılamış oluyor.

İki çocuklu olmak nasıl bir duygu? -Güzel kolay değil, ama elbette çok güzel bir duygu!..

Kesin sormuşlardır ama ben de sorayım, üçüncü bir çocuk düşünüyor musunuz?
– Hayır, düşünmüyorum. Çocukları dünyaya getirmek kolaydır, ama istediğiniz eğitimi ve hayatı sağlamak kolay bir şey değildir. Bir de diğer taraftan, ben mesleğimde oldukça yoğun bir insanım. Zaten çocuklarım beni özlüyor; artık serbest zamanlarımı eşime ve 2 çocuğuma vermek istiyorum, yeni bir bebeğin gelmesi dikkatimi böler; sistemimi zorlar diye biliyorum. Onun için “hayır” diyorum.

Sizin evde bir gün nasıl geçiyor?
-Genellikle sabah henüz kahvaltıya geçmeden ya küçük oğlum ile biraz zaman geçiriyorum yada kalkıp o anda artık oyunlara daldıysa, e-maillerime ve günün programına bakıyorum. Genellikle evde çalıştığım için, ev ofisi mantığı ile ev hayatini birleştiriyorum. Kahvaltıdan sonra dışarıya çıkmıyorsam ve hava iyi olursa, bazen küçük oğlum ile geziyorum veya evde oynuyorum; büyük oğlum evde ise onunla biraz ilgileniyor, sonra da yoğun olarak ya piyano, yada yazı çalışmalarıma geçiyorum. Arada zamanım kalıyorsa, küçük oğlum için öğle ve akşam yemeği mönüsü ile ilgileniyorum; ve ayrıca tüm ailenin yemek listesi ile; zamanım yoksa, yardımcıma evde olanlardan bir şeyler kendi inisiyatifine göre bir şeyler yapmasını söylüyorum. Bazı günleri ofiste çalışıyorum, dışarıda toplantılara, röportajlara, çok seyrek de olsa gündüz arkadaşlarımla yemeğe çıkıyorum. Ama genellikle böyle serbest zamanım pek olmuyor. Her boş saniyeyi müziğe ayırmaya çalışıyorum. Piyano veya beste çalışırken, bazen durmadan 4-5 saat, bazen de birer saat aralıklarla bölerek diğer işlerimle harmanlayabiliyorum; ruh halime bağlı…Bazen beste yaparken her şeyden uzak kalmam gerekebiliyor, o zaman tek başıma bir yerlere gidiyorum; bu biz sahil olabilir, yada kalabalık bir yer, fark etmez; yeter ki kimse ile konuşmayıp, kendi içimi dinleyebileyim. Akşamları dışarıda çok seyrek program yaparız, eşim işten geldiği zaman hem beraber evde yemek yemeyi severiz. İyi filmler varsa, sinemaya gideriz. Yeni bestelerim varsa, ev halkına akşam yemekten sonra onları çalışıyorum. Kitap okuyoruz, konuşuyoruz…

Albümünüzden sonra “İçimdeki Türkiyem” kitap olarak vücut buldu. Hayat nasıl geçiyor Türkiye’de ve hayatı – yaşamayı neye benztiyorsunuz?
-Hepimiz birer yolcuyuz… Yol beni Türkiye’ye getirdi ve kalbim burada kalmamı söyledi. Gözlemciyim ve yürüyenim aynı zamanda. Türkiye’de aradığım maneviyatı buldum, ne Hint aşramında, ne de Rus steplerde… ve bu güzel bir şey!.. İyi ki buradayım, bu toprakların insanlarını seviyorum, yakın buluyorum. Bu beni çok mutlu ediyor!..

Bir gün hamileler ve bebekler için özel olarak çalmak ister miydiniz?
Kitabımda bundan bahsettim. Hamile iken hamileler için bir konser verdim. Huzur veren bir konserdi… Sonra o fikri bir albüme aktarmak istedim ve böylece “Raindrops by Anjelika “albümüm doğdu. Yurtdışında bu albümü terapi için kullanan kurumlar bile var; ve de sıklıkla hem hamileler hem de bebeklerin bu albümle huzur ve mutluluğu bulduklarını duyuyorum…


Timur 2.5 yaşını geçiyor, 2 yaş krizleri denen durumlarla karşılaştınız mı hiç? Karşılaştığınızı düşündüğünüz de aklınızdan neler geçti ve neler yaptınız?

-Timur hem yumuşak, hem de çok inatçıdır. 2 yaş krizi midir, yoksa şimdiden karakter göstergesi bilmiyorum, ama bazen tutturduğu bir şey yapılmayınca kıyameti koparıyor! Sakin kalıyor, onu ikna etmeye, yada bazen rahat bırakmayı deniyoruz. Sabır ve soğukkanlılık gerekiyor, onu anlıyorum. Nedense Yürek böyle bir dönem yaşamadı; belki de doğası daha sakindir, bilemiyorum. Ama yine de şükürler olsun, Timur bizi bu anlamda çok da yormadı şimdiye kadar.

Destek verdiğiniz kurumlar var, seçtiğiniz organizasyonlarda nelere dikkat ediyorsunuz?
-Kalbime ve aklıma hitap edecek, etik değerlerime ters gelmeyecek, yardımın emin olacağım şekilde gereken yerlere ulaşacağını bildiğim kurumlarla iş birliği yapıyorum

Uzaylı Köpek Baaşa’ nın Öykülerini dilimize kazandırdınız, yazmayı çok seven biri olarak yeni öyküler kaleme almayı düşünüyor musunuz? Yeni nesiller için projeleriniz neler?Film yapmak isterseniz lütfen bizi arayınız :) Malum; sinema tv sektöründeyiz.
- İçimdeki Türkiyem kitabımın üzerine film çektirmeyi ve filmde kendimi oynamayı planladım. Bu günlerde bunun araştırmasını ve de heyecanını yaşıyorum. Aynı zamanda “Baaşa” çizgi filmini yapmak isterdim, ama maliyetlerin çok yüksek olduğunu biliyorum; nereden başlayacağımı bilmediğim için, şimdilik öylece duruyorum… Baaşa’nın Hikayeleri’ni ilk önce Rusça yazdım ve Rusya’da yayınladım; biliyorum ki, sadece Türkiye veya Rusya’da değil, tüm Dünya’da sevilebilecek bir karakterdir Baaşa, çocukların onun gibi kahramanlara ihtiyacı var olduğunu biliyorum. Bakalım, kısmet!..

Yalınlığınızdan ve netliğinizden esinlenerek sormak istiyorum: Aylin Anne blogunu nasıl buldunuz, tavsiyeleriniz var mıdır bana?- Çok hoş, saydam, temizlik ve ferahlık duygusunu veren bir “mekan”, hem de çok yararlı. Tavsiyelerim yoktur, ama tebriklerim vardır :)

-Çok teşekkür ederim.

Ailelere “temiz kalpli ve iyilik için üreten, yetenekli çocuklar” yetiştirmek için neler önerirsiniz? Ne yapmalı, ne etmeli? Ne etmemeli?
-Öyle çocukları yetiştirmek için sadece bizim, yani çocukları anne ve babalarının öyle olmamız gerekiyor. En önemli öğreti “örnektir” çünkü! Biz ne yaparsak, nasıl yaparsak, çocuklarımız bizde kopya çekecekler. İyi kopya vermemiz için bu konularda başarılı olmamız lazımJ


Sevgili Anjelika Akbar, içten ve güzel yanıtlarınız için teşekkür ederim. Yanıtlarınızla bana ve pek çok anneye ilham vereceğinizden, gönlünü rahatlatacağınızdan emin olabilirsiniz. Yoğun programınızda bana vakit ayırdığınız için size müteşekkirim. Herşey gönlünüzce olsun, ailenizle, oğullarınızla sağlıklı ve neşeli bir ömür diliyorum.

Ben teşekkür ediyorum!

15 Şubat 2011 Salı

Biz nerede hata yaptık?

Işıl' ın Jan Hunt' un Doğal Çocuk isimli kitabından dilimize çevirdiği alıntılamalardan birisini paylaşıyorum.

Artık ağlatır mısınız, sıkı disiplinden taviz yok mu dersiniz, emzirmeden mi kesersiniz...siz bilirsiniz.

Cocuklarimiza verdigimiz gizli mesajlar

Yenidogan
Soyledigimiz:Istedigin kadar agla,seni yeniden kucagima almayacagim.
Dusundugumuz: Aglaman beni cok uzuyor ama butun o uzmanlar yaniliyor olamaz.
Cocugun dusundugu:Beni sevmiyor,benle ilgilenmiyorlar. Annem mukemmel beri,demek ki terslik bende. Demek ki,ben onun sevgisine layik biri degilim.
20 yil sonra soyledigimiz:Tom'da ne buluyorsun anlamiyorum. Sana nasil davrandigini gormuyor musun? Sen bundan daha iyisini hak ediyorsun.


Bebek
Soyledigimiz:Memeyi birakiyoruz.Sen buyudun artik!
Dusundugumuz:Devam etmek isterdim ama akrabalarin elestirilerini daha fazla kaldiramiyorum.
Cocugun dusundugu:Hayatimdaki en onemli seyi kaybettim:uzun suren kucaklasmalari ve en sevdigim yiyecegi. Belki de ben kotu biriyim, kotu seyler yaptim ve cezalandirildim.
20 yil sonra soyledigimiz:Neden bu kadar cok iciyorsun?

2 yasinda
Soyledigimiz:Artik bizim yatagimizda uyumak yok! Yalniz degilsin,bak ayicigin da senle beraber uyuyacak.
Dusundugumuz:Anneannen bizle beraber uyumanin yanlis oldugunu soyluyor.Neden oldugunu tam anlayabilmis degilim ama onun memnuniyeti, senin memnuniyetinden daha onemli. Her neyse, bak, bu ayicikla beraber uyuyabilirsin.
Cocugun dusundugu:Ama haksizlik bu! Onlar gercek birine sarilarak uyuyabiliyorlar! Beni pek iyi tanimiyorlar,duygularimi onemsemiyorlar.Neyse ki, su ayicik var!
20 yil sonra soyledigimiz:Biliyorum, Tom seni terk ettigi icin cok uzgunsun,ama kredi kartina bu kadar yuklenmene ne gerek vardi?Aldigin bu ivir zivir seni rahatlatacak mi? Sen ne zaman bu kadar materyalist oldun?

4 yasinda
Soyledigimiz:Kardesine vurmaman gerektigini biliyorsun. Bir daha yaparsan,oyle bir tokat yersin ki, bir daha da unutmazsin!
Dusundugumuz:Bu durumu daha iyi idare etmenin bir yolu olmali, ama benim babam da bana boyle derdi. Demek ki, yaptigim, o kadar da yanlis degil.
Cocugun dusundugu:Kardesime kizdigim icin ona vurdum. Simdi de babam bana kizdi ve bana vurmak istiyor. Demek ki yetiskinler vurabilir ama cocuklar vuramaz. Peki, ben birine kizdigimda ne yapmaliyim? Her neyse,bir gun ben de yetiskin olacagim.
20 yil sonra soyledigimiz: Barda kavga mi cikardin? Yetiskin insanlar birine kizdiklarinda ona vurmazlar.Ben hic bir zaman sana siddete basvurmayi ogretmedim!

6 yasinda
Soyledigimiz:Bugun senin icin cok onemli bir gun. Korkma, sadece ogretmenlerinin soyledigi her seyi yap.
Dusundugumuz:Lutfen okulda ariza cikarip beni utandirma!
Cocugun dusundugu:Ama korkuyorum! Evden bu kadar uzun sure ayri olmaya alisik degilim. Galiba benden biktilar. Eger uslu cocuk olup,ogretmenin her soyledigini yaparsam, belki beni severler.
20 yil sonra soyledigimiz:Ne? Arkadaslarin seni uyusturucu almaya ikna mi ettiler? Herkesin her soyledigini yapacak misin?Senin kendi aklin yok mu?


8 yasinda
Soyledigimiz:Sinifta ogretmenini dikkatle dinlemiyorsun! Onemli seyleri nasil ogreneceksin?
Dusundugumuz:Cocugumun basarisizligi,benim de basarisiz oldugumu gosterir.
Cocugun dusundugu:Ogretmenin anlattiklari, ilgimi cekmiyor. Sanirim,o her seyin iyisini bilir. Benim ilgi duydugum konular onemsiz,demek ki.
20 yil sonra soyledigimiz:28 yasina geldin,hala hayatta ne yapmak istedigini bilmiyorsun! Ilgi duydugun hic bir sey yok mu yani?


10 yasinda
Soyledigimiz:Bir tabak daha mi kirdin?Bosver, bundan sonra bulasiklari ben kendim yikarim.
Dusundugumuz:Biliyorum,sana karsi daha sabirli olmaliyim ama bu sekilde,en azindan, bulasiklar cabucak yikanmis olacak.
Cocugun dusundugu:Ne kadar sakarim! En iyisi,yardim etmeye calismayayim.
20 yil sonra:O isi cok istiyorsun ama muracat etmiyorsun,oyle mi?Kendine daha cok guvenmen lazim!


12 yasinda
Soyledigimiz:Hadi disari cik ve arkadaslarinla oyna biraz!Emin ol,burada pineklemekten daha eglencelidir disarida oynamak!
Dusundugumuz:Biliyorum,senle daha fazla vakit gecirmeliyim ama su islerin bitirilmesi gerekiyor.
Cocugun dusundugu:Annemle ve babamla beraber bir seyler yapmak istiyorum ama her zaman cok mesguller.Sanirim arkadaslarim beni daha cok seviyor.
20 yil sonra:Bizi hic arayip sormuyorsun.Bizim duygularimizi hic onemsemiyor musun?


14 yasinda
Soyledigimiz:Canim,disari cikar misin? Babanla ozel bir sey konusuyorum.
Dusundugumuz:Bilmeni istemedigimiz bazi sirlarimiz var.
Cocugun dusundugu:Ben bu ailenin bir parcasi degilim.
20 yil sonra:Hapiste misin? Problemlerin vardi da,bize neden soylemedin?Aile icinde sir olmaz,bilmiyor musun?

13 Şubat 2011 Pazar

Durun ve düşünün, doğal olan bu mu?



Zaten Sabiha Paktuna Keskin olanı anlatıyor. Benim yorum eklemem doğru olmaz. Ancak bir iki şey var anlatacağım.

Bir insan bir davranış örüntüsünü ( beslenme, uyuma, tuvaletini yapma gibi) gerçekleştirmek için modele ve zamana ihtiyaç duyar. Sürecin iyi geçmesi için güvene ve şefkat gereklidir. Özel olarak uygulanacak her yöntemler kriz ve risklere davetiyedir. Bunlar ileride anksiyete, obsesyon, kişilik bozuklukları, oral dönem ve anal dönem komplekslerine neden olabilir. Bu yazıyı okuyup, eksik, hatalı, yanlı... vb bulan uzmanalr varsa lütfen görüşlerini bildirsinler. Bu benim kendi gelişimim ve Ata için çok önemli.

Bir iki şey var demiştim. İlki üst paragraftakilerdi... İkincisiFerber kimdir, uyku bozukluğu uzmanıdır, bebek gelişiminden ne anlar?Tracy kimdir, bebek hemşiresidir. Vefat etmiştir, rahmet olsun, bebek gelişimi ve gelişim psikolojisinden ne anlar? Hatta o bile ağlatmaya karşıdır. Aylin kimdir,uzman, doktor, psikolog değil,okuldan aldığı diplomasına değil, doğruyu ve doğalı söyleyen uzmanları takip eden, oğlunu en az psikolojik hasarla büyütmeye, hayata hazırlamaya karar vermiş bir annedir.

Gaddarlıkla terbiyeyi karıştırmayın.

Rahmetiniz gazabınızı geçerse orada sağlık vücut bulur diyorum tasavvuf diliyle.

İtirazı olan?

KArşı çıkan?

Eksik diyen?

Söyleyecekleri olan???

Haydi sarılın klavyeye...

10 Şubat 2011 Perşembe

Benim annem Aylin Anne olsa

SlingoMom İrem sobelemiş beni... İlk fırsatta yanıtlayacağım dedim, işte yazıyorum.

Sormuş:

1. Siz , kendi çocuğunuz olmak ister miydiniz?
2. Hayır ise, bunun ne kadarı siz’den kaynaklanıyor?


Hadi buyur bakalım yanıt ver Aylin hanım.

1. Evet isterdim.

Çalışan bir annenin çocuğu olarak anneye hasret büyüdüm ben. Çalışma hayatı, işler, sorumluluklar, hasta bakımı, yollar, hastaneler, hastalıklar ve uzaklarla geçti zaman ben küçükken. Hayatın en zor yılları olarak tanımlıyoruz o zamanları ailecek. O nedenle bilinçli olarak ilk hedefim anne olmak ve yarım yamalak geçen o güzel zamanları kendi anneliğimle telafi etmekti. Psikolojik tarafımdan çok eminimdim anlayacağınız.

"Aylin sıcak bir anne ilk başta. Oğluyla oturup uzun uzun oynayan ve paylaşan bir kadın. Herşeyi anlatan, konuşan, oğluna dokunan ve dokunmasına bayılan bir anne. Ev işlerinde titiz ama çok da dert etmiyor söz konusu Ata' nın oyuna çağrısı olunca. Arkadaş gibi ama çok da belli anne gibi. Herşeye özen gösteriyor ama evham yapmıyor, yapsa da çaktırmıyor. Dr.Ayça hanım bile "stresinizi yansıtmıyorsunuz ve pozitif bakmaya çalışıp Ata' ya güç ve neşe veriyorsunuz" gibisinden möhüm bir cümleyle Aylin'i motive etmiştir. Hayata başlarken iyi bir yol arkadaşı yada yaşam koçu galiba Aylin Anne. Ata' sına abartmadan yada kısmadan gereken ne varsa vermeye çalışıyor. Bütün bu oyun, eğlence, emzirme, aynı odada uyuma, zırt pırt bakıcıya, ona buna şuna bebeği bırakıp dışarıya kaçma gibi konulardaki bakış açısının anneye hasret büyümekten kaynaklandığını çok iyi biliyor. İyi ki de öyle olmuş diyor. Yoksa anneliğin de Ata' nın da kıymetini bilemezdi herhalde. Ne demiş büyük mutasavvıflar "derdim dermanımdır".O nedenle kendisini anneliği bırakıp kaçma, bekarlığı özleme, ay çok sıkıldım, yapamıyorum bu anneliği galiba gibisinden tripler içinde göremezsiniz, pek mümkün değildir. "

Annenizin ve anneliğinizin kıymetini bilin derim. Son sözümdür.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Abartmayalım

Anne oldum, iyi hoş, ne güzel. Lohusalıktı, emzirmeydi, gazdı, kakaydı, katı gıda polemiği, yürüteç derdi, ilk adım heyecanı, diş sancıları derken bu günlere geldim.

Çalışmaya başlayacağım dönem tavan yapan endişelerim, çalışmaya geçince Ata' nın olgunlukla yaklaşması derken ardından gelen asabiyet... Üzülmekten bir hal oldum, kimseye çaktırmadım.

Dün gece,Ata ile hiç ayrılmadan oyun ve şaka ile geçen 48 saatin ardından analadım ki; o asabiyet 2 yaş krizi filan değilmiş. Yokluğuma sinir oluyormuş benim yavru kuşum. Aldı beni bir hüzün...

Yine çalışmaya başlayacağımi hay allah, ne olacak şeklinde düşünmeye başladım bu sefer. Eee, bitmedi. Ev işleri, yemek, iş, okul... ne olacak, aman tanrım diye kendimi yemeyi askıya almam lazımı ekledim yanına. Çift taraflı baskı yaparken kendime, biraz rahatlamak için televizyonu açtım. Travel & Living' te +8 isimli programa denk geldim açar açmaz. 6 çocukla birlikte yaşamaktan söz ediyorlardı. Tam 6 çocuk...



Yaşadığım şeylerin sorun olmadığını hatta büyük bir hediye olduğunu bir kez daha farkettim. Şikayet yok kızım Aylin, bak kadın 6 çocuğa birden bakıyor dedim kendime hayıflanarak.

Büyüüüük bir huzurla oğluşumun yanına yattım uyudum.

Öğlen bilgisayar başına oturma fırsatı bulunca DEfne Joy' un acılı haberini aldım.

Zaten dün Home/ Yuva' yı izlemiş, ne kadar boş ve gereksiz şeyi dert ettiğimizi ve hala daha mutlu olmadığımızı düşünmüştüm.

Hepsi üst üste gelince "herşeyi abarttığımıza" dair düşüncem netleşti. Biz şehirde yaşayan, ço kokumuş, çok bilmiş anneler abartıyoruz.

Uykusuzluğu da, tek çocuğa bakmayı da, ateşi de, mikrobu da, oyuncağı da, emzirmeyi de, bebeğin gelişimini de...

Ya hayat nasıl da süprizlerle dolu...!

Ne malum yarına çıkılacağı???

Abartmayın!

Sevin, koklayın, mıncıklayın diyor Acalya her seferinde. Ne olur memede uyusa? Annesinin kokusuna doya doya büyüse? Ne olur anne-baba bir arada uyusa o minicik yavru? Nedir o sıkı kurallar listesi öyle?

Abartmayalım!

Peaaahhh!!! Emzirerek uyutmayınmışmış, aman kucağa alışmasınmış, ayrı odada uyusunmuşmuş!!!

Atın bunları bir kenara.

Şunu düşünün: Şunu düşünelim: ne olacak Defne' nin yavrusuna?

Peki ya yarın neler gelecek sizin başınıza???

Düşünün...

Haksız mıyım ?

31 Ocak 2011 Pazartesi

Var böyle anneler

Hala daha aklım almıyor anlatılanları... Duydukça sinirlerim bozuluyor ve bebekler için çok üzülüyorum. Hayatlarının ilk yıllarında doyasıya saygı ve sevgi hak ediyorlarken ebeveynlerinin fütursuz davranışlarını duydukça "gelecek nesiller için endişe duyuyorum"!

Bugün arkadaşlarımla sohbetteydim ve tabi ki konumuz çocuklarımız, gelişimleri ve de bizim ne yapmamız gerektiğiydi. Epey bir "doğrusu nedir" üzerinde durduktan sonra "bir de tam tersiniz yapanlar var" dedi arkadaşım. Vardır tabi olmaz olur mu?
:(

1 hafta içinde hızlı tuvalet eğitimi vereceğim artık ne yapayım demiş biri. Ee, nasıl olacak diye sorunca arkadaşım, kibrit, çakmak, yakarım, cısss diye korkutacağım! demiş kendileri.

Diğer bir vaka: Gece ben uyanmıyorum, bakıcısı var, o kalkıp sütünü içiriyor, demiş.

Öteki sinir bozucu olay: "Emzirmedim çünkü göğüslerimin sarkmasını istemiyorum" şeklinde yine kendinden taviz vermeyen çok okumuş, pek kültürlü bir anneye ait bir laf... Laf denirse tabi.

Ben niye hayret ediyorum ki; tatilde gördüğüm ve şahit olduğum pek çok şeyi burada ve şurada uzun uzun yazmıştım.

Benim felsefeme uygun şeyler mi? Yanıt; hayır!

Var mı böyle anneler? Yanıt; evet, var böyle anneler!

Ya sabır!

30 Ocak 2011 Pazar

Özel Eğitim Gereksinimli Bireylerin Annesi Olmak

Böyle bir yazı dizisi yapmaya karar verdim. PAylaşacağım çok şey var ama herzaman yazacak fırsatım olmuyor ve çoğu şey zamana yayılarak vücut bulabiliyor ne yazık ki... Özel eğitim üzerine yazmayı ne zamandır düşünürken öğrencimin vefat haberini alınca........çok zor oldu toparlanmak. Ama işte...hayat devam ediyor. Allah herkesin evladına sağlık sıhhat ve neşe versin bol bol.

Her kayıp acıdır ama meleklerin göçüp gitmesi çok koyuyor insana...

Bu işi 8 yıldır yapıyorum. Kaç öğrencim oldu, kaç anne tanıdım sayısını bilmiyorum ama çoğu şöyle diyor dertleşirken; "ben ölürsem bu çocuğa ne olur, kim bakar, bari ben ölmeden önce ölsün"... İlk duyduğumda şoka girmiş, nutkum tutulmuştu. Düşününce, bir anne olarak düşününce hak vermemek mümkün değil. Bu memlekette anası-babası olan engelliler bile hor görülüp yok sayılırken kimsesi olmayanların hali o kadar acı ki... Bunu hergün ben görüyorum işte! :( Sadece fon, destek, yardım değil anlayış ve el uzatmak da gerekli özel eğitim ve özel eğitimli bireylerin gelişimi için.

Anneler bilirler!

Ülkede sağlam bir yapı ve hoşgörü olsaydı annelerin gözü böyle arkada ve dertli olmazlardı. Demek ki yok ve bu bağrı yanmış anneler iyi eğitim almalarını istediği gibi, ölümün de iyisini istiyorlar evlatları için. Ne acı, ne zor, Allahım, ne kadar ağır... Sen herkese sağlık ver demekten başka, Medine dilencisi gibi sağlık dilenmekten başka hiçbirşey yapamıyorum düşündükçe, gördükçe ve yaşadıkça. R.' nin annesinde derin bir acıyla karışık garip bir huzur vardı. Acaba gözü arkada kalmayacağı için midir? Offf, düşünmeden edemiyorum.

Bir de özel eğitimden sorumlulara akıl, fikir, eğitim, hoşgörü, sabır ve güç ver tanrım! Ver ki bu işi hala angarya olarak gören sorumlu müdürlerin aklı biraz başına gelsin. Bu kadar ağır yükü olan anne ve ailelere hizmet etmek bu devlet memurlarının işi değil mi kardeşim!!! Bir anlatsam anlayışlarını AB İnsan Hakları MAhkemesi'ne verirsiniz. Dişlerimi sıkıyorum aklıma geldikçe!

Neyse, konumuza gelelim. Belki birilerine daha ulaşırız, yardımcı oluruz, öyle değil mi?

Zamanında Milliyet'te şunları yazmışım.

Özel eğitim nedir diye sorulduğunda ise şu yanıtı vermişim ( pek çok yerde yayınlanmıştı ama link bulamadım)

Özel eğitim gerektiren bireylerin eğitim gereksinimlerini karşılamak ve bu bireylerin toplumsal yaşama katılımlarını hazırlamak için özel olarak yetiştirilmiş personel, özel olarak hazırlanmış eğitim programları ve “engel” türüne göreve engelin özelliklerine uygun olarak hazırlanmış eğitim ortamları ile birlikte sürdürülen eğitime “özel eğitim denir”
Özel eğitim engel gruplarına göre sınıflandırılarak bu gruplara göre hazırlanmış okullarda sürdürülür.Görme, işitme, ortopedik ve zihinsel engelliler ile, uyum güçlüğü olanlar, süreğen hastalığı olanlar, dil ve konuşme güçlüğü olanlar ve üstün- özel yeteneklilere özel eğitim hizmeti verilmektedir.
Aynı zamanda engelli çocukların akranları ile birlikte aynı ortamda eğitimlerini sürdürmeleri çok önem taşımakta ve yönlendirmelerde “kaynaştırma” eğitimine ağırlıkla önem verilmektedir. Kaynaştırma eğitimi ve akranları ile aynı okulda birlikte eğitim almalarını sağlayan özel eğitim sınıfları, engelli öğrencilerin toplumsal yaşama katılımlarını arttırarak kendilerini daha da geliştirebilmeleri için doğal bir ortam oluşturmaktadır.
Ülkemizde ve dünyada özel eğitim hizmeti akademisyenler ve öğretmenler tarafından oldukça zor, pahalı ve sevgi, emek, sabır isteyen bir iş olarak tanımlanmakta. Zihinsel engelliler sınıf öğretmeni olarak bu mesleğin bir uygulamacısı olarak benim getireceğim özel tanımlama ise “farklılıklarla bir arada yaşamayı öğrenmek” olacaktır. Engelli bireyler ile özdeşim kurarak hayata katılmalarını, kendi yaşamlarını olabilecek en az destekle sürdürmelerini öğretmeyi başarmanın ilk adımı farklı olanı kabul etmekten geçiyor.




Çok ağır ve zor bir konudur özel eğitim ve engelliler... Tarihin çilesi, insanlığın göstergesidir. İçinde olduğum için anlatacağım çok şey var ama önemli olan "kimin ne işe yaradığı". Yani şunu demek istiyorum.

Özel eğitim söz konusu olunca " ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diyorum.

Herkese sağlıklı günler, mutluluklar ve güzellikler diliyorum.

Aylin

27 Ocak 2011 Perşembe

Anneliğin davranış notları ve yarın ki karne heyecanı

Bir önceki gün tam 5 tane post yayinlayip dün bir harf bile yazamamistim. Çünkü karne kosturmacasi, calışma kağıtlarının hazırlanması evdeki ayrı telaş beni uzak tutmaya yetti de arttı bile :))

Koş Aylin koş.

Gecen gün okulumuzun pek kokos ogretmenlerinden biri: "Aylin Hanim acayip zayıfladınız. Merak ediyorum formulunuz nedir. Acaba normal mıdır böyle cabucak incelmek, sormadan edemeyeceğim" diye uzuuuun bir soru yöneltti. Kendisine "koştuğumu" soyledim. "Sahilde mi" demesin mı? "Nerdeeeee, evde Ata' nin pesinde... okula yetişmek için.... Okulda cocukların pesinde...sonra aksam olunca eve yetişmek için koşuyorum. Saka değil, hani Postacilarin yarışmaları olurdu; sırtında çantaları seri adımlarla igiderlerdi. Hah! İste aynen öyle. Aylin koşuyor. Hergün en az 2 km koşuyorum yahu! Göbek mı kalır! Basen kalça ivir zivir hepsi tarih oldu buralarda. Neden? Hayata yetişeyim, aman her haltı duzgunce yapayım derken inceliyor iste insan. Son günlerde askimla bulusarak el ele, soğuktan totoskamiz dona dona eve geliyoruz ama iyi oluyor. Bu çılgın kosturmanin icinde nefes alıyor. Her aksam o 1 km. bizim... Güya bizim :))) Biraz okuldan biraz işlerden sonra tabi ki hemmmenn Ata. Eve gidene kadar ondan başka hiçbir seyin bahsi geçmiyor. İyi ki de öyle oluyor. Çok şükür.

Yaaaa bu arada kiloda takıldım kaldım ama zerre kadar umrunda değil. 62 kiloyum,ona da inanamıyorlar. "Rejimsiz 17 kilo nasıl gider" dedi İngilizceci. Siz de koşun, aksam olunca ağzınız açık uyuyakalmazsaniz, sonracigima iğne ipliğe donmezseniz gelin bana hesabını sorun "dedim. Daha ne diyeyim, azmedin siz de zayıflayın kardesim :))))

Bu arada emziriyorum ben. 17. Ayı doldurmak uzereyiz ve emiyorbenim küçük Ata'm. O bırakana kadar devam... :) hamileyken kendimi en çok motive ettigim şey emzirmeydi. "Normal mı sezaryen mi" paradoksuna takilmadan; "ben emzirecegim,babane" diyordum. Çok kilo aldın diyene de; "emzirdikce bu yağlar süte dönüşecek, uzun süre emzirecegim bakın görün" diyordum. Annem hala hayret ediyor. En fazla 5 ay emzirebilmis. Genetik diyenlere kapak olsun 17 ay. Kiloya da alakası yok. Hepsi annenin beynini nasıl kodladigina bağlı. "Sutum kesildi" diyenlerle durumu incelediğimizde annenin stresten, yorgunluktan, üzüntüden veya bir sekilde bilinç dısı dahi olsa emzirmekten yorulmasından dolayı kesildiğini çok gördük.

Amma cadiymisim, helal olsun bana . Ata nin doğduğu günden beri uykuduzum ben :))) birgun uzun uzun anlatırım basıma gelenleri... Onlara
rağmen sutum kesilmedi, inatla emzirdim. Belki de herseye karsı dayanıklı olabilmek için emzirmeye çalıştım. Bilemiyorum... Ama tek bildigim Ata 2 yasına kadar oral donemi yasayacak ve bu donemde onu emzirmek boynumun borcudur, annelik görevimdir.

Emzirenlerle de emzirmeyenlerle de ilgilenmiyorum uzun süredir. Çünkü isteyen çatır çatır emziriyor ya da şutum kesilmesin diye 40.000 takla atıyor. Gerisi tssssssss.....

Neyse, isteyen istediğini yapsın, Aylin gidip karnelere cici süsler yapsın, yarın ki yörene konuşma hazırlasın...

Koş Aylin koş!


Kalın saglicakla :)

25 Ocak 2011 Salı

Kaynananın ipliği raftan düşmüş gelinin bası yarılmış!

Ya da tam tersi de söylenebilir. Gelinin raftan ipliği düşmüş kaynananın bası yarılmış da denebilir, öyle değil mı? :)

Peki neden böyle, neden bu kadar hassas?

Neden aynı anne damadına anneye yakın bir kayınvalide olurken; gelinine karsı aynı sekilde davranmaz?

Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin' e göre" yasamın ilk 3 yılında anne cocuk arasında çok kuvvetli bir bağ oluşur.bu bağı tıbbi tanımama teknikleriyle görmek mümkündür. Bu sürede cocuk anneden ayrı kalırsa, soz konusu beyindeki molekuler yapılar kalıcı hasar görür. Bu orselenme sonucunda kiside bir takım sosyal- duygusal sorunlar ortaya çıkabilir.

Arkadaşlık, dostluk,es ve ebeveyn olmakla ilgili pek çok alanda olumsuz izler yasam boyu etkisini sürdürür.

Bu durumda, anneden 3 yas oncesi ayrı kalan erkek bebeklerin kız bebeklere göre daha çok orselenir. Anne bir sekilde bunun bilincindedir ve erkek bebeğine karsı daha koruyucu, hassas davranmaktadir.

Burası çok önemli; Dr. Paktuna Keskin diyor ki:" annenin gözünde erkek bebeginibirakacagi herkes potansiyel bir tehlikedir. iste bu nedenle gelin kaynananın hedefi olmaktan kurtulamaz."

Yorum sizin :)

Gelinin durumuna ise söyle açıklık getiriyor;

"gelin yasaminin yakınlaşma donemindedir ve yuvasinikurma durtuduyle hareket etmektedir. Bir kadın kuracağı yuvanın sınırlarına hiçkimsenin gölgesini dahi sokmamaya programlanmistir. Oysa kaynana bu sınırları zorlama potansiyeli taşıyan biridir. Esasında iki taraf da iyi niyetlidir. Herkes iyilik için cabalar. Fakat bu caba basta oğul olmak üzere her uç tarafın da yuvasını yapar. En küçük detay veesintiler kaçırılmaz. Adeta tarih yazılır" diyor kendileri:))))))))

Her erkek annesi bir sekilde bunu yapar, yaşatır. Kimi kibarca, kimi kabaca. Kimi çok dolaylı yoldan kimi ise direk. Bu durum varoluşun bir gereği anlaşılan o ki :)

Çin tıbbında bile en az 5.000 sene evvelden literature girmiş bir tanım var "ana - oğul iliskisi "... İnce bağırsaklarda enerji kalmayinca kalbe kan ve enerji gönderirmiş. Bu yın ve yang iliski akimina ana oğul iliskisi adını vermeleri pek bir enteresan.

...

Kendi annemi, kayınvalidemi, onların yaptıklarını ya da yapmadıklarını geçtim :) Farkli zaman dilimlerinin insanlariyiz ....düşündüğüm şey acaba ben nasıl bir kayınvalide olacağım hahahahahahahaa :)

Kızın burnundan getirmek bir kenara, yuva kurmak için yuvasından uçup gelmiş oinin disi kuşa iyi bir anne olmak Ata ya olan sevgimin bir gereğidir diye düşünüyorum :)

Erkek anneleri ne düşünür? :)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Hergün icim kanıyor benim


Hergün icim sızlıyor.
Bu okula geldiğim hergün icim sızlıyor.
Bu okula geldiğim hergün, kanadı kırılmış kuş misali kırgın, kirpikleri yere doğru suzulen öğrencilerimi gördükçe icim kanıyor benim.

Yuvadan geliyorlar.

Oysa ben kulağımda Ata'nin civiltisiyla aralıyorum sınıfın kapısını, gözümün onundeyken gülümseyen hali, sınıfın kapısını kapatirken uçup gidiyor. Nereye? Bilmiyorum, belki eve doğru. İcimi çok büyük bir hüzün kaplıyor her yoklama alışımda. Hiç alışamadım ben buna hem de hiç!

Dün gece Ata'ya boya kalemleri bakerken de aynı şey oldu. Bir fırtına koptu icimde.Ne yapıyorlar? Uyudular mı? Ödevlerini yaptılar mı? Dün elini incitmişti bir tanesi, acaba hemşire pansumanini yapmış mıdır?

Deli gibi ağlamak istiyorum, hatta ağlıyorum da...

Dün hava çok soğuktu. Cikista herbirini servise bindirdim. Yuvanın servisini bekledim, en son o geldi. Haklılar, bu civardaki her okula uğrayıp cocukları alıyorlar. Ama her minibüs bahceden içeri girerken onlar sokağın sonundan aldılar bizimkileri. Görevli kadinciglik çığlığa yerlerine oturttu. Haklıydı, onlarca kipir kıpır cocuk...! Kolay değil huzuru sağlamak.

Eve dönüş heyecanı saramadi beni dün aksam. Hani aksam karanlığı kaplamıştı heryeri. Eve gelip Ata'yi opene kadar çıkamadım ben o karanlıktan.Oğlum annesine , ben yavruma kavuşmuştum. Kapıyı kapatirken kaybolmadı gözümün önünden minibüsün gidişi. Bütün gece üşüdüm, üzüldüm, düşündüm, sessiz sessiz öptüm Ata'cigimi.

Ağlıyorum yaa!!!

Çok koyuyor bana bu halleri. İlgi alaka iyi ama annesizler iste:(

İnsanlarin ikiyuzluluguyle birlesince iyice tiksiniyorum su kalabalıktan. Engelli cocuklar için herkes iyi seyler söyler sma kimse yanında, ocağında, sınıfında istemez! Hele ki kimsesiz ise...İki gozumle gördüm, kimse istemiyor!

Çok üzgünüm ve çaresizim.

Baslarını oksayip sarilmam lazım daha çok, daha çok gulumsemeliyim. "Dün gece rüyanda ne gördün haydi anlat bana" demeliyim. Hayallerini sormalıyım ve yapabildiğim kadar gerceklestirmeliyim.
Evet. Artık aglamamaliyim, gözyaşı dökmek hiçbir ise yaramaz,degil mı?

Marifet değil doğurmak, emzirmek, gece uykusuz kalmak. Marifet olan doğurduğuna da dogurmadigina da "adam gibi" davranmak!!!

Hadi bakalım, yürü kızım Aylin. Evlatlarının basına...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Yorgun anne modeli

Keske günler 30 saat olsa... Yapamıyorlar mı? O zaman benden. Bir tane daha rica edeceğim. Zira su an, tennefuste çay içip lak lak ediyoyorum arkadaşlarımla güya ama aklım mutfakta, yarına ne pişireceğim derdinde. Utulenecekleri yerine koyamamistimcikarken, bir de lavabonun icinde kalan merdane kafamın icinde dönüp duruyor.

Biraz daha zamanım olabilseydi su an kafamı kemiren isleri tamamlayıp manikure gidebilirsin mesela ama nerdeeee, başka bahara. Zaten bu tempoda gidersem Mayis i bulur manikur randevum, yalan değil. Gecmisi ozlume tantanasına girmeyeceğim alakası yok. Ben daha iyi bir sekilde zaman yönetimi becerisine sahip bir anne olmak istiyorum, o kadar.

Böylelikle belki daha iyi uyuyan ve bakımlı güzel bir anne olurum diye umit ediyorum :)

Hafta sonu çok hareketliydik smlayacaginiz. Ondan böyle yorgunun, ayrıntılar bir sonraki postta...

8 Ocak 2011 Cumartesi

Süper Anne Olmak (?) ve Hojgeldin 2 yaj sendromu



Sanki bugün farklı mıydı? dersem yalan olur. Evet farklıydı, hem de küçük ama çok önemli bir fark vardı.

Bu sabah faranjiti tavan yapmış, saçı başı dağılmış, ateşi çıkmış, pelte gibi olmuş bir anne olarak uyandım. "Ne yapacağım acaba" derken Ata uyandı. Emme, sabah kıkırdaşmaları derken, sürünerek elimi yüzümü zor yıkadım. Son enerjimle mutfağa ilerledim ki, kocacığım sağ olsun, kahvaltıyı çoktan hazırlamış :) Ne dua ettim ama...

Sabah kahvaltımız, müziğimiz derken iyice ağırlaştım. Bir de baktım uyumuşum ve evde kimse yok. 1 saat kadar sessizliği üzerime örtüp dinlendim ki bu bana ilaçtan öte fayda etti.Ata'cığım gelip sabah uykusuna yatınca ev işlerini bir çırpıda hallettiğim için pek mutlu oldum. Kendime baskı yapmayıp "amaaaaaaan salla kızım Aylin, olduğu kadar" deyince epey gevşedim ve mutlu mesut bahtiyar bir şekilde güne devam ettim.

Sonra Ata'cığımla pili bitene kadar oynadık. Bir ara babasıyla sahile inip koşturup tepiştiler. Oh! ne kadar sinir stresi varsa gitti kuzumun.

İşte bugünün en büyük farkı buydu; Ata acayip huzurluydu. Biliyordu işte bir şekilde "anne burada", "anne abece'ye gitmeyecek", "anne ile akşama kadar oyun oynayacak, şakalaşacak". Saatleri bilmiyor, günleri bilmiyor ama bir şekilde hissediyor işte günün nasıl geçeceğini ve annenin nerede olacağını.

Çalışan her annenin çocuğunda oluyor böyle sinir stres zamanları belki de. Çalışma saatlerim değiştiğinden ve annannesiyle dedesi İzmir'e gittiğinden beri biraz asabiydik biz.

Harvey Karp'ın notlarını hatmettik. (Özge'ye bir kez daha teşekkürler.)

Sakin sakin konuşmadık mesela o asabiyken. Hafiften ben de yükselttim sesimi.
Anında ilgisini başka yöne çekmedik.
Sakinleşince başka şeylere yöneldik.
Bir şeye inat ettiğinde biz de inatlaşmadık, sessiz kaldık. İşi abartırsa tatlı sert yaptık kendimizi.
Bu "fast food" kuralı süper birşey. Yani çocuklar için acayip işe yarıyor. Şimdi örneğin, biz ağlansak sızlansak bir arkadaşımıza ve o bize "seni anlıyorum" demek yerine öğüt verse... Ne sinir değil mi? İşte yetişkinlerin en büyük hatası bu çocuklarına karşı. Öğretmenlerin de... Hemen ahkam, hemen öğüt yada hemen azar.

Hocamız Prof.Dr.Üstün Dökmen "Bir çocuk eline taş alıp cama yönelmek istese bile, cama taş atmak istiyorsun deyin" derdi. "Anlaşıldığını ve kendisine ayna tutulduğunu görünce gevşer ve daha da sakinleşir" derdi.Sadece sakinleşmek için idealdir diye anlatmıyorum. Herzaman herkeste işe yarayabilir. İşte bu davranış gerçeğinin fast food uyarlaması süper.

Geçenlerde Ata eline viledayı almış bir güzel yerleri paspas etmek istedi (bunları ayrıca anlatacağım, hergün bir temizlik badiresi var evde çünkü :) Baktım artık elini sürüyor, sürdüğü elini ağzına götürüyor, tatlı sert elinden almak istedim. Tamam, çok kötü bir girişim oldu Ata için ama genişlik de bir yere kadar. N'oldu??? Tabi ki çıldırdı. "Ata paspas yapmak istiyor", "Ata onu geri istiyor" dedikçe ağlama şiddeti azalıverdi. Sakinleşince arabasına yöneldik, oynamaya başladık ve onu kucaklayıp koklaya koklaya öptüm :)

Bir örnek de mutfaktan. Yemek yaparken bacağıma yapışarak kucağına almamı istedi, sonunda aldım. Bu sefer tencereye uzanıp yemeği karıştırmak isteyen küçük yamak tehlikeli bir şey yaptığını fark etti ama kendince taviz vermedi. Hemen oradan uzaklaşınca yırttı kendini. Oradan uzaklaşırken "Ata mama yapmak istiyor" diye diye çıktım mutfaktan. Ağladı ağladı ağladı... Sonra sakinleşti. Gidip aynaya dil çıkarıp mööööö deyince sıkı sıkı sarıldım ona yine.

Canım benim ya! :)

Kızmıyorum ona...

Annesini hep ama hep yanında istiyor, her çocuk gibi ve tabi ki her çocuk gibi yerden göğe kadar haklı. Hep onunla ilgilenilsin, oyun oynansın, dışarıda gezilsin, şakalaşılsın, gülüşülsün, kıkırdaşılsın... Bunu herkes ister. Niye Ata istemesin ki?

Yarı zamanlı çalıştığım halde yokluğum etkisini gösteriyor. Baba ile babanne ve aile dostlarımızla harika zaman geçiriyor ama akşam eve gelince soruyor hesabını! Neredeydin anne? Başlıyor mızırdanmaya, ağlamaya, sinirlenmeye.

Eee, ben de anneme yapardım aynısını o okuldan gelince. Hem insan candan sevdiklerine böyle ağlar sızlanır, öyle değil mi ya!

Abartmayayım, annesini istemek her çocuğun hakkıdır diyor bu upuzun yazıya bir son veriyorum :)))

Bir günün özeti



Dün 06:30 gibi Ata uyandı ve emmek istedi.
Emzirme seansı bitince yatakları topladım.
Çamaşırları katlayıp dolaplara yerleştirdim çabucak.
Sonra elimiz yüzümü yıkayıp banyodaki havluları değiştirdim.
Kurutucudakileri katladım.
Koşarak mutfağa...
Kahvaltıyı hazırladım.
Ata'yı doyurdum, sonra bulaşıkları toparladım.
Bu arada mail box ı açıp gönder al yaptım.
Bir iki tanesine yanıt yazabildikten sonra benden oyun bekleyen Ata'mı kucaklayıp legoların başına oturdum.
Oynadık oynadık oynadık.
Derken evi yine çaktırmadan toparladım.
Ata kendi kendine birşeylerle ilgilenirken mutfağa geçtim yine, öğlen yemeğini hazırladım.
Çağatay dedi ki " hadi geç kalıyorsun".
Giyindim, saç, baş, makyaj faslından sonra evden hurraaaaa diye çıktım.
Doğru bankaya.
Oradan yıkılmayı bekleyen eski okuluma.
Öğrencilerimin kitap ve legolarını paketledim.
Nakilyecileri çağırdım, bekledim.
Koşarak çıktım.
Nereye perdeciye.
Ata için yaptırdığım cici perdenin siparişini verdim.
Sıkı pazarlıktan sonra sevinçle oradan ayrıldım :)
Oradan diğer bankaya geçtim, işlemlerimi hallettim.
Sonra öteki bankaya...
Çok zengin değilim :)))
Aksine para yetiştirmeye çalışıyorum faturalara.
Mecburen yandaki McDonald's tan minik bir hamburger aldım, ışık hızıyla yuttum.
Koşarak okula girdim.
Koş Aylin koş.
Sınıfa girdim paltomu çıkardım!
O da ne??? Hırkamı evde unutmuşum :(
Okul yeni yapılmış, misafiriz. Altı bomboş, kapalı spor salonu, üstünde yani bizim katta rüzgarlar esiyor, kapılar sürekli açık ve kaloriferler "doğru düzgün yanmıyor"!!!!!!
Neyse... Alıştık!
Hayat bilgisi, Türkçe, Matematik, Görsel Sanatlar derken 6 ders bitti.
Popomun üstüne oturmadığımı farkettim çocukları servise bindirirken.
Haa, 3. teneffüste çayımı yarılayabilmiştim en azından.
Okuldan hızlıca çıkarken 8. sınıflarla lafladık biraz.
"Misafirim var kızlar" olmasa daha da kaynatırdık ama acil uçmam lazım dedim.
Nuga'ya girdim. Nefis çikolatalar, tartlar ve pastaları kapıp eve geldim.
Oğlum yeni uyanmıştı, babannesinin kucağındaydı hafif uykulu :)
Kucağıma atladı: "mem-me" dedi.
Elimi yüzümü zor yıkadım, haydi doooğğğğğğğrruuuuuuu memeye :))))))
Sonra masayı hazırladım, ikramları hazırladım.
1 minoset ve 1 propolis aldım.
Oyuncakları bir kenara yaklaştırdım.
Gün boyu üşümüştüm ve titrediğimi ve ateşimin çıktığını farkettim.
Ata'ya akşam yemeğini yedirdim.
Tam ayağımı uzattım ki aklıma geldi: "çay"
Hazırladım tekrar uzandım.
Tam oh 2 dakika uzanacağım derken, Ata kaka yaptı.
Oyunla, şarkıyla zar zor temizledim.
Derken misafirlerimiz geldi.
Dostlarla hoş beş, sohbet muhabbetle ilerledi zaman.
Ata gelen minik abi ile oynadı ve uyku saati geldi çattı.
Saat 20:30
Uyumak istemedi, direndi, abiye koştu arkasına bile bakmadan.
Oynadı oynadı oynadı :)
22:00 olmadan uyutmak istedim, direndi yine.
Pijamalar giyildi, dişler fırçalandı.
Cupppp yatak!
En sonunda uyudu.
Tabi bu sırada misafirlerimiz evden ayrılıyordu.
Yolcu ettikten sonra yine nereye... mutfağa.
Aklıma geldi:yine 1 propolis ve 1 minoset içtim.
Tabaklar temizlendi,
Herşey makineye tepildi.
Mutfak temizlendi.
Lap top açıldı.
Maillere göz atıldı.
Bloglar okundu,
Azıcık film izlendi.
Ateşim çıkıyor, dinleneyim derken yeni güne 1-2 dakika ve yastığa bir karış kala uykuya dalındı :)

Bunca hengameden ne anladın diye sorarsanız: "anneler hasta olmaz, anneler herşeyi bilir- yapar" özlü sözlerinin ne derece doğru olduğunu gördüm, o kadar:)))

Şimdi bu postu bitirince dünkü temponun öğlen yemeği kısmından başlayıp akşamı bulacağım.

Haydi bakalım baş baş,öptüm sizi

3 Ocak 2011 Pazartesi

Düşüncelerini paylaşan annelere teşekkürler



Bir önceki postumda "ikinci çocuk için doğru zaman ne zaman?" sorusunu sormuşum. Deneyimli annelerden Banuska, Firdevs, Çok Bilmiş, Asna ve Gülşah yanıt verdi, teşekkür ederim.

Görüşler birbirinden çok farklı;

-"2 yaş önemli"
-"En az 5 yıl olmalı"
-"İlk çocuk yeterli anne sütü almalı ve bedeni dinlenmeli",
-"Anne kendini hazır hissettiğinde hamile kalmalı şeklinde yorumlar geldi".


Peki ben ne düşünüyorum, eğer annenin fizyolojisi ve psikolojisi hazırsa, eşler ortak kararla çok isteyerek yapıyorsa evet, anne yeni bir bebeğe hamile kalmalıdır :)

2 Ocak 2011 Pazar

İkinci çocuk için doğru zaman?

Çağatay' ın doğum fotoğrafları sağolsun, bizi hergün çocuk sahibi yaptı, ne mutlu ne güzel :) Tabi ben de düşünmeden edemedim, acaba ikinci çocuk için doğru zaman ne zamandır diye?

Fotoğraf: Cocuk.com

Acaba nelere dikkat edilmeli, neler göz önünde bulundurulmalı? Özellikle deneyimli anneler bu konuda ne der? Ne yaşadılar? Çok merk ediyorum.

Uzmanlara göre iki hamilelik arasında en az 2 yıl olması lazım . Ama bu pratikte "ikinci çocuk" isteyen annelerin sorusuna yanıt vermiyor ki! Hele ki anne 35 yaş üstüyse.

İki çocuklu olmak nasıl bir şey? Paylaşmak ister misiniz?

26 Aralık 2010 Pazar

Çocuk da yaptık kariyer de ...

Footoğraf:Çağatay Atasağun

Düşündüm şöyle bir kendi kendime...Tabi zor gelir, doğumdan sonra tek başına bir sürü işe koşmak dedim içimden. Bebek bakımı başlı başına çok zor bir iş. Ev işi, yemek, ütü, çamaşır, temizlik vesaire bunları da üzerine ekleyince yeni doğum yapmış moderne annenin çıldırmaması içten değildir. Çünkü bu moderne anne ilkokulu bitirdikten sonra Anadolu Lisesi Sınavlarına hazırlanmıştır. Oyun çağında, o daha çocuk denerek, annesi tarafından mutfağa sokulmamış, ufak tefek sorumluluklarla geçiştirilmiştir mutfakla tanışma dönemi. Sonra da ÖSS'ye hazırlık dönemi var... ÖSS hazırlıkları ise orta sonra başalmış lise 3 e kadar devam etmiştir. En az 4 yıl yani. Üniversiteyi kazanınca ise vize ve finallerin derdinde ömrünü yemiştir. Yaz tatilleri ise "amaaaan, tatil yapsın çocuklar, ne işi, ne evi, nasıl olsa büyüyünce yapacaklar" sözleriyle plaj voleybolları, turlar, tarihi yerlere geziler, pijama partileri, sinema-çarşı gezmeleriyle geçip gitmiştir".

Üniversite dönemindeki hayatına ise kadın dergilerindeki ışıltılı fotoğraflar, kuaför randevuları, bakım seansları, formda olmak için gidilen spor salonları, diyetler ve indirimdeki markalar, AVM gezmeler, sinema, parti ve tatiller ağırlığını koymuştur ; vize-final dönemleri hariç :)

Bekarlıkta kendi sorumluluğu ile yaşamını sürdürüp, evlenince gerçekten sorumluluk almaya başlamıştır günümüzün modern annesi.

Üniversitedeyken diline dolanan " çocukta yaparım kariyer de..." şarkısı o dönemlerde "kolay" gibi gözüne görünmüş, gün gelip doğurunca ve yalnız kalınca esas "olay" ortaya çıkmıştır.

Daha eline herhangi bir bebek almadan kendi bebeğine bakmak durumundadır, kariyer sahibi anne.

İşte ondan söyleniyor, mızmızlanıyor şimdiki anneler. Kızım okusun, büyük "adam(?)"olsun diyen anneler büyüttü bizi. İster okumuş, ister okuyamamış olsun, annelerimiz ağır ev işi, çocuk, iş ve hayat yükü altında ezildiği için bizler ezilmeyelim istediler. Sistem de kadını yalnız ama güçlü imaja büründürünce olan lohusalık dönemindeki "modern" anneye oldu.

Dadılar arandı, temizliğe yardımcı çağrıldı, babanneler "ben bakmam" dedi, annanneler "idare etti". Patron süt izni vermedi, direnince işten çıkardı, koca durumu anladı yada anlamadı ama cılız kaldı annenin beklediği ilginin karşısında yaptıkları-söyledikleri.Gündüz ev doldu taştı, gece anne bebeğiyle- kaderiyle başbaşaydı. Herkes karıştı, akıl verdi ama kimse "hadi ver bebeği bana çık biraz dolan gel" demedi doktora sahibi anneye. O kadın ki hayatında ilk defa 45 gün evde "hapisti".

Kimisi, "ben evlenemedim,o evlendi, ah bir de üstüne doğurmuş" diye kıskandı, yeni anne bu gerzekçe kıskançlığı anlayamadı. Bekar ve kariyerli kadınlarca dışlandı, arkadaşlarından uzaklaştı, evde pijaması üniforma, terliği yaveri oldu çıktı.

Dizisi gaz çıkarma, filmi reflü oldu. Rüya görmek kısa film izlemek gibiydi, hiçbir şey anlamadan kalkılan...

Modern anne bebeğini büyüttü, ne garip,salonu doldu taştı >"oynamaya geldik" diyenlerle. Kendine güven geldi, algısı değişti, hayatı daha başka yaşar oldu, vesaire.

İşine döndü, bebeğiyle aynı anda büyütürüm sandığı kariyerine...