çalışan anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalışan anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

29 Nisan 2011 Cuma

Formülasyon



Bugün tam 16 gün olmuş, ben hasta olup yataklara düşeli. İlk günden bu yana eşim, Ata' yı emanet ettiğimiz Ayşe Hanım, kayınvalidem, yardımcımız Gülbeyaz hanım (15 günde 1 gelir) ve İzmir' den gelen annem yanımdalar. Ata' nın bakımı, ev işleri, yemek ve ev işlerini bölüştüler.

İlk günlerde öyle bitkin ve halsizdim ki; neyin ne olduğunu anlamadım. Zaman geçip etrafı daha iyi algılamaya başlayınca bir farkettim ki,bölüştükleri işin hepsini ben yapıyordum zaten :)))

Tabi bunu ne zaman farkettim; sorunlar yaşanmaya başlayınca.

Bir baktım Ata sürekli mızırdanıyor. Yemekler yapılıyor ama Ata düşünülerek değil. Ev toparlanıyor ama herşeyin yeri değişiyor. Akşam 8 dedin mi uyuyan Ata 10'lara 11'lere kadar ayakta...

Gülbeyazın 15 günde bir gelip evin temizlenmesine yardım etmesi ve ben okuldayken Ayşe Hanım' ın Ata'ya gelip bakması dışında, bütün bu işleri ben tıkır tıkır yapıyordum. Yardımcı olanlar da haklılar, bu onların düzeni değil. Ssadece eşlik etmeye çalışıyorlar. Ata' yı üzmek, dahafazla üzülmesine izin vermek istemiyorlar. Haklılar işte ...

Ancak kendi kendime bunu düşünmeden edemiyorum; ben bunların hepsini tek başıma yapıyordum. Çalışmadan önce Ata'ya bakan birileri yada ev işlerine yardımcı olan birileri de yoktu. Eminim hasta olan pek çoğunuz bu anlattıklarımı yaşadınız. Eminim her anne evinin işini, çocuğunu, mesleğini vesaireyi tek başına sağlam kotarabiliyor. Eminim...

Vay be!

Öyleyse durumu şöyle formulüze edelim. Mesela ben kendi formülümü yazayım. Eşittirin sol tarafındaki aslında ne kadar kişilik işi idare edebiliyor, kaç kişilik orkestra şefi... O anlamda kullanılmıştır.

Aylin Anne=Annanne+babanne+baba+Gülbeyaz Hanım+Ayşe Hanım

Süper!

Bu denklem bana acayip gaz verdi. Şimdi ayaklanayım da oğlumu kucaklayayım hemen.

:)

Çekilişe katılmayı unutmayın.

4 Şubat 2011 Cuma

İki yaş sendromu değil,Anne işe gitme sendromuymuş meğer

Annemin beni annanneme bırakıp veda edierek arkadasını döndüğü anlar geliyor aklıma.

Okula gidiyordu, tıpkı benim gittiğim gibi. Öğretmendi, tıpkı benim de öğretmen olduğum gibi.

Ama ben bunu hep çok ağır ve acı bir şey olarak anlıyordum. Annelerin çocuklarını evde bırakıp gittikleri yerdi benim için okul. Öğretmenlikte bunun gibi garip bir şeydi işte... Evde çocukları olan annelerin başka çocuklara bir şeyler öğretmesiydi mesela.

Hatırlıyorum,

Vedalaştıktan sonra sokağın sonunda kayboluncaya kadar sessizce izlerdim gidişini. Adımlarındaydı hep gözüm. Düşünüyorum da, belki her adımda bir umut vardı benim için. Belki geri döner diye...

Tık tık tık tık tık tık tık... İlerlerdi ve giderdi.

Annelerin çocuklarını evde bırakıp gittikleri yerdi okul. İşte hergün oraya giderdi. Para kazanmak, iş, meslek, kariyer... anlamadığım ve anlamak istemeyeceğim şeylerdi haliyle. O yüzden kimse bunları anlatarak teselli etmeye çalışmazdı beni.

Oyuncaklarıma geri dönerdim. En çok bebeklerime sarılırdım sıkı sıkı.

Şimdi ben anneyim ve şimdi ben öğretmenim. Kendi bebeğime sıkı sıkı sarılıyorum şimdi. İlk 14 ay hep beraberdik, kucak kucağa, yanak yanağa. Sonra n'oldu, anne Ata'sını evde bırakıp okula gitti. İşi vardı, mesleği buydu, kariyer yapmıştı filan... Ata'nın anlamayacağı ve anlamak istemeeyceği şeyler bunlar. Adım gibi biliyorum. Acaba o da adımlarıma dikkat kesilip belki geri döner diye bekliyor mudur? Ben bunu çok merak ediyorum :(

...

Son haftalarda çok huzursuzdu, dişlere bağladım, iki yaş sendromu dedim, :( bu sendromu yaşadığımız için kendimi epey bir kötü hissettim. Ama son bir haftadır sömestr tatilindeyim, O huzursuz, huysuz, ağlayan, tepinen Ata'dan eser yok. Zerre kadar eser yok hem de.

Allahım ağlamak istiyorum.

Tek istediği "anne evde olsun, oyun oynasın, beraber zaman geçirelim"miş. Uzun uzun anlatmaya gerek yok durumu, anlarsınız beni...

İşe başlayınca ben ne yapacağım şimdi?

2 Şubat 2011 Çarşamba

Abartmayalım

Anne oldum, iyi hoş, ne güzel. Lohusalıktı, emzirmeydi, gazdı, kakaydı, katı gıda polemiği, yürüteç derdi, ilk adım heyecanı, diş sancıları derken bu günlere geldim.

Çalışmaya başlayacağım dönem tavan yapan endişelerim, çalışmaya geçince Ata' nın olgunlukla yaklaşması derken ardından gelen asabiyet... Üzülmekten bir hal oldum, kimseye çaktırmadım.

Dün gece,Ata ile hiç ayrılmadan oyun ve şaka ile geçen 48 saatin ardından analadım ki; o asabiyet 2 yaş krizi filan değilmiş. Yokluğuma sinir oluyormuş benim yavru kuşum. Aldı beni bir hüzün...

Yine çalışmaya başlayacağımi hay allah, ne olacak şeklinde düşünmeye başladım bu sefer. Eee, bitmedi. Ev işleri, yemek, iş, okul... ne olacak, aman tanrım diye kendimi yemeyi askıya almam lazımı ekledim yanına. Çift taraflı baskı yaparken kendime, biraz rahatlamak için televizyonu açtım. Travel & Living' te +8 isimli programa denk geldim açar açmaz. 6 çocukla birlikte yaşamaktan söz ediyorlardı. Tam 6 çocuk...



Yaşadığım şeylerin sorun olmadığını hatta büyük bir hediye olduğunu bir kez daha farkettim. Şikayet yok kızım Aylin, bak kadın 6 çocuğa birden bakıyor dedim kendime hayıflanarak.

Büyüüüük bir huzurla oğluşumun yanına yattım uyudum.

Öğlen bilgisayar başına oturma fırsatı bulunca DEfne Joy' un acılı haberini aldım.

Zaten dün Home/ Yuva' yı izlemiş, ne kadar boş ve gereksiz şeyi dert ettiğimizi ve hala daha mutlu olmadığımızı düşünmüştüm.

Hepsi üst üste gelince "herşeyi abarttığımıza" dair düşüncem netleşti. Biz şehirde yaşayan, ço kokumuş, çok bilmiş anneler abartıyoruz.

Uykusuzluğu da, tek çocuğa bakmayı da, ateşi de, mikrobu da, oyuncağı da, emzirmeyi de, bebeğin gelişimini de...

Ya hayat nasıl da süprizlerle dolu...!

Ne malum yarına çıkılacağı???

Abartmayın!

Sevin, koklayın, mıncıklayın diyor Acalya her seferinde. Ne olur memede uyusa? Annesinin kokusuna doya doya büyüse? Ne olur anne-baba bir arada uyusa o minicik yavru? Nedir o sıkı kurallar listesi öyle?

Abartmayalım!

Peaaahhh!!! Emzirerek uyutmayınmışmış, aman kucağa alışmasınmış, ayrı odada uyusunmuşmuş!!!

Atın bunları bir kenara.

Şunu düşünün: Şunu düşünelim: ne olacak Defne' nin yavrusuna?

Peki ya yarın neler gelecek sizin başınıza???

Düşünün...

Haksız mıyım ?

27 Ocak 2011 Perşembe

Anneliğin davranış notları ve yarın ki karne heyecanı

Bir önceki gün tam 5 tane post yayinlayip dün bir harf bile yazamamistim. Çünkü karne kosturmacasi, calışma kağıtlarının hazırlanması evdeki ayrı telaş beni uzak tutmaya yetti de arttı bile :))

Koş Aylin koş.

Gecen gün okulumuzun pek kokos ogretmenlerinden biri: "Aylin Hanim acayip zayıfladınız. Merak ediyorum formulunuz nedir. Acaba normal mıdır böyle cabucak incelmek, sormadan edemeyeceğim" diye uzuuuun bir soru yöneltti. Kendisine "koştuğumu" soyledim. "Sahilde mi" demesin mı? "Nerdeeeee, evde Ata' nin pesinde... okula yetişmek için.... Okulda cocukların pesinde...sonra aksam olunca eve yetişmek için koşuyorum. Saka değil, hani Postacilarin yarışmaları olurdu; sırtında çantaları seri adımlarla igiderlerdi. Hah! İste aynen öyle. Aylin koşuyor. Hergün en az 2 km koşuyorum yahu! Göbek mı kalır! Basen kalça ivir zivir hepsi tarih oldu buralarda. Neden? Hayata yetişeyim, aman her haltı duzgunce yapayım derken inceliyor iste insan. Son günlerde askimla bulusarak el ele, soğuktan totoskamiz dona dona eve geliyoruz ama iyi oluyor. Bu çılgın kosturmanin icinde nefes alıyor. Her aksam o 1 km. bizim... Güya bizim :))) Biraz okuldan biraz işlerden sonra tabi ki hemmmenn Ata. Eve gidene kadar ondan başka hiçbir seyin bahsi geçmiyor. İyi ki de öyle oluyor. Çok şükür.

Yaaaa bu arada kiloda takıldım kaldım ama zerre kadar umrunda değil. 62 kiloyum,ona da inanamıyorlar. "Rejimsiz 17 kilo nasıl gider" dedi İngilizceci. Siz de koşun, aksam olunca ağzınız açık uyuyakalmazsaniz, sonracigima iğne ipliğe donmezseniz gelin bana hesabını sorun "dedim. Daha ne diyeyim, azmedin siz de zayıflayın kardesim :))))

Bu arada emziriyorum ben. 17. Ayı doldurmak uzereyiz ve emiyorbenim küçük Ata'm. O bırakana kadar devam... :) hamileyken kendimi en çok motive ettigim şey emzirmeydi. "Normal mı sezaryen mi" paradoksuna takilmadan; "ben emzirecegim,babane" diyordum. Çok kilo aldın diyene de; "emzirdikce bu yağlar süte dönüşecek, uzun süre emzirecegim bakın görün" diyordum. Annem hala hayret ediyor. En fazla 5 ay emzirebilmis. Genetik diyenlere kapak olsun 17 ay. Kiloya da alakası yok. Hepsi annenin beynini nasıl kodladigina bağlı. "Sutum kesildi" diyenlerle durumu incelediğimizde annenin stresten, yorgunluktan, üzüntüden veya bir sekilde bilinç dısı dahi olsa emzirmekten yorulmasından dolayı kesildiğini çok gördük.

Amma cadiymisim, helal olsun bana . Ata nin doğduğu günden beri uykuduzum ben :))) birgun uzun uzun anlatırım basıma gelenleri... Onlara
rağmen sutum kesilmedi, inatla emzirdim. Belki de herseye karsı dayanıklı olabilmek için emzirmeye çalıştım. Bilemiyorum... Ama tek bildigim Ata 2 yasına kadar oral donemi yasayacak ve bu donemde onu emzirmek boynumun borcudur, annelik görevimdir.

Emzirenlerle de emzirmeyenlerle de ilgilenmiyorum uzun süredir. Çünkü isteyen çatır çatır emziriyor ya da şutum kesilmesin diye 40.000 takla atıyor. Gerisi tssssssss.....

Neyse, isteyen istediğini yapsın, Aylin gidip karnelere cici süsler yapsın, yarın ki yörene konuşma hazırlasın...

Koş Aylin koş!


Kalın saglicakla :)

17 Ocak 2011 Pazartesi

Yorgun anne modeli

Keske günler 30 saat olsa... Yapamıyorlar mı? O zaman benden. Bir tane daha rica edeceğim. Zira su an, tennefuste çay içip lak lak ediyoyorum arkadaşlarımla güya ama aklım mutfakta, yarına ne pişireceğim derdinde. Utulenecekleri yerine koyamamistimcikarken, bir de lavabonun icinde kalan merdane kafamın icinde dönüp duruyor.

Biraz daha zamanım olabilseydi su an kafamı kemiren isleri tamamlayıp manikure gidebilirsin mesela ama nerdeeee, başka bahara. Zaten bu tempoda gidersem Mayis i bulur manikur randevum, yalan değil. Gecmisi ozlume tantanasına girmeyeceğim alakası yok. Ben daha iyi bir sekilde zaman yönetimi becerisine sahip bir anne olmak istiyorum, o kadar.

Böylelikle belki daha iyi uyuyan ve bakımlı güzel bir anne olurum diye umit ediyorum :)

Hafta sonu çok hareketliydik smlayacaginiz. Ondan böyle yorgunun, ayrıntılar bir sonraki postta...

8 Ocak 2011 Cumartesi

Süper Anne Olmak (?) ve Hojgeldin 2 yaj sendromu



Sanki bugün farklı mıydı? dersem yalan olur. Evet farklıydı, hem de küçük ama çok önemli bir fark vardı.

Bu sabah faranjiti tavan yapmış, saçı başı dağılmış, ateşi çıkmış, pelte gibi olmuş bir anne olarak uyandım. "Ne yapacağım acaba" derken Ata uyandı. Emme, sabah kıkırdaşmaları derken, sürünerek elimi yüzümü zor yıkadım. Son enerjimle mutfağa ilerledim ki, kocacığım sağ olsun, kahvaltıyı çoktan hazırlamış :) Ne dua ettim ama...

Sabah kahvaltımız, müziğimiz derken iyice ağırlaştım. Bir de baktım uyumuşum ve evde kimse yok. 1 saat kadar sessizliği üzerime örtüp dinlendim ki bu bana ilaçtan öte fayda etti.Ata'cığım gelip sabah uykusuna yatınca ev işlerini bir çırpıda hallettiğim için pek mutlu oldum. Kendime baskı yapmayıp "amaaaaaaan salla kızım Aylin, olduğu kadar" deyince epey gevşedim ve mutlu mesut bahtiyar bir şekilde güne devam ettim.

Sonra Ata'cığımla pili bitene kadar oynadık. Bir ara babasıyla sahile inip koşturup tepiştiler. Oh! ne kadar sinir stresi varsa gitti kuzumun.

İşte bugünün en büyük farkı buydu; Ata acayip huzurluydu. Biliyordu işte bir şekilde "anne burada", "anne abece'ye gitmeyecek", "anne ile akşama kadar oyun oynayacak, şakalaşacak". Saatleri bilmiyor, günleri bilmiyor ama bir şekilde hissediyor işte günün nasıl geçeceğini ve annenin nerede olacağını.

Çalışan her annenin çocuğunda oluyor böyle sinir stres zamanları belki de. Çalışma saatlerim değiştiğinden ve annannesiyle dedesi İzmir'e gittiğinden beri biraz asabiydik biz.

Harvey Karp'ın notlarını hatmettik. (Özge'ye bir kez daha teşekkürler.)

Sakin sakin konuşmadık mesela o asabiyken. Hafiften ben de yükselttim sesimi.
Anında ilgisini başka yöne çekmedik.
Sakinleşince başka şeylere yöneldik.
Bir şeye inat ettiğinde biz de inatlaşmadık, sessiz kaldık. İşi abartırsa tatlı sert yaptık kendimizi.
Bu "fast food" kuralı süper birşey. Yani çocuklar için acayip işe yarıyor. Şimdi örneğin, biz ağlansak sızlansak bir arkadaşımıza ve o bize "seni anlıyorum" demek yerine öğüt verse... Ne sinir değil mi? İşte yetişkinlerin en büyük hatası bu çocuklarına karşı. Öğretmenlerin de... Hemen ahkam, hemen öğüt yada hemen azar.

Hocamız Prof.Dr.Üstün Dökmen "Bir çocuk eline taş alıp cama yönelmek istese bile, cama taş atmak istiyorsun deyin" derdi. "Anlaşıldığını ve kendisine ayna tutulduğunu görünce gevşer ve daha da sakinleşir" derdi.Sadece sakinleşmek için idealdir diye anlatmıyorum. Herzaman herkeste işe yarayabilir. İşte bu davranış gerçeğinin fast food uyarlaması süper.

Geçenlerde Ata eline viledayı almış bir güzel yerleri paspas etmek istedi (bunları ayrıca anlatacağım, hergün bir temizlik badiresi var evde çünkü :) Baktım artık elini sürüyor, sürdüğü elini ağzına götürüyor, tatlı sert elinden almak istedim. Tamam, çok kötü bir girişim oldu Ata için ama genişlik de bir yere kadar. N'oldu??? Tabi ki çıldırdı. "Ata paspas yapmak istiyor", "Ata onu geri istiyor" dedikçe ağlama şiddeti azalıverdi. Sakinleşince arabasına yöneldik, oynamaya başladık ve onu kucaklayıp koklaya koklaya öptüm :)

Bir örnek de mutfaktan. Yemek yaparken bacağıma yapışarak kucağına almamı istedi, sonunda aldım. Bu sefer tencereye uzanıp yemeği karıştırmak isteyen küçük yamak tehlikeli bir şey yaptığını fark etti ama kendince taviz vermedi. Hemen oradan uzaklaşınca yırttı kendini. Oradan uzaklaşırken "Ata mama yapmak istiyor" diye diye çıktım mutfaktan. Ağladı ağladı ağladı... Sonra sakinleşti. Gidip aynaya dil çıkarıp mööööö deyince sıkı sıkı sarıldım ona yine.

Canım benim ya! :)

Kızmıyorum ona...

Annesini hep ama hep yanında istiyor, her çocuk gibi ve tabi ki her çocuk gibi yerden göğe kadar haklı. Hep onunla ilgilenilsin, oyun oynansın, dışarıda gezilsin, şakalaşılsın, gülüşülsün, kıkırdaşılsın... Bunu herkes ister. Niye Ata istemesin ki?

Yarı zamanlı çalıştığım halde yokluğum etkisini gösteriyor. Baba ile babanne ve aile dostlarımızla harika zaman geçiriyor ama akşam eve gelince soruyor hesabını! Neredeydin anne? Başlıyor mızırdanmaya, ağlamaya, sinirlenmeye.

Eee, ben de anneme yapardım aynısını o okuldan gelince. Hem insan candan sevdiklerine böyle ağlar sızlanır, öyle değil mi ya!

Abartmayayım, annesini istemek her çocuğun hakkıdır diyor bu upuzun yazıya bir son veriyorum :)))

26 Aralık 2010 Pazar

Çocuk da yaptık kariyer de ...

Footoğraf:Çağatay Atasağun

Düşündüm şöyle bir kendi kendime...Tabi zor gelir, doğumdan sonra tek başına bir sürü işe koşmak dedim içimden. Bebek bakımı başlı başına çok zor bir iş. Ev işi, yemek, ütü, çamaşır, temizlik vesaire bunları da üzerine ekleyince yeni doğum yapmış moderne annenin çıldırmaması içten değildir. Çünkü bu moderne anne ilkokulu bitirdikten sonra Anadolu Lisesi Sınavlarına hazırlanmıştır. Oyun çağında, o daha çocuk denerek, annesi tarafından mutfağa sokulmamış, ufak tefek sorumluluklarla geçiştirilmiştir mutfakla tanışma dönemi. Sonra da ÖSS'ye hazırlık dönemi var... ÖSS hazırlıkları ise orta sonra başalmış lise 3 e kadar devam etmiştir. En az 4 yıl yani. Üniversiteyi kazanınca ise vize ve finallerin derdinde ömrünü yemiştir. Yaz tatilleri ise "amaaaan, tatil yapsın çocuklar, ne işi, ne evi, nasıl olsa büyüyünce yapacaklar" sözleriyle plaj voleybolları, turlar, tarihi yerlere geziler, pijama partileri, sinema-çarşı gezmeleriyle geçip gitmiştir".

Üniversite dönemindeki hayatına ise kadın dergilerindeki ışıltılı fotoğraflar, kuaför randevuları, bakım seansları, formda olmak için gidilen spor salonları, diyetler ve indirimdeki markalar, AVM gezmeler, sinema, parti ve tatiller ağırlığını koymuştur ; vize-final dönemleri hariç :)

Bekarlıkta kendi sorumluluğu ile yaşamını sürdürüp, evlenince gerçekten sorumluluk almaya başlamıştır günümüzün modern annesi.

Üniversitedeyken diline dolanan " çocukta yaparım kariyer de..." şarkısı o dönemlerde "kolay" gibi gözüne görünmüş, gün gelip doğurunca ve yalnız kalınca esas "olay" ortaya çıkmıştır.

Daha eline herhangi bir bebek almadan kendi bebeğine bakmak durumundadır, kariyer sahibi anne.

İşte ondan söyleniyor, mızmızlanıyor şimdiki anneler. Kızım okusun, büyük "adam(?)"olsun diyen anneler büyüttü bizi. İster okumuş, ister okuyamamış olsun, annelerimiz ağır ev işi, çocuk, iş ve hayat yükü altında ezildiği için bizler ezilmeyelim istediler. Sistem de kadını yalnız ama güçlü imaja büründürünce olan lohusalık dönemindeki "modern" anneye oldu.

Dadılar arandı, temizliğe yardımcı çağrıldı, babanneler "ben bakmam" dedi, annanneler "idare etti". Patron süt izni vermedi, direnince işten çıkardı, koca durumu anladı yada anlamadı ama cılız kaldı annenin beklediği ilginin karşısında yaptıkları-söyledikleri.Gündüz ev doldu taştı, gece anne bebeğiyle- kaderiyle başbaşaydı. Herkes karıştı, akıl verdi ama kimse "hadi ver bebeği bana çık biraz dolan gel" demedi doktora sahibi anneye. O kadın ki hayatında ilk defa 45 gün evde "hapisti".

Kimisi, "ben evlenemedim,o evlendi, ah bir de üstüne doğurmuş" diye kıskandı, yeni anne bu gerzekçe kıskançlığı anlayamadı. Bekar ve kariyerli kadınlarca dışlandı, arkadaşlarından uzaklaştı, evde pijaması üniforma, terliği yaveri oldu çıktı.

Dizisi gaz çıkarma, filmi reflü oldu. Rüya görmek kısa film izlemek gibiydi, hiçbir şey anlamadan kalkılan...

Modern anne bebeğini büyüttü, ne garip,salonu doldu taştı >"oynamaya geldik" diyenlerle. Kendine güven geldi, algısı değişti, hayatı daha başka yaşar oldu, vesaire.

İşine döndü, bebeğiyle aynı anda büyütürüm sandığı kariyerine...


25 Aralık 2010 Cumartesi

Kendini ihmal eden anne modeli

Kendimi ihmal ediyorum dedim az önce. Cuma günü demek haftanın yorgunluğunun çökmesi ve Ata' nın uyku saatinden önce yerlerde sürünmeye başlamam demek. Bugün de öyle oldu. Yemeği yedikten sonra Ata'yla uykuya dalmışım. Of ya! Halbuki eşimle, anne-babamla çay içmek istiyordum ben. Bir uyandım saat 01:00! Geçmiş olsun herkes uyumuş.

Allahtan annem var.Masa toplanmış, mutfak pırıl pırıl...Ya o olmasa ben ne yaparım? Kısa bir süre sonra gidecek, esas ben o zaman ne yapacağım? ........Ne olacak, her işi yine ben yapacağım. Bu tatlı rehavet bitecek.

07:00 gibi kalkıp,Ata'yı emzireceğim.Koşarak kahvaltıyı hazırlayacağım.Bir yandan Ata'yı doyurup bir yandan ağzıma bir şeyler atacağım. Koşarak giyineceğim, vaktim varsa allık ruj süreceğim.9'da dersim başlıyor. 15:00 e kadar okulda gümbür gümbür geçecek zaman. Evdeki eksiklere göre alış verişi tamamlayıp koşarak eve geleceğim. Ata üzerime atlayıp "mi mi" isteyecek. Elimi yüzümü zar zor yıkayıp bebeğimle hasret gireceğim.O rahatladığında ve izin vermek isterse mutfağa geçip yemek hazırlayıp, evi şöyle bir toparlayıp, çamaşırları halledip, Ata ile oynayacağım yine.Akşam yemeği hazırlıkları, akşam yemeği, Ata ile oyun, masayı toplama derdiyle birlikte uyku saati gelecek.Ata'yı uyutacağım. Belki kendimi de... Uyumazsam ne iyi! Yarının yemeğini hazırlayıp, mutfağı parlatıp, eve çeki düzen verip, bilgisayar başına oturacağım. Okul için gerekli çalışmalarımı hazırlayıp maillerimi okuyacağım. Sonra biraz yazı derken...uykum gelecek ve sürünerek gideceğim uykuya.Gece 00:30 gibi...

Nerede kaldı bir akşam sohbeti, film izleme keyfi, kuaför, saç, baş, makyaj??? Soruyorum kendime ister istemez. Şimdi annem varken bile vaktim yok bunlara. Olmalı mı?Zaman yaratmalı mıyım? Evet. Kendim için evet. Artık yapsam iyi olur. Çünkü kendime bakınca herkese çok çok daha iyi bakıyorum.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Çalışan Anneler ve Çalışan Annelere Yönelik Ayrımcılık

Annemleyim aylardır. Kafam rahat, Ata'ya ilgi alaka ve bakım son derece güzel. Emekli öğretmen oluşu nedeniyle herşeye daha pedagojik yaklaşması, titizliği, şefkati...Herşeyiyle 4-4'lük biri o. Yani benim annem :)

O çalışan bir anneydi ve mobbingin alasını yaşadı, öğretmenlik yıllarında. Ezici çoğunlukla kadınların elinde olan öğretmenlik mesleğini idare eden erkek yöneticiler anneme, arkadaşlarına neler etti neler. Bebeği mi varmış? Çocuğu evde ateşlenmiş yalnız mı yatıyormuş? Hiç önemsenmedi çoğu.

Yıllar geçti, şimdi kamu çalışanlarının hakları biraz daha iyileşti.Ama özel sektörde çalışan annelerle kıyaslayınca aradaki fark tam bir uçurum.

Kadınlar dekolte giyinmediği için,
Kilolu olduğu için,
Hamile kaldığı için,
Doğumu yaklaştığı için,
Doğum sonrası ücretsiz izin kullanmak istediği için,
Süt iznini kullandırmamak için işten atılıyor.

Yalan mı?

Yok mu böyle davalar mahkemelerde?

Yada çalışsa da burnundan getirmiyorlar mı çalışan annelerin?

Bugün Hürriyet yazarlarından Yonca Tokbaş' ın köşe yazısına göz gezdirirken gördüm.

Dokuz Eylül Üniversitesi işletme bölümü master öğrencisi Şebnem Seçer' in Çalışan Anneler ve Çalışan Annelere Yönelik Ayrımcılık isimli kitabı yayındaymış. İnternette de satışa çıkmış buradan satın alabilirsiniz.

Kitap kapağı

Kendisi çalışması hakkında şunları kaleme almış:

"Annelik ve anne olmak en eski çağlardan beri kadının temel rollerinden biri olarak görülmüş ve kadın için doğal bir süreç olarak değerlendirilmiştir. Diğer yandan, toplumsal gelişme sürecinde kadının çalışma yaşamına giderek artan oranda katılımının gerçekleşmesi sayesinde, hem çalışan bir birey hem de anne olmaları açısından farklı özelliklere sahip bir çalışan grubu olan “çalışan anneler” çalışma yaşamında daha görünür bir nitelik kazanmıştır. Çalışan annelerin çalışma yaşamındaki ağırlığı arttıkça, kendilerine özgü sorunların da gündeme gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu sorunlar arasında, çalışan kadının da zaman zaman yaşadığı ayrımcılık olgusunun, çalışan anne olmakla ilişkili görünümü önem arz etmeye başlamıştır.

Çalışan annelerin ve çalışan annelere yönelik ayrımcılığın konu edildiği bu eserde, kendine özgü karakteristiklere sahip bu farklı çalışan grubunun çalışma yaşamındaki genel profili ortaya konulmaya çalışılmış ve kadının doğrudan anne olmak nedeniyle maruz kaldığı ayrımcılığın niteliği ile çalışan annenin bu ayrımcılığa verdiği tepki değerlendirilmiştir. Böylelikle özellikle ülkemiz literatüründe oldukça ihmal edilmiş olan çalışan annelere, onların çalışma koşullarına ve yaşadıkları sorunlara yönelik akademik ilginin de arttırılması amaçlanmıştır.

Uzun bir araştırma sürecinden geçerek oluşan bu eserde çalışan anne olmanın olumlu ve olumsuz bütün yönleri değerlendirilmeye çalışılmış olmakla birlikte, kalan eksik yanların bundan sonraki çalışmalara esin kaynağı olabilmesi umulmaktadır. Konuyla ilgilenenlere ve bütün çalışan annelere yeni bir bakış açısı sunabilmesi dileğiyle…."

H. Şebnem SEÇER


Umarım bu kitap akedemisyenlerin, meclistekilerin, bürokrat ve yöneticilerin de oldukça ilgisini çeker.

Okunacaklar listesine alıyorum ve size de tavsiye ediyorum.

Sevgiler

17 Aralık 2010 Cuma

En iyi lazımlık hangisi?

Piyasa araştırmalarına başladım. Şimdilerde biliyorsunuz 2. Ekolojik Günler Fulya Kültür Merkezi'nde devam ediyor. Ve bizim firmamız Atasagun Film Yapım ve Babylife da katılmıcı olarak fuarda yer alıyorular. Mutlaka ziyaret edin derim.

Artık çalışan anne olduğum için ve çalışma saatlerime denk geldiği için ben gidemedim. Ancak yarın ve pazar günü mutlaka ziyaret etmeyi düşünüyorum. Çünküüüüü "organik lazımlık" bulmuş eşim :) EVET, lazımlığın da organiği var :))) Çok şeker.

Firmanın sahibi Çağatay' ın çok sevdiği bir arkadaşı ve harikulade ürünleri var. Kendi kızlarıyla çıktıkları ebeveynlik yolculuğuna green Goods markasıyla devam etmişler. Aklıam yatan ilk şey ürünlerinin toksik içerikli olmaması ve el yapımı olması. Tıkalyın, ziyaret edin, ihtiyaçlarınız varsa alın derim. Zira ben organik lazımlığı bulmuşken kaçırmayacağım ve gerekli diğer malzemelerimi de buradan alacağım.

Organik lazımlıkların 3 renk seçeneği var.

Ürünün hakkında bilgi ise aynen şöyle:
<blockquote>atık bitki malzemelerinden elde edilmiş, evinizde yıllarca kullanıldıktan sonra toprağa gömerseniz biyolojik olarak hızla yok olabilecek bir lazımlık... 2009 yılında Mother&Baby Gümüş Ödülü alan Becopotty, ergonomik tasarımıyla hem rahat hem de kullanışlı. Sırt kısmının yükseltisi denge sağlarken, ön tarafındaki koruma yükseltisi de etrafa sıçramaları engelliyor, böylece tuvalet alışkanlığı konforla ve hijyenik bir biçimde sürdürülebiliyor. En önemlisi bu lazımlık hem bebeğiniz hem de çevre için çok uygun... Becopotty lazımlık hayatına tarım artığı olan bambu artığı ve pirinç kabuğu olarak başlıyor.Becothings bu artıkları toplayarak toz haline getiriyor.Biyolojik olarak yok olabilen bir reçine ile karıştırıyor ve kalıpta bekleterek Becopotty lazımlığı yaratıyor. Becopotty Lazımlıkla ilgili küçük birkaç fikir... Çocuğunuzun tuvalet terbiyesi sona erdiğinde lazımlığı bahçenize gömebilirsiniz. Küçük bir ipucu vermek gerekirse; gömmeden önce lazımlığın altında birkaç küçük delik açarsanız nemin içeri girmesini kolaylaştırmış olursunuz.Becopotty tamamen dibe battığında biraz tohum biraz da su ekleyerek tohumlarınızın çiçeğe dönüşmesini izleyin. Birkaç sene boyunca lazımlık toprağa karışacağından hem çiçeklerinizi besleyecek hem de doğaya katkıda bulunacak.

Bir de fiyatı bana çok makul geldi, şu an indirimde: 30.25 TL

Ohh, bu işi de tamamladım. Artık rahat rahat çayımı içe bilirim.

Haydi kalın sağlıcakla :)

Not: ÇEKİLİŞE KATILMAYI İHMAL ETMEYİN :)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Ben artık çalışan bir anneyim


Bkz: çalışan anne olmak...


Çalışmak ne kadar zor ve dertli gibi görünsede anlaşılan o ki annenin evde kaldığı süre boyunca farkında olarak veya olmayarak yaşadığı depresif ruh halindne sıyrılmasını kolaylaştırıyor. Bu sefer farklı soru ve sorunlar devreye giriyor. Bebeğe kim bakacak, adam gibi bakacak mı, uyudu mu, yedi mi, keyfi yerinde mi gibi sorular satürnün halkaları gibi annenin başının etrafında dönmeye başlıyor. Hele ki ilk gün çalışabilene aşk olsun bence.

İlk gün yazmak isteyip de zaman bulamadığım için biraz gecikti bu postum ama şu an anlatacak farklı şeylerim var benim.

İlk gün kapıdan çıkarken kendimi çok garip hissediyordum. Kapıyı kapattıktan sonra merdivenlerden inerken ayaklarımın aslında ilerlemediğini geri geri gidip dolandığını farkettim. Evet yolda ilerliyor gözükyordum ama benim içsel hareketim eve doğru geri geriydi. İlk 50 metrede bir kaç kilogram gözyaşı döktüm. Sonra trafikte olmanın şaşkınlığıyla durdu gözyaşlarım.

İşte, hayatta kalma mücadelem başlamış ve orman kanunlarıyla yaşanan bu koca şehrin keşmekeşinde aklım oğlumda ama bir yandan da "aman bir terslik olmasın" vaziyetinde yol almaya gayret ediyordum.

Ayrılırken abartmamıştım, önce biraz emzirip sonra kocaman öpüp, ne yapacağımı ve ne diyeceğimi anlatıp babacığına emanet etmiştim. Aslında önce allaha sonra babacığına emanet ettim demeli ve dürüst olmalıyım. Canından çok sevdiği oğluşuna gözü gibi bakacağını bildiğim halde bin tane kaygıyla ve bildiğim bir iki duayla kalbim güm güm çarparak çıkmıştım evden.

Ruhum önce merdivenlerde sonra balkonun önünde kalrırım kenarında kalmıştı ona el sallarken.

İşe vardıktan 3-4 saat sonra bedenime geri döndü.

Bir ara çay içerken elimde telefonum fotoğraflarına bakarken buldum kendimi. Etradımda onlarca kadın vardı ve sanırım çok belliydi Ata'ya baktığım, hepsinde buruk bir tebessüm bana bakıyorlardı :))) Kadınlardan oluşmuş bir klanın içinde yer alıyorum ve anlaşılmak çok kolay oluyor, e çünkü hepsi doğurmuş nerdeyse :)

3-4 saat sonra kendime geldim dedim ya! Öyle bir geldim ki size anlatamam.

Öğnrecilerimin bilgi fişlerini inceleyip notlarımı alırken bir tanesinin ailesinin olmadığını ve devletin sahip çıktığını farkettim. İlk tokatla epey bir ayıldım sanırım. O an ne Ata'dan ayrı olmanın acısı kaldı ne de hüzünlü ruh halim. Küt diye ayıldım!!! Ben ki sokağın başındaki evimden sokağın sonundaki okulumda 5-6 saat kalıp ona kavuşacaktım. Evladım emin ellerdeydi, babasıyla keyfi yerindeydi, şimdi annesini hiç görmemiş bir evladın öğretmeni olduğumu öğrenince çalışan annelerin %99' undan farklı bir yerde olduğumu o an anladım.

Artık ben "öğretmen anneydim" kendimce, gözlerim doldu, doldu, doldu ve hafiften acemice bir tavırla sınıfa girdim. Son saatlerdi...Tek tek ödev veriyordum, çalışma kağıtları ve veli mektuplarını hazırlayıp neyi nasıl yapacaklarını tarif etmeye başladım.

En sonunda yanımda oturan esmer güzeli oğluma dönüp veli mektubumu uzattığımda yüzyılın sorusunu ve yanıtını alacaktım kendimce.

-Annen okuma yazma biliyor değil mi? Bu mektubu okusun tamam mı canım?
-Öğretmenim benim annem yok ki...

İşte benim bittiğim an ve yüzyılın yanıtı...

Bunu söylerken gözlerindeki manayı, halindeki sakinliği, duruşundaki masumiyeti size anlatamam bu küçük adamın. Gözlerimin içine bakmış ve ödev kağıdını katlamaya, çantasını hazırlamaya başlamıştı. Ben ise ne diyeceğimi bilemeyerek, boğazı düğüm düğüm olmuş biçare halimle sadece "özür dilerim" diyebildim fısıldayarak. Donmuş kalmıştım! Nasıl olur, nasıl böyle bir pot kırarım diye kudururken güya çaktırmadan bilgi fişlerini alt üst ettim. Öğrencim yeni başaldığı için bilgi fişi boştu ve gerekli kısımları doldurmak bana kalmıştı. Ona da devlet sahip çıkmış, büyütmeye çalışıyordu.

Devlet kimdi peki, okul müdürü, diğer ilgili öğretmen ve müdürler,sınıf öğretmeni yani benfilan falan.

Kafamın içini dümdüz eden bu olaydan sonra sıra eve dönüşteydi. Vedalaştıktan sonra yolda yürürken delicesine bir gayret değil bu sefer aklı okuldakilerde kalmış, kalbi evdeki bebeği için atan bir durgunlukla hareket ediyordum.

Bugün ise daha farklıydı herşey.Yıllardır tanışıyor gibiydik. Epey neşeli geçen bir günün ardından birlikte ayrıldık okuldan. Onlar gülümseyerek çıktı sınıftan koşar adımlarla, bense ağır adımlarla... Üzerimde öğretmen ve anne olmanın verdiği garip bir ağırlıkla koşarak değil, kendimden ve yaşadığımız sevgimizden çok emin bir şekilde yürüdüm Ata'cığıma doğru.



Evdekilere olup biteni anlatırken en özlü sözler teyzemden geldi.

R. Teyzemin sözleri ise şöyledi hala daha içimde çınlayan:

"Hayat boyu aynı anda farklı yerlerde farklı görevlerimiz olacak güzel kızım. Seninkisi çok zor ama güzel bir görev.Annelik sadece doğurmak değil, aynı zamanda çabalayarak büyütmek göreceksin.Yeni evlatlarına iyi bak e mi yavrucum? ..."

"Peki teyzeciğim, elimden geldiğince, gücümün yettiğince"... diyebildim cılız bir sesle... Kendime güvenmediğimden değil, yaşadığım şeyin tam olarak adını koyamamkla gelen sessizliğin verdiği garip şeyin halet-, ruhiyesiyle.

Eve gelince onları, okula gidince Ata'mı düşünerek geçecek zaman.

Anne olmak hakikaten kolay değilmiş, anlaşıldı.

31 Ekim 2010 Pazar

Yazacak çok şey var ama vakit yok işte!

Bu aralar emzirme, uyku, beslenme, oyun yerine çok daha zor dertlerle dolu kafam.

8 Kasım'da işe geri dönüyorum. Zihinsel engelli öğrencilerimle tanışacağım. ( zihinsel engelli ne demekse, esas engel bizde, onları anlayamadığımız için )

Yine kafam o ailelerin sonu gelmez üzüntüleriyle dolacak. Şimdi kafaya taktığım eften püften şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu bir daha göreceğim.

Sonra da buraya yazacağım.

Çocuklar ve insanlar ne büyük zorluklar yaşıyor bir görelim bakalım.

Sana söylüyorum gelinim, Aylin annem sen anla!

Hadi görüşürüz,

Ciao