öğrenme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğrenme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

Eğitim sistemimizi böyle düşlemek hayalperestlik mi?

Herşey otizm üzerine yeni yazılan bir şeyleri tararken gelişti. Euronews' de yayımlanan "Learning World" programında, "Sınıfının en iyisi: Finlandiya" bölümüne denk geldim.

Anlatılanlara bakılırsa, Finlandiya eğitim sisteminin filozofik sırrını sorgulayarak bir görüş elde edilmeye çalışılıyor.

Öğretmenlere müfredat baskısı yok,
sınav derdi, oks,sbs,öss gibi sorunları yok.
Okulda 4-5 saat kalıp gidiyorlar.
Tıpkı bir etüd merkezi gibi ancak tek farkla.
Yaşamı öğreniyorlar ve oyun oynamaya teşvik ediliyorlar. Bizim sistemimizde olduğu gibi sol beyine- ezbere değil, sağ beyine-dokunmaya,hissetmeye,ilgi ve benzeşim kurmaya yöneliyorlar.
Yani, gerçekten ve yaparak-yaşayarak öğreniyorlar.

Kişisel görüşlerime gelince:
"Bu sistemi değiştirebilmek için didinmeli ve aynı ilkelere sahip olup, aynı şeyleri düşünen herkes dağılmdan işbirliği yapmalı ki adım adım ilerleyebilsin bazı şeyler. Belki 500 yıl gerekecek istenen seviye için belki 50 yıl ama 5 yıl içinde birşeyler yapmazsam Canım Ata'm ve çocuklarımızın tamamına yakını d bu rezil sistemin içinde aptallaşmaya başlayacak. Belki de az çocuk, bol sevgi, çok çalışmak ve iyi düşünmeyi öğrenmek lazım, gerisi kolay, gerisi Finlandiya gibi olmak demek." Bence uyku eğitimi kadar, beslenme kadar hayati bir mesele bu. Önemli olan eğitim felsefesi ve öğretmen kalitesi, gelişebilmek için. Ancak hala günümüzde kapıda tek sıra olup kravat, ceket, saç baş, ayakkabı kontrolü yapılıyorsa Nasa'dan adam getirsek de bir şey olmaz" diye düşünüyorum çoğu zaman.

Eğitim ciddi bir iştir ve eğitimde feda edilecek fert yoktur. (M.K. Atatürk)

Gelin görün ki üstün zekalısı, üstün yeteneklisi, normali, engellisi, otizmlisi, analısı, babalısı, kimsesizi heba olup gidiyor bu eğitim programı çöplüğünde!

...ve yavaş yavaş, çok değil yakında, sıra bizim çocuklarımıza geliyor olacak ne yazık ki.

Umutsuz muyum, bilmiyorum ama bunlar benim kişisel görüşlerim. Peki siz ne düşünüyorsunuz, sizce ne olmalı, ne yapmalı? Yoksa topluca Finlandiya'ya mı kaçmalı?

Hadi anlatın, yazın, paylaşın. :)

Videonun orjinali burada, Türkçesini ise buradan izleyebilirsiniz.


11 Ekim 2010 Pazartesi

Yürümek, diş çıkarmak, konuşmayı öğrenmek, kendini tam ve doğru ifade etmek, anneyle babayla sürekli oyun oynayabilmek, heryeri kurcalamak, keşfetmek ... Hepsi birden iç içe olunca ne zor, ne ağır, ne kadar çok enerji isteyen birşey.

Bir de annenin istekleri binince: yemek tabağındakileri bitirmek, zamanında uyumak, onlar cıssssslarla başa çıkmak... Bir bebek için çok değil mi düşününce...

Çok şey istiyoruz çocuklardan...
Haksızlık ediyoruz.

Bence, Aylince...

31 Ağustos 2010 Salı

Ata ile ilk yüzme denememiz


  • Bebeklerin 9. aydan sonra kaybolan dalgıç refleksi nedeniyle ne yapmam gerektiğini epey düşünmüştüm. Olası bir suya batma veya suya kafasını daldırmayı istediğinde bu refleks devreye girer mi girmez mi diye endişelendim hafiften.

    Sonra gerçekten doğrunun ne olduğunu hatırladım. Doğru ve doğal olan şey bizim araç gerece gereksinim duymaksızın yüzme yeteneğimizin olduğuydu. Ata ' da buna sahip olduğuna göre evhamlanmama gerek yoktu. Yani swim guard olmadan yada kolluk, simit vb olmadan suda keyifli vakit geçirebilirdik. Hepimiz ikna olmuştuk bu düşünceyle...

    Bundan 7 sene önce o zamanlar 8 aylık olan kuzenim Ebru ile denize gitmiştik. Tatilde bebek hemşiresi bir tanıdığımız da vardı. Ebru'yu denize hiçbir alet edevat olmadan alıştırmıştı. Zaten yüzme refleksleri tamdı bizim cici kızın. Oradan da cesaret aldım ve dooooğru denize ilerledik.Dünyaca ünlü ILICA plajıa yani...



Ancak otelin plajı hayallerimizi suya düşürdü. Sahilde minik taşlar ayağına batıp rahatsız etmesi üzücüydü. Direk denize daldık zaten ama bu sefer denize girme adabı ve seramonisinden geri kalıyorduk. Bir de o kadar rüzgar ve dalga vardı ki ilk gün, kısacası Ilıca uçuyordu.

Ne yapsak diye düşünürken boş bir havuz ilindi gözümüze. Yetkililer deniz suyu kullanılan bir havuz olduğunu söylediler. İnceledik ve gördük ki buraya rahatça girebiliriz, çünkü sürekli denizden su çekiliyor ve bırakılıyor.

Ata burayı çok sevdi,boynumuza kadar gelen su ılık ve çok hoştu doğrusu.Hafifçe kollarından tutarak suya yatırdım yüzüstü ve doğal olarak o da kendini suya bıraktı. (Buradan çıkarılacak önemli not Ata' nın ellerini tutan annesine güven duyuyor olduğudur, öhö öhö :P )

Derken günler bu şekilde ilerledi. Tabi doktorumuzun hatırlatmaları hep aklımızdaydı.
-30 faktörden sonra gelen koruma faktörlerinin pek bir esprisi yok.Hepsi aynı gibi, üstelik daha fazla katkı maddesi var. En iyisi 30 faktör alın.
-Denize girin, deniz suyu ile haşır neşir olun, havuz YOK!

Ama deniz havuzu var... Telefonla durumu ve sistemi anlattık, dikkatli olmamızı söyledi ve izni kopardık tabi. Sık sık buraya girince diğer bebekli aileler de gelmeye başladılar :) Pek bir şenlendi ortalık o zaman. Yeni arkadaşlarıyla daha çok eğlendiğini görmek güzeldi.

Tatilde dolu dolu el yardımı ile yüzdü Ata'cık.Bunu başaraildiğine göre sıra devamlıklık sağlamada. Yani sık sık ona bunu tekrar ettirmek gerekli ki unutmasın, daha sonra ürkmesin, ondan sonra da daha rahat yüzebilsin.

Kısaca tüyolarım şöyle:
-Güneşe çıkmadan önce kremlenmiş bir cilt ile tutmak daha iyi oluyor, eliniz kaymaz.
-Mayo çok şeker duruyor, hazır bezler bence çok itici.
-Saat 9 çok iyi oluyor ve tabi 5-6 civarı. Su sabah temiz akşam ise ılık oluyor.
-İlk gün 10 dakika, 2. gün 15 dakika... gibi ilerleyebilirsiniz. En fazla ama en fazla 30 dakika kalabilir suda.
-30 faktörlü ya da içinize sinmesini isterseniz 50 koruma faktörlüleri tercih edebilirsiniz.
-Ellerini ağzına götürmemesine özen göstermeniz, aynı zamanda su yutmamasına dikkat etmeniz sağlığı için koruyucu tedbirler olarak aklınızda kalsın.



Tatilden sonra ise uygun ortamlarda ara ara yüzmeyi hatırlatmak pekiştirici oalbilir ama İstanbul'da deniz suyundan havuz fikri bile pek caip gelmiyor kulağıma ...

Alternatifleri iyice bir düşünmek gerek...