İnsanın yaşadığı şey çok olunca yazacakları da bol oluyor. Son günlerde İzmir'de tatilde olduğumuz için epey plansız programsızız. Bu nedenle düzenli olarak yazamıyorum. Zaten tatillerde oturup düzenli olarak iş yapılmaz diye düşünüyorum. Kafaya estiği gibi yaşama özgürlüğünü bir nebze olsun bu zaman diliminde gerçekleştirmiyor muyuz?
Şu da var: düzenli olarak yemeye, içmeye, kitap okunmasına, resim yapmaya, parka gitmeye ve banyoya alışmış bir minik adamla yaşıyorsanız, evet, düzenli olarak iş yapmaya devam edersiniz.
Sabahları yine 6 da ayaktayız. Kahvaltıdan sonra dedesiyle oyun oynadığı için son derece mutlu. Oyun ki ne oyun... Dünyadan kopup ayrı bir boyuta geçiyor her ikisi de. Ben böyle candan yürekten oyun oynayan bir dede çok az gördüm. Oğlum Ata, çok şanslısın, kıymetini bil, diyorum sürekli. Akşam olunca parka gidip, evin bahçesinde keşfe çıkıyorlar. Bütün bunlar ayrı bir yazı konusu tabi :)
Kuzen Ebru ile oyun oynuyorlar, eğer dede yoksa. Ablasıyla oynarlarken öyle tatlı ki miniğim... Bugün ona "cannım" deyip gözlerini kısarak gülümsüyordu. Kelimeler kifayetsiz.
Annannesine koşarak sarılıp başını yaslıyor ya... mest oluyorum. Sonra yengesi ve dayısıyla her akşam yemeğinde kıkırdaşması apayrı bir mutluluk kaynağı. E, ben de bu sayede epey hafifledim anlayacağınız.
O mutluysa ben de mutluyum.
Ah! Tabi kantara çıkınca öyle değil. İzmir semalarına inerken 59 kilo olan bendeniz, annemin, kuzenlerimin, halamın ve bilumum akrabamın "ye, ye , ye" ısrarıyla 3 günde 1 kilo almışım. Bugün hemencecik kısa bir birifing verdim naçizane :P
Birileri bu çılgıncasına yiyen hanımlaraşeker ve işlenmiş karbonhidratların zararlarını yeniden hatırlatmalıydı. Hepsi zehir gibi biliyor neyin ne olduğunu aslında. Ancak uygulamada aksaklıklar var ne yazık ki.
Artık gece yarısı dondurma yenmiyor evde. Yemekten 2 saat sonra meyve yeniyor. Tam tahıllı ekmeğe geçildi. Börektir, çörektir... bebeler için hazırlanıyor.
Oh be!
Böyle sürsün bu sükunet ve de zihniyet. Yoksa hepimizin dalağı, ciğeri erken emekli olacak.
Bakalım haklı direnişim ne kadar sürecek ve ne kadar destek görecek?
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2011 Perşembe
Tweet
Mutlu ve Direnen Anne Olmak
Etiketler:
aile,
anne olmak,
izmir,
mutlu bebekler,
mutluluk,
sağlık
24 Temmuz 2011 Pazar
Tweet
Bıraktım
Geçenlerde anne bloglarını okurken ekoanne' nin son yazısında okuyunca şöyle bir durdum, bir daha okudum, sonra bir daha okudum. Anladığım halde yine okudum. Toz şeker gibi dağılmış olan beslenmemi adam edecek bir yazı olunca, hızımı alamadım, bir daha okudum. Ara ara açıp okuyorum hala daha...
Hatırlarsanız, yorgunluk, kas ağrısı, unutkanlık, depresyon gibi şikayetlerimin asıl nedeninin magnezyum, folik asit, b 12 eksikliği olduğunu yazmıştım. Bilgileri topladıkça daha iyi kavrıyorum niçin böyle olduğunu. Hamur işine yüklenen, sürekli ekmek, açma, börek ıvır zıvır yiyen ben, mineral ve vitamin rezervlerimi hızla tüketmiştim. Hafıza ve dikkat sorunlarımı da eklersem 2. aşamaya kadar gelmiş bir tüketimden bahsediyorum burada. Sürekli işlenmiş karbonhidrat tüketimi hızla tükenmesine sebep oluyorlardı.

Geçen hafta kaç tane doktora gittim, muayene oldum. Sorular sordum, yanıtlar aradım. Yahu bu doktorlar nasıl beslendiğimizi niçin sormaz,bilgi vermez anlatmaz, arayıp bulmak hep bize düşer. İnsan sağlığı 5 dakika ilgi ve muayene ücretine mi bağlı yani! Daha önce karar verdiğim gibi: uzman bir diyetisyene giderek bilgi alacağım. Başka seçenek kalmadı.
Neyse.
İşlenmiş karbonhidratları yazıyı okur okumaz attım hayatımdan. Sanki daha önce hiç bilmiyormuşum da yeni haberi olmuş biri gibi tepki vermem çok garip. Ama sanırım bilinçli olarak tekrara ve daha bilinçli bir bakışa ihtiyacım vardı. İyi oldu sevgili ekoanne sağol, varol, nurol. Kendisi dikkat etmeye başladığından beri -ki 2 çocuk annesidir- 7.5 kilo vermiş. Bravo doğrusu. Müthiş gaz verdi bana anlattıkları. Bakalım ben ne kadar kilo vereceğim?
2 gündür dikkat ediyorum. İşlenmiş karbonhidrat almayı bıraktım. Sabah, öğlen ve akşam 1 dilim ruşeymli ekmek dışında işlenmiş karbonhidrat denen zımbırtıdan uzak duruyorum. Magnezyum ve b12 için ruşeymli ekmek iyi bir kaynak aynı zamanda. Börek, çörek, pilav, makarna yok. Şeker, asitli içecek, cips, kahve, tadlandırıcı zaten yoktu.

Doğada az bulunan şeker, un ve tuzu az ve dikkatli tüketmek gerekiyor. Bol bol meyve ve sebze ağırlıklı beslenmek gerek klişesinin neden bu kadar "hayati" olduğunu bile bile bir kez daha kavrıyorum.
Peki, 2 günde ne değişti?
Hafifledim :)
Bakalım İzmir' e annemin evine gidince neler olacak? ;)
Hatırlarsanız, yorgunluk, kas ağrısı, unutkanlık, depresyon gibi şikayetlerimin asıl nedeninin magnezyum, folik asit, b 12 eksikliği olduğunu yazmıştım. Bilgileri topladıkça daha iyi kavrıyorum niçin böyle olduğunu. Hamur işine yüklenen, sürekli ekmek, açma, börek ıvır zıvır yiyen ben, mineral ve vitamin rezervlerimi hızla tüketmiştim. Hafıza ve dikkat sorunlarımı da eklersem 2. aşamaya kadar gelmiş bir tüketimden bahsediyorum burada. Sürekli işlenmiş karbonhidrat tüketimi hızla tükenmesine sebep oluyorlardı.
Geçen hafta kaç tane doktora gittim, muayene oldum. Sorular sordum, yanıtlar aradım. Yahu bu doktorlar nasıl beslendiğimizi niçin sormaz,bilgi vermez anlatmaz, arayıp bulmak hep bize düşer. İnsan sağlığı 5 dakika ilgi ve muayene ücretine mi bağlı yani! Daha önce karar verdiğim gibi: uzman bir diyetisyene giderek bilgi alacağım. Başka seçenek kalmadı.
Neyse.
İşlenmiş karbonhidratları yazıyı okur okumaz attım hayatımdan. Sanki daha önce hiç bilmiyormuşum da yeni haberi olmuş biri gibi tepki vermem çok garip. Ama sanırım bilinçli olarak tekrara ve daha bilinçli bir bakışa ihtiyacım vardı. İyi oldu sevgili ekoanne sağol, varol, nurol. Kendisi dikkat etmeye başladığından beri -ki 2 çocuk annesidir- 7.5 kilo vermiş. Bravo doğrusu. Müthiş gaz verdi bana anlattıkları. Bakalım ben ne kadar kilo vereceğim?
2 gündür dikkat ediyorum. İşlenmiş karbonhidrat almayı bıraktım. Sabah, öğlen ve akşam 1 dilim ruşeymli ekmek dışında işlenmiş karbonhidrat denen zımbırtıdan uzak duruyorum. Magnezyum ve b12 için ruşeymli ekmek iyi bir kaynak aynı zamanda. Börek, çörek, pilav, makarna yok. Şeker, asitli içecek, cips, kahve, tadlandırıcı zaten yoktu.
Doğada az bulunan şeker, un ve tuzu az ve dikkatli tüketmek gerekiyor. Bol bol meyve ve sebze ağırlıklı beslenmek gerek klişesinin neden bu kadar "hayati" olduğunu bile bile bir kez daha kavrıyorum.
Peki, 2 günde ne değişti?
Hafifledim :)
Bakalım İzmir' e annemin evine gidince neler olacak? ;)
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Tweet
Ata' nın doğumundan bugüne kullandığım ürünler -2
Tupperware Suluk:
Anne memesini andıran çocuk dişlemediği veya parçalamadığı sürece akıtmayan, damlatmayan suluk. Çok tavsiye ederim. Diğer özelliği de içinde kötü petrokimyasalların olmayışı. Suyla çözülen zararlı plastik maddeleri sağlığı tehdit ediyor biliyorsunuz. Pet şişe yada herhangi bir suluk kullanmak yerine bu suluğu kullanmak çok iyi olabilir.

Tupperware Çatal Kaşık:
Sulukta olduğu gibi BPA free olup kötü ve kanserojen petrokimyasallar olmadığı için gönül rahatlığıyla bebeğimin beslenmesinde kullandım. Kullanıyorum. Özellikle çatalını Ata çok rahat kullanıyor. Kaşıkta minik bir sorun var. Sapı ucundan çok ağır olduğu için pat diye ters dönüp düşebiliyor. Yemek sırasında fazladan silme mesaisi yaşatıyor. Keşke daha hafif olsaymış.

Baba sling:
Birbirinden farklı taşıma seçenekleriyle Ata'yı bunda taşıdım. İlk aylar çok keyifliydi özellikle. Sling arayanlara özellikle tavsiye ederim. Dışarıda rahatça emzirmek bu sling ile çok mümkün.

Baby Björn Yazlık Kanguru:
Ata'yı sıcak havalarda bu kanguruyla taşıdık. Hava alması, yıkanabilir olması ve ergonomik oluşu nedeniyle çok rahat etmiştim. Neredeyse 9-10 kiloya kadar taşınabiliyor.

Tupperware suluk:
Chicco Trio Auto Travel Sistem:
Doğumdan itibaren arabada taşımak için kullandığım ana kucağını pusete monte edip taşıdım. Diğer parçası olan living portbebe ise 6. aydan sonra yaptığımız uzun seyahatlerde rahatça uyumasını sağladı. Puset ise oldukça kullanışlı.Baston puset oluşu, ayarlanabilir kollarının olması, soğuk havalarda örtecek ve yağmurdan koruyacak aparatları ve her parçasının yıkanabilir olması nedeniyle çok rahat etmiştim. Bugünlerde satmayı düşünüyorum. Almak isteyenler bana mail atabilir.Fotoğrafları aşağıdaki gibi





Weewell Telsiz:
Uyuduğunda kapıyı kapatıp işe güce dalmam gerektiğinde yanımda bulundurduğum bir üründü. Çok basit bir kullanımı var ve arkasındaki kancasıylayatağının bir kenarına iliştirebiliyordum. Yastığının yanında yer kaplamıyordu. 1 yaşından sonra pek kullanmaz olduk, çünkü Ata "anneeee" diye çığırmayı şahane bir şekilde başardığı için sesini telsize gerek kalmadan bana duyuruyordu :) İlk bir yıl çok işe yaradığı kesin. Tavsiye ederim.

İkea Mama Sandalyesi:
Uzun uzun yazmaya gerek yok: her eve lazım. Praik, ergonomik, yıkaması, temizlemesi kolay... E, daha ne olsun.

Kraft Mama Sandalyesi:
Biz katı gıdaya 5. yada geçtik. Henüz dik oturtmadığımız için bu mama sandalyesi sayesinde geriye doğru yatırarak rahat bir duruşla yemeğini yedirmiştim. Başını arkaya dayayabildiği için ve ayaklarını rahatça uzatabildiği için hala bu sandalyeyi tercih ediyor. Ancak yaz aylarında çok terletiyor. Başına ve sırtına havlu sererek oturtmak lazım. Bu ürünün tek devavantajı o. Kolay silinebilen bu sandalye katlanabiliyor ve o zaman daha az yer kaplıyor.

İkea Mammut Sandalye:
Hamileyken almıştım. Rahatça oturup ayakkabılarımı giyebiliyordum. Girişteki kırmızı duvar süslerimizin altında çok şirin durmuştu. Ata'cım da çok sevdi bu sandalyeyi. Bugünlerde lavaboya uzanıp ellerini yıkamak ve dişlerini fırçalamak için bunu kullanıyor. Dışarı çıkarken ise üzerine oturup keyifli keyifli bizi beklediğini görmek mutluluk verici :)

Funnababy sünger koltuk:
Tv izleme koltuğu olarak kullanıyor. Odasında durduğu zaman ise oturup kitap karıştırıp gitar çalıyor, genç delikanlı :) Yıkaması kolay, ergonomik ve üzerindeki deseniyle çok sevimli bir koltuk. Almayı düşünenlere tavsiye edebilirim.
Anne memesini andıran çocuk dişlemediği veya parçalamadığı sürece akıtmayan, damlatmayan suluk. Çok tavsiye ederim. Diğer özelliği de içinde kötü petrokimyasalların olmayışı. Suyla çözülen zararlı plastik maddeleri sağlığı tehdit ediyor biliyorsunuz. Pet şişe yada herhangi bir suluk kullanmak yerine bu suluğu kullanmak çok iyi olabilir.

Tupperware Çatal Kaşık:
Sulukta olduğu gibi BPA free olup kötü ve kanserojen petrokimyasallar olmadığı için gönül rahatlığıyla bebeğimin beslenmesinde kullandım. Kullanıyorum. Özellikle çatalını Ata çok rahat kullanıyor. Kaşıkta minik bir sorun var. Sapı ucundan çok ağır olduğu için pat diye ters dönüp düşebiliyor. Yemek sırasında fazladan silme mesaisi yaşatıyor. Keşke daha hafif olsaymış.
Baba sling:
Birbirinden farklı taşıma seçenekleriyle Ata'yı bunda taşıdım. İlk aylar çok keyifliydi özellikle. Sling arayanlara özellikle tavsiye ederim. Dışarıda rahatça emzirmek bu sling ile çok mümkün.
Baby Björn Yazlık Kanguru:
Ata'yı sıcak havalarda bu kanguruyla taşıdık. Hava alması, yıkanabilir olması ve ergonomik oluşu nedeniyle çok rahat etmiştim. Neredeyse 9-10 kiloya kadar taşınabiliyor.
Tupperware suluk:
Chicco Trio Auto Travel Sistem:
Doğumdan itibaren arabada taşımak için kullandığım ana kucağını pusete monte edip taşıdım. Diğer parçası olan living portbebe ise 6. aydan sonra yaptığımız uzun seyahatlerde rahatça uyumasını sağladı. Puset ise oldukça kullanışlı.Baston puset oluşu, ayarlanabilir kollarının olması, soğuk havalarda örtecek ve yağmurdan koruyacak aparatları ve her parçasının yıkanabilir olması nedeniyle çok rahat etmiştim. Bugünlerde satmayı düşünüyorum. Almak isteyenler bana mail atabilir.Fotoğrafları aşağıdaki gibi
Weewell Telsiz:
Uyuduğunda kapıyı kapatıp işe güce dalmam gerektiğinde yanımda bulundurduğum bir üründü. Çok basit bir kullanımı var ve arkasındaki kancasıylayatağının bir kenarına iliştirebiliyordum. Yastığının yanında yer kaplamıyordu. 1 yaşından sonra pek kullanmaz olduk, çünkü Ata "anneeee" diye çığırmayı şahane bir şekilde başardığı için sesini telsize gerek kalmadan bana duyuruyordu :) İlk bir yıl çok işe yaradığı kesin. Tavsiye ederim.
İkea Mama Sandalyesi:
Uzun uzun yazmaya gerek yok: her eve lazım. Praik, ergonomik, yıkaması, temizlemesi kolay... E, daha ne olsun.
Kraft Mama Sandalyesi:
Biz katı gıdaya 5. yada geçtik. Henüz dik oturtmadığımız için bu mama sandalyesi sayesinde geriye doğru yatırarak rahat bir duruşla yemeğini yedirmiştim. Başını arkaya dayayabildiği için ve ayaklarını rahatça uzatabildiği için hala bu sandalyeyi tercih ediyor. Ancak yaz aylarında çok terletiyor. Başına ve sırtına havlu sererek oturtmak lazım. Bu ürünün tek devavantajı o. Kolay silinebilen bu sandalye katlanabiliyor ve o zaman daha az yer kaplıyor.
İkea Mammut Sandalye:
Hamileyken almıştım. Rahatça oturup ayakkabılarımı giyebiliyordum. Girişteki kırmızı duvar süslerimizin altında çok şirin durmuştu. Ata'cım da çok sevdi bu sandalyeyi. Bugünlerde lavaboya uzanıp ellerini yıkamak ve dişlerini fırçalamak için bunu kullanıyor. Dışarı çıkarken ise üzerine oturup keyifli keyifli bizi beklediğini görmek mutluluk verici :)
Funnababy sünger koltuk:
Tv izleme koltuğu olarak kullanıyor. Odasında durduğu zaman ise oturup kitap karıştırıp gitar çalıyor, genç delikanlı :) Yıkaması kolay, ergonomik ve üzerindeki deseniyle çok sevimli bir koltuk. Almayı düşünenlere tavsiye edebilirim.
Etiketler:
kullandım memnun kaldım - tavsiye ederim,
oto koltuğu,
sağlık
19 Temmuz 2011 Salı
Tweet
Magnezyum, B12, Folik Asit Yetersizliği ve İlaçlarım
Uzun süredir halsizlik, yorgunluk, uyku sorunları, baş dönmesi, çarpıntı ve benzeri bir dolu şikayetle yaşıyordum. Hepsini yaşadığım depresyona bağlayıp sürekli olumlu telkinlerle ayakta durmaya çalışıyordum.
Meğer durum başkaymış annelerim.
Sabah uyandığımda ayaklarımın üstüne basmakta güçlük çekiyordum. Geçen hafta bu tür şikayetlerim şiddetlendi ki, ciddi ciddi yürüyemez oldum. Kaslarım tutulmuş, ayaklarım birbirine dolanır olmuştu. Bir kaç gün kıpırdamadan yatıp iyileşemeyince anladım ki bu işte bir iş var. Nörolojiye gittik. Testler ve tahliller sonunda anlaşıldı ki sebep alt sınırda seyreden magnezyum, b12 ve folik asit miktarı. Hemen takviye yazdı doktor. Aklıma "20 aya yakın bir emzirme süreci yaşadım, onun etkisi var mıdır" diye sordum. Doktor "çok fazla etkilemez" dedi. "İyi de ben kendini sürekli ihmal eden biriyim, takviye ilaç almadım ki..." dedim. Cevap olarak "Etkilemeeeezzz" demesin mi???! Uzatmadım.

Ama ilk fırsatta okudum araştırdım. Adım gibi eminim ki, sebebi uzun süre emzirmeyle vücuttan eksilen mineral vesaire kaybı. Yerine yenisi koy(a)mayan ben artık neredeyse kötürüm olmuştum. Sorun buydu bence. Emzirme döneminden sonra da homini gırtlak yemeye devam ettiğimi görenler bilirler. Demek ki takviye almaya ihtiyacım varmış, dengeli değilmiş beslenme biçimim. Uzmana danışsaymışım keşke.
Daha bilinçli ve sağlıklı bir anne olmak zor değil aslında. Emziriyorsanız aklınızda bulunsun;Beslenme ve Diyet UZmanıDilara Koçak yazmış.
Emziren Annenin Beslenmesinde Dikkat Etmesi Gerekenler.
Vücudunuz 1 ml süt salınımı için yaklaşık 7 kalori harcar.
Protein yeterli miktarda alınmalıdır. Özellikle balık haftada en az 2 kez tüketilmelidir.
B12 vitamini süt verimliliği için önemlidir. En iyi kaynağı ise, yağsız kırmızı et ve yumurtadır.
Kalsiyumun yeterli alınması, annenin kemik sağlığı için önemlidir. Kadınlardaki osteoporoz riski unutulmamalıdır.
Folik asit gebelik döneminde olduğu kadar, emzirme döneminde de önemlidir. Yeşil yapraklı sebzeleri bol yemek gerekir.
B vitamini tüketimi de yeterli olmalıdır. Bunun için tam buğday, bulgur ve kuru baklagiller tercih edilebilir.
Magnezyum ve çinko her kadın için yaşamın her döneminde önemlidir. En iyi kaynaklarından biri ise fındık‘tır
D vitamini anne sütünde yeterli değildir. Bebeğe yapılan takviyeye rağmen, güneşli havalarda her gün 15-20 dakika açık havaya çıkarmak, bu vitaminin sentezi için faydalı olur.
Kompostolar şekersiz hazırlanabilir. Bunun için meyvelerin doğal şekeri yeterlidir.
Demir eksikliğiniz varsa, meyve sularına pekmez veya kuru üzüm ekleyebilirsiniz. Basit şeker tüketmeniz gerekli değildir.
Tatlı yemek isterseniz, gaz yapmayacak şekilde sütlü tatlıları tercih edebilirsiniz.
Süt protein, karbonhidrat ve kalsiyum açısından ideal dengeye sahiptir ve emzirme döneminde süt tüketmeye özen göstermeniz gerekir. Gaz yaparsa, laktozsuz sütleri tercih edilebilirsiniz. Probiyotik ve prebiyotikler de kullanılabilir.
Bilimselliği kanıtlanmasa da soğan, ısırgan otu çayı ve malt, süt salınımına genelde pozitif etki yapmaktadır.
Emzirse de emzirmese de bir annenin, yetişkin her kadının risk altında olduğu durumlarmış bunlar. Bahsettiğim şeylerin eksikliği küçümsenecek boyutta şeyler değil anlaşılan.
Peki magnezyum eksikliğinin belirtileri nelerdir? diye soracak olursak:
Uyuşukluk, uyuzluk, sinirlilik, çarpıntı, dikkatsizlik, kaslarda kramplar, dalgınlık, uyku sorunu, iştahsızlık (bu bende pek olmadı çoğunlukla öküz gibi yemek yeme atakları yaşadım) tansiyonun yükselmesi, kalp çarpıntısı, depresyon, anksiyete, çok daha yüksek dozda magnezyum noksanlığı ölümle bile sonuçlanabiliyormuş.Okumak isterseniz işte hepsi burada Videolu anlatımı ise burada
B12 eksikliğinin belirtileri nelerdir? Onu da araştırdım. Şöyle:
Unutkanlık, yorgunluk, çökkün ruh hali, depresyon, el ve ayaklarda uyuşma, çarpıntı, nefes darlığı, kilo kaybı... gibi Konuyla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, videolu anlatımını buradan bulabilirsiniz.
Folik asit eksikliğinin belirtileri nelerdir?
B12 nin hemen hemen aynısı. Depresifim, yorgunum, ay uykum var, bugün ne uyuzum, aç değilim, sersem sepetim. Öyleyim, böyleyim... Hamilelerin folik asit takviyesi yapması şart üstüne şart yoksa spina bfida oluşabilir, aman dikkat.
Ne yapmalı ne yemeli?
Liste bulmak mümkün belki ama onun yerine diyetisyene gidip bütün bu eksiklikleri takviye etmenin en profesyonel yolunu seçeceğim. Çünkü kan değerlerimde sadece bu üçü, yani: magnezyum, b 12 ve folik asit düşük. Uzmanın önereceği besinler ve takviyelerle yoluma devam etmek bence en akıllıcası.
Uzun lafın kısası, ben ettim siz etmeyin sevgili anneler. Beslenmenize çok dikkat edin, kan değerlerinizi ölçtürün, emzirirken takviye almayı unutmayın. Bunca şeyin eksikliği yorgun ve gergin bir anne olarak geri dönüyor. Ata'cığıma ve öğrencilerime karşı herzaman sakin ve sabırlı olmaya özen gösteriyorum iş yetişkinlere gelince öyle olmuyordu vallahi. En ufak şeye dahi sabredemez yada hayattan bir şey anlamaz olmuştum. -Di'li geçmiş zaman kullanıyorum farkındaysanız çünkü takviyeleri almaya başladığım günden bu güne olumlu yönde çok şey değişti. Umarım bir daha kendini ihmal eden enne modeli olmam, dikkat ederim.
Bir daha yazayım, ben ettim, siz etmeyin, kendinizi ihmal etmeyin.
Meğer durum başkaymış annelerim.
Sabah uyandığımda ayaklarımın üstüne basmakta güçlük çekiyordum. Geçen hafta bu tür şikayetlerim şiddetlendi ki, ciddi ciddi yürüyemez oldum. Kaslarım tutulmuş, ayaklarım birbirine dolanır olmuştu. Bir kaç gün kıpırdamadan yatıp iyileşemeyince anladım ki bu işte bir iş var. Nörolojiye gittik. Testler ve tahliller sonunda anlaşıldı ki sebep alt sınırda seyreden magnezyum, b12 ve folik asit miktarı. Hemen takviye yazdı doktor. Aklıma "20 aya yakın bir emzirme süreci yaşadım, onun etkisi var mıdır" diye sordum. Doktor "çok fazla etkilemez" dedi. "İyi de ben kendini sürekli ihmal eden biriyim, takviye ilaç almadım ki..." dedim. Cevap olarak "Etkilemeeeezzz" demesin mi???! Uzatmadım.
Ama ilk fırsatta okudum araştırdım. Adım gibi eminim ki, sebebi uzun süre emzirmeyle vücuttan eksilen mineral vesaire kaybı. Yerine yenisi koy(a)mayan ben artık neredeyse kötürüm olmuştum. Sorun buydu bence. Emzirme döneminden sonra da homini gırtlak yemeye devam ettiğimi görenler bilirler. Demek ki takviye almaya ihtiyacım varmış, dengeli değilmiş beslenme biçimim. Uzmana danışsaymışım keşke.
Daha bilinçli ve sağlıklı bir anne olmak zor değil aslında. Emziriyorsanız aklınızda bulunsun;Beslenme ve Diyet UZmanıDilara Koçak yazmış.
Emziren Annenin Beslenmesinde Dikkat Etmesi Gerekenler.
Vücudunuz 1 ml süt salınımı için yaklaşık 7 kalori harcar.
Protein yeterli miktarda alınmalıdır. Özellikle balık haftada en az 2 kez tüketilmelidir.
Kalsiyumun yeterli alınması, annenin kemik sağlığı için önemlidir. Kadınlardaki osteoporoz riski unutulmamalıdır.
Folik asit gebelik döneminde olduğu kadar, emzirme döneminde de önemlidir. Yeşil yapraklı sebzeleri bol yemek gerekir.
B vitamini tüketimi de yeterli olmalıdır. Bunun için tam buğday, bulgur ve kuru baklagiller tercih edilebilir.
Magnezyum ve çinko her kadın için yaşamın her döneminde önemlidir. En iyi kaynaklarından biri ise fındık‘tır
D vitamini anne sütünde yeterli değildir. Bebeğe yapılan takviyeye rağmen, güneşli havalarda her gün 15-20 dakika açık havaya çıkarmak, bu vitaminin sentezi için faydalı olur.
Kompostolar şekersiz hazırlanabilir. Bunun için meyvelerin doğal şekeri yeterlidir.
Demir eksikliğiniz varsa, meyve sularına pekmez veya kuru üzüm ekleyebilirsiniz. Basit şeker tüketmeniz gerekli değildir.
Tatlı yemek isterseniz, gaz yapmayacak şekilde sütlü tatlıları tercih edebilirsiniz.
Süt protein, karbonhidrat ve kalsiyum açısından ideal dengeye sahiptir ve emzirme döneminde süt tüketmeye özen göstermeniz gerekir. Gaz yaparsa, laktozsuz sütleri tercih edilebilirsiniz. Probiyotik ve prebiyotikler de kullanılabilir.
Bilimselliği kanıtlanmasa da soğan, ısırgan otu çayı ve malt, süt salınımına genelde pozitif etki yapmaktadır.
Emzirse de emzirmese de bir annenin, yetişkin her kadının risk altında olduğu durumlarmış bunlar. Bahsettiğim şeylerin eksikliği küçümsenecek boyutta şeyler değil anlaşılan.
Peki magnezyum eksikliğinin belirtileri nelerdir? diye soracak olursak:
Uyuşukluk, uyuzluk, sinirlilik, çarpıntı, dikkatsizlik, kaslarda kramplar, dalgınlık, uyku sorunu, iştahsızlık (bu bende pek olmadı çoğunlukla öküz gibi yemek yeme atakları yaşadım) tansiyonun yükselmesi, kalp çarpıntısı, depresyon, anksiyete, çok daha yüksek dozda magnezyum noksanlığı ölümle bile sonuçlanabiliyormuş.Okumak isterseniz işte hepsi burada Videolu anlatımı ise burada
B12 eksikliğinin belirtileri nelerdir? Onu da araştırdım. Şöyle:
Unutkanlık, yorgunluk, çökkün ruh hali, depresyon, el ve ayaklarda uyuşma, çarpıntı, nefes darlığı, kilo kaybı... gibi Konuyla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, videolu anlatımını buradan bulabilirsiniz.
Folik asit eksikliğinin belirtileri nelerdir?
B12 nin hemen hemen aynısı. Depresifim, yorgunum, ay uykum var, bugün ne uyuzum, aç değilim, sersem sepetim. Öyleyim, böyleyim... Hamilelerin folik asit takviyesi yapması şart üstüne şart yoksa spina bfida oluşabilir, aman dikkat.
Ne yapmalı ne yemeli?
Liste bulmak mümkün belki ama onun yerine diyetisyene gidip bütün bu eksiklikleri takviye etmenin en profesyonel yolunu seçeceğim. Çünkü kan değerlerimde sadece bu üçü, yani: magnezyum, b 12 ve folik asit düşük. Uzmanın önereceği besinler ve takviyelerle yoluma devam etmek bence en akıllıcası.
Uzun lafın kısası, ben ettim siz etmeyin sevgili anneler. Beslenmenize çok dikkat edin, kan değerlerinizi ölçtürün, emzirirken takviye almayı unutmayın. Bunca şeyin eksikliği yorgun ve gergin bir anne olarak geri dönüyor. Ata'cığıma ve öğrencilerime karşı herzaman sakin ve sabırlı olmaya özen gösteriyorum iş yetişkinlere gelince öyle olmuyordu vallahi. En ufak şeye dahi sabredemez yada hayattan bir şey anlamaz olmuştum. -Di'li geçmiş zaman kullanıyorum farkındaysanız çünkü takviyeleri almaya başladığım günden bu güne olumlu yönde çok şey değişti. Umarım bir daha kendini ihmal eden enne modeli olmam, dikkat ederim.
Bir daha yazayım, ben ettim, siz etmeyin, kendinizi ihmal etmeyin.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Tweet
Hijyen Delisi Anne Olmak
Elimde bez yerleri deli gibi silerken bir yandan da kendi kendime felsefe yapıyordum bu sabah. Efenim; yerler temiz olmalı bana göre, ama ayağımızla bastığımız yerleri yalayan bir oğlumuz var. Onun yerleri yalaması ve ayakla basmamız ile birbirine dolanan kirlenme kısır döngüsünün içindeki yerimi düşündüm. Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor. Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor.Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor...
Sil babam sil. Babam da siliyor evin yerlerini. Sorun silme kısmında değil zaten. Sorun silmeyi ne kadar kafaya taktığımda.
"Mikrop ve bakteri denen varlıkları gözlerimle görmüyorum. Bilim adamları benim yerime görmüş, aman daha nesini göreceğim diyordum içimden yine bu sabahki felsefe edebiyatımda. Görenler görmeyenlere anlatmış işte. Bu yerler kirli, bakterisi, mikrobu herşeyi var. Önemli olan bunları bir güzel yok etmek. Bir tur daha mı silsem?..." ne derken, dınk diye durdum.
Saçmalama kızım Aylin!
"İşini çabuk bitirip, kendime orta şekerli bir kahve yapıp ve ayağını bacağımı uzatıp keyif yapmalıyım, derhal!!!"
Aslında beni durduran bambaşka bir şeydi. Dün şahit olduğum şey.
Ata her allahın günü apartmanın önünde arkadaşlarıyla oyun oynuyor. Oyun denirse tabi. Ata ile Ayşe her ikisi de "bu benim" deme yarılında olduğu için ikisi de birbirinden bağımsız hareket etmeye özen gösteriyor. Neyse, bir de bir yaş daha büyük bir arkadaşları var. O da gelince bu benim yarışı çoğu kez kavgaya dönüşüyor. Diğer çocuklarda geldiği zaman günde en az bir kere kapışıyor bizim çocuklar. Bu karmaşa içinde annelerin müdahalesi ve gürültüsü de eklenince ortalık iyice birbirine giriyor. Çocukların kavgalarına karışmak istemiyorum. Ancak aşırı ve de yanlış müdahalelere müdahale etmek için devreye girmem gerekebiliyor.
Ama dünki olayda sustum işte. Artık diyecek söz bulamadım.
Olay şuydu: Apartmanın minik bahçe duvarında oturan çocuklardan biri elindeki yiyeceğini hafiften değdirdi ve elini anında geri çekti. Bunu gören annesi birden on kaplan gücünde bir kadına dönüşüp kükremeye başladı. Herkesin içinde çılgıncasına çocuğunu azarlayan annenin yüzündeki ifadeden ziyade çocuğun hali hiç gözümün önünden gitmiyor. Yüzündeki ifade şuna benziyordu: sanki annesiyle feci bir şekilde tartışıp odasının kapısını dan diye çarpıp kendini yatağına atmış gibiydi. Evet, küçücüktü ama içindeki kapıyı o an annesinin suratına dan diye çarpmıştı. Yüzünü çevirmiş annesinin susmasını bekliyordu. Kendini tamamen kapatmıştı. Bu ilk değildi. Oysa çocuklar böyle minik minik kazalar yapabilirdi. Yerler kirliydi ama unutmuştu işte. Oyuna dalmıştı. Annesinin her seferinde azarlamasından usandığı belliydi. Annenin daha çok küçük olduğunu ve niçin hoş görmediğini bilmiyor, üstelik kızıyordu. Anlaşamayacaklarına göre kollarını bağlayıp başını çevirip susmak en güzel tepkiydi ona göre.
Anne farketti mi bu halini? Hayır! "Bir daha asla bunu yapmayacaksın, yerler pis, hasta olursun, nedir bu çocuktan çektiğim" vesaire vesaire vesaire....
Sonra aklıma çocukların okuldaki halleri geldi. Özellikle hijyen takıntılı annelerin çocukları tozla toprakla öyle büyük keyifle oynuyor ki,hele ki ilk zamanlar... Aman allahım, ne büyük mutluluk; karışan yok, nutuk atan yok, çek elini pis diyen yok. Oh, yaşasın özgürlük!...

"Acaba gözümüzle görmediğimiz mikropları gören bilim adamalrına fazla mı güveniyoruz,nedir?" diye düşünmeden edemiyorum. Oğlumu incitmeye, onu herkesin içinde sarsmaya, kendini sürekli suçlu hissetmesini "hijyen" sebeperden dolayı yaşatmaya hakkım yok.İki gözümle görmedğim mikroplar Ata'cığımla aramıza gireceğine yerlerde sürünmeye devam etsin.
Kirli ama mutlu ol sen e mi Ata'm. Annen çamurlu ama huzurlu yuvasında bir kahve içmeye gider şimdi. :P

Haydi kalın sağlıcakla.
Sil babam sil. Babam da siliyor evin yerlerini. Sorun silme kısmında değil zaten. Sorun silmeyi ne kadar kafaya taktığımda.
"Mikrop ve bakteri denen varlıkları gözlerimle görmüyorum. Bilim adamları benim yerime görmüş, aman daha nesini göreceğim diyordum içimden yine bu sabahki felsefe edebiyatımda. Görenler görmeyenlere anlatmış işte. Bu yerler kirli, bakterisi, mikrobu herşeyi var. Önemli olan bunları bir güzel yok etmek. Bir tur daha mı silsem?..." ne derken, dınk diye durdum.
Saçmalama kızım Aylin!
"İşini çabuk bitirip, kendime orta şekerli bir kahve yapıp ve ayağını bacağımı uzatıp keyif yapmalıyım, derhal!!!"
Aslında beni durduran bambaşka bir şeydi. Dün şahit olduğum şey.
Ata her allahın günü apartmanın önünde arkadaşlarıyla oyun oynuyor. Oyun denirse tabi. Ata ile Ayşe her ikisi de "bu benim" deme yarılında olduğu için ikisi de birbirinden bağımsız hareket etmeye özen gösteriyor. Neyse, bir de bir yaş daha büyük bir arkadaşları var. O da gelince bu benim yarışı çoğu kez kavgaya dönüşüyor. Diğer çocuklarda geldiği zaman günde en az bir kere kapışıyor bizim çocuklar. Bu karmaşa içinde annelerin müdahalesi ve gürültüsü de eklenince ortalık iyice birbirine giriyor. Çocukların kavgalarına karışmak istemiyorum. Ancak aşırı ve de yanlış müdahalelere müdahale etmek için devreye girmem gerekebiliyor.
Ama dünki olayda sustum işte. Artık diyecek söz bulamadım.
Olay şuydu: Apartmanın minik bahçe duvarında oturan çocuklardan biri elindeki yiyeceğini hafiften değdirdi ve elini anında geri çekti. Bunu gören annesi birden on kaplan gücünde bir kadına dönüşüp kükremeye başladı. Herkesin içinde çılgıncasına çocuğunu azarlayan annenin yüzündeki ifadeden ziyade çocuğun hali hiç gözümün önünden gitmiyor. Yüzündeki ifade şuna benziyordu: sanki annesiyle feci bir şekilde tartışıp odasının kapısını dan diye çarpıp kendini yatağına atmış gibiydi. Evet, küçücüktü ama içindeki kapıyı o an annesinin suratına dan diye çarpmıştı. Yüzünü çevirmiş annesinin susmasını bekliyordu. Kendini tamamen kapatmıştı. Bu ilk değildi. Oysa çocuklar böyle minik minik kazalar yapabilirdi. Yerler kirliydi ama unutmuştu işte. Oyuna dalmıştı. Annesinin her seferinde azarlamasından usandığı belliydi. Annenin daha çok küçük olduğunu ve niçin hoş görmediğini bilmiyor, üstelik kızıyordu. Anlaşamayacaklarına göre kollarını bağlayıp başını çevirip susmak en güzel tepkiydi ona göre.
Anne farketti mi bu halini? Hayır! "Bir daha asla bunu yapmayacaksın, yerler pis, hasta olursun, nedir bu çocuktan çektiğim" vesaire vesaire vesaire....
Sonra aklıma çocukların okuldaki halleri geldi. Özellikle hijyen takıntılı annelerin çocukları tozla toprakla öyle büyük keyifle oynuyor ki,hele ki ilk zamanlar... Aman allahım, ne büyük mutluluk; karışan yok, nutuk atan yok, çek elini pis diyen yok. Oh, yaşasın özgürlük!...
"Acaba gözümüzle görmediğimiz mikropları gören bilim adamalrına fazla mı güveniyoruz,nedir?" diye düşünmeden edemiyorum. Oğlumu incitmeye, onu herkesin içinde sarsmaya, kendini sürekli suçlu hissetmesini "hijyen" sebeperden dolayı yaşatmaya hakkım yok.İki gözümle görmedğim mikroplar Ata'cığımla aramıza gireceğine yerlerde sürünmeye devam etsin.
Kirli ama mutlu ol sen e mi Ata'm. Annen çamurlu ama huzurlu yuvasında bir kahve içmeye gider şimdi. :P

Haydi kalın sağlıcakla.
Etiketler:
anne olmak,
gelişim psikolojisi,
mutluluk,
sağlık
10 Temmuz 2011 Pazar
Tweet
Anneeeeee
Biraz hastayım. Kırıklık ve halsizlik dışında böyle güçten kuvvetten kesilmek çok zor doğrusu. Bir annenin hasta olmak gibi bir lüksü yok, bunu bir kez daha anladım. Çünkü hasta halimle kafamı doğrultup Ata'cığıma yemek yedirmek öyle zor oldu ki... Ne yalan söyleyeyim, çaktırmadan ağladım. Annemi istedim. O olsaydı bana bakardı, dedim kendi kendime. İster 34'ü devireyim, ister 54'ü... Kaç yaşında olursam olayım "anne" diyeceğim ateşim çıkınca.
Yorgunum.
Kas ağrıları, yorucu bir okul sezonu vesaire derken çok yoruldum. Şöyle Çeşme Ilıca'da olup püfür püfür esen rüzgara bırakmak istiyorum kendimi, ılık suyuna, köpüklü dalgalarına...
Az kaldı :)
Toparlanayım... Aylin kaçar :)
Yorgunum.
Kas ağrıları, yorucu bir okul sezonu vesaire derken çok yoruldum. Şöyle Çeşme Ilıca'da olup püfür püfür esen rüzgara bırakmak istiyorum kendimi, ılık suyuna, köpüklü dalgalarına...
Az kaldı :)
Toparlanayım... Aylin kaçar :)
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Tweet
Yaşıyorum, yazıyorum!
Uzun zaman oldu yazmayalı. Bir kaç kez elim gitti klavyeye ama ı-ıh. Bıraktım tuşları, geri çektim ellerimi.
İçimden gelmiyorsa zormalamanın bir anlamı yok diye düşündüm ve hafiften inzivaya çekildim. İyi de oldu. Kendime zaman ayırmaya çalıştım, kendimi dinlemeye, uzun zamandır yapmadığım şeylere vakit bulmaya çalıştım.
Yürüdüm mesela, ellerim ceplerimde, kafamdaki dumanı tüttüre tüttüre.
Sonra şeklimi şemalimi şöyle bir eden geçirdim.
Saçlarım belime kadardı.
Saçlarımı kısaltmanın keyfini yaşadım.
Önce böyle,

Sonra böyle,

En son ise şöyle:

Duyar gibi oluyorum, "depresyonda mısın" dediğinizi. Yanıtım evet. Bu eveti yazmak ve gerçekten bir evet olduğunu bilmek harika bir duygu. Çünkü artık eskisi gibi kendi sıkıntı ve çözmem gerekenleri hazır altı etmiyor, ne yaşayacaksam yaşamaya gayret ediyorum. Sonra daha güzeli yardım alıyorum. Çok iyi bir ailem, muhteşem bir oğlum, süper bir psikologum var. Üstelik tamamlayıcı tıptan da yardım alıyorum. Eğer siz de dardaysanız ve artık genişlemek istiyorsanız, işte bu kapıları çalabilirsiniz.
Uzman Psikolog Iraz Toros Suman
Doç.Dr.Mehmet Gürsel
Kuş gibi oldum. Az bir şey kaldı, onlar da geçeeerrr gider evelallah :)
23 Mayıs doğum günümdü, harika bir süpriz partı hazırlayan eşime, yalnız bırakmayan arkadaşlarıma, arayan, mesaj gönderen sevdiklerime çok teşekkür ederim. Seviyorum sizleri.
Birikmiş çok şey var zihnimde, fırsat buldukça yazarım yine. Hele Ata ile ilgili öyle çok şey var ki.... Yazacağım söz :)
Şimdi yemek ve temizlik zamanı. 2 aylık bir tatile çıktım ve gerekli tatil düzenini baştan oturtup 2 ay boyunca deli gibi gezmeyi planlıyorum :)))))))))))))
Darısı başınıza :)
Sevgiler
İçimden gelmiyorsa zormalamanın bir anlamı yok diye düşündüm ve hafiften inzivaya çekildim. İyi de oldu. Kendime zaman ayırmaya çalıştım, kendimi dinlemeye, uzun zamandır yapmadığım şeylere vakit bulmaya çalıştım.
Yürüdüm mesela, ellerim ceplerimde, kafamdaki dumanı tüttüre tüttüre.
Sonra şeklimi şemalimi şöyle bir eden geçirdim.
Saçlarım belime kadardı.Saçlarımı kısaltmanın keyfini yaşadım.
Önce böyle,

Sonra böyle,

En son ise şöyle:

Duyar gibi oluyorum, "depresyonda mısın" dediğinizi. Yanıtım evet. Bu eveti yazmak ve gerçekten bir evet olduğunu bilmek harika bir duygu. Çünkü artık eskisi gibi kendi sıkıntı ve çözmem gerekenleri hazır altı etmiyor, ne yaşayacaksam yaşamaya gayret ediyorum. Sonra daha güzeli yardım alıyorum. Çok iyi bir ailem, muhteşem bir oğlum, süper bir psikologum var. Üstelik tamamlayıcı tıptan da yardım alıyorum. Eğer siz de dardaysanız ve artık genişlemek istiyorsanız, işte bu kapıları çalabilirsiniz.
Uzman Psikolog Iraz Toros Suman
Doç.Dr.Mehmet Gürsel
Kuş gibi oldum. Az bir şey kaldı, onlar da geçeeerrr gider evelallah :)
23 Mayıs doğum günümdü, harika bir süpriz partı hazırlayan eşime, yalnız bırakmayan arkadaşlarıma, arayan, mesaj gönderen sevdiklerime çok teşekkür ederim. Seviyorum sizleri.
Birikmiş çok şey var zihnimde, fırsat buldukça yazarım yine. Hele Ata ile ilgili öyle çok şey var ki.... Yazacağım söz :)
Şimdi yemek ve temizlik zamanı. 2 aylık bir tatile çıktım ve gerekli tatil düzenini baştan oturtup 2 ay boyunca deli gibi gezmeyi planlıyorum :)))))))))))))
Darısı başınıza :)
Sevgiler
Etiketler:
Aylin Anne,
depresyon,
doğal tıp,
mutlu günlerimiz,
sağlık
6 Mayıs 2011 Cuma
Tweet
Yeniden canlanıyorum
Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.
Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.
Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.
Geçen sene öyle miydi ya?
Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))
Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.
Baktıkça ağlamak geliyor içimden.
Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.
Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.
Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.
Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.
Öyle de oldu.
Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.
Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.
Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.
İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.
Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:
"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."
Hakikaten öyleymiş.
Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.
Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)
Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.
Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))
Zor bir dönem geride kaldı.
Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?
Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?
Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.
Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.
Geçen sene öyle miydi ya?
Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))
Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.
Baktıkça ağlamak geliyor içimden.
Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.
Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.
Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.
Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.
Öyle de oldu.
Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.
Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.
Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.
İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.
Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:
"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."
Hakikaten öyleymiş.
Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.
Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)
Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.
Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))Zor bir dönem geride kaldı.
Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?
Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?
Etiketler:
aile,
anne olmak,
anneler gezegeninden bildiriyorum,
Ata,
bebek bakımı,
çalışan anne,
depresyon,
lohusalık,
mutluluk,
öğretmen anne,
sağlık,
saygı,
sevgi,
yardım
3 Mayıs 2011 Salı
Tweet
Yemek yemek herkese eziyetse...
Yemeyen çocuğuma nasıl yedirebilirim?
Yemek yemiyor, ne yapabilirim?
İştahsız, ne yapsak?
Yemeği sevmesi için parkta mı doyurayım?
Yemiyor, çok endişeliyim...
Bunun gibi pek çok soru ve cümle sıralayabilirim. Her annenin çocuğuyla ilgili olarak en az bir kez yaşadığı bir yememe döneminde bu soru ve cümleler kullanıliyor anlaşılan. Geçen günkü postta Ata' nın neler yediğini yazmıştım. Sevgili Tijen peki "yemeyen veletlere ne yapacağız" diye sormuş. Ben de bu soruyu seve seve yanıtlamak istedim. Çünkü aylarca yemek yedirmek için çabalamış, artık en sonunda stresten sırtında yaralar çıkarmış bir anne olarak belki bir yardımım dokunur diye düşünüyorum. Ata 6.ayında diş çıkarmaya başladı ve bu dönemde katı gıdalarla tanıştık. İkisi çakışınca oldukça zorlu bir yememe süreci başladı.
O dönem yaptıklarımı ve yazdıklarımı inceleyince durumu şöyle özetleyebilirim.
Nasıl davranmalı?
1. Peşinden kaşıkla koşturmadım. İyi de oldu, poposunun üstüne oturup masada yeneceğini bir şekilde öğrendi sonunda.
2.İki çeşit yemek hazırlıyorum mutlaka. Mesela pilav + balık. Çok sevdiği pilavı bayılarak yemeye çalışırken balığı ağzına ağzına depiyorum. Böylelikle herkes için adil bir beslenme olmuş oluyor.
3.Masaya kendi çatalını / kaşığını götürmesini istiyorum Ata' dan. Son zamanlarda daha çok severek yapar oldu. Yemeğe motive ediyor sanıyorum.
4. Askeli lise mantığıyla hareket edip yemek saatlerinin hergün aynı olmasına dikkat ettim en başından beri. Bazen de atladığımız yada geciktiği oldu tabi. Ama dikkat etmeye başlayınca aynı saatlerde acıktı ve yemeye başladı.
5. Masada ve oturarak yemek yemek konusunda ısrarlı davranmak çocuğu yemek ve sofra kültürüne yaklaştıracaktır. Ayakta gezerken doyurmaya çalışmak yemeği hafife almasını sağlayabilir diye düşündüm, uzak durdum.
6. Yemek yediği için ödül vermedim şimdiye kadar.. Dün parkta bir anne yemeğini yiyen oğluna ödül olarak kocaman bir çikolata verdi.Yani aslında o anne çocuğuna şu mesajı verdi istemeden: "ödül olarak vediğim abur cubur yaptığım yemeklerden daha değerlidir". Sakın, sakın, sakın!
7. Yememek için direndiği zamanlarda çok süslü yemek tabakları hazırlayıp bütün dikkatini yemeğe çekmeye çalışıyorum.
8. Sofrada birlikte yiyoruz. Ata yemese de biz yemeye devam ederiz. O da yemeğimizin bitmesini bekler. İşte bu çok önemli bence. Beklemeyi bilmek...
9. Bol bol konuşarak, sesimi alçaltıp yükselterek. Bütün ilgimi Ata'ya verip onunla sohbet ederek yemesini sağlamaya çalışıyorum. Bir dönem evde ne kadar büyük varsa toplanıp Ata yesin diye cümbüş yapıyorlardı. ( Ben okuldayken yemek yedirmek için başlamıştı bu furya.) Tesbih sallayıp helikopter taklidi yapan büyükanneler, televizyon açıp "aa, bak ne varmış" deyip ağzını açmasını sağlayan baba modelleri, def çalıp şarkı söyleyen insanlar... Hatırladıkça ruhum daralıyor. Bir gün annem (emekli sınıf öğretmeni, dikkatinizi çekerim) geldi ve bu hengame bitti :) Tam ekip hazırlanıp sahne alıyordu ki annemin şu cümlesi birden herkesi durdurdu ve susturdu: "Ata' nın yemeğe konsantre olması lazım, bu şekilde yemek yemeyi öğrenemez". Tsssssssssssssss, sessizlik ve ardından kaşığı eline alıp incelemeye başlayan ve annannesine hiç itiraz etmeyen bir Ata... İşte o günden beri ekip paydos ettiği için, genelde yemeğe konsantre benim oğlum ;)
10. Bir ara biskuvilere dadandı, artık almıyorum ve abur cubur vermiyoruz. Sadece dişini kaşımak isterse havuç, salatalık, uzun grisinilerden arada sırada veriyorum.
11. Herzaman ama herzaman kendi kendine yemesine izin verdim. Altına bir bez yayarak üstünün başının batmasına göz yumarak yemeği kaşığa daldırmasını zevkle izledim çoğu kez. Hele ki, ilkinde ağzını bulup yuttuğunda çok mutlu olmuştu. İkimiz de anladık ki bu başarmanın ta kendisi ve başarı hazzını zedelemek istemedim, çok çamaşır çıkıyor diye :)
12. Değişik tarifleri denemek iyi bir motivasyon kaynağı anlaşılan. Değişik çorbalar, sebze yemekleri denemek mantıklı olabilir. Ata sayesinde çok değişik ve pratik yemek öğrendiğim için ayrıca mutluyum :)
13. Süt içmek istemezse yoğurt ve peynir takviyesini sıklaştırdım. Sütü sevmek zorudna değil. Ayrıca bir yaprak marulda bir bardak sütten daha fazla kalsiyum var ;)
14. Yemekten önce, yemek sırasında çok fazla su içmesine izin vermedim ki iştahı kesilmesin. Yemekten biraz sonra istediği kadar içebilir sevgili oğlum.
Umarım bu anti-bilimsel liste işinize yarar :) Anne stres yapmazsa çocuk daha rahat yer şeklindeki cümleyi de eklersek sanırım fena olmaz. Ve umarım bu liste işinize yarar .
Sevgiler
Yemeyen çocuğa yedirmenin 14 kuralı
Yemek yemek herkese eziyetse... Yemeyen çocuğuma nasıl yedirebilirim?
Yemek yemiyor, ne yapabilirim?
İştahsız, ne yapsak?
Yemeği sevmesi için parkta mı doyurayım?
Yemiyor, çok endişeliyim...
Bunun gibi pek çok soru ve cümle sıralayabilirim. Her annenin çocuğuyla ilgili olarak en az bir kez yaşadığı bir yememe döneminde bu soru ve cümleler kullanıliyor anlaşılan. Geçen günkü postta Ata' nın neler yediğini yazmıştım. Sevgili Tijen peki "yemeyen veletlere ne yapacağız" diye sormuş. Ben de bu soruyu seve seve yanıtlamak istedim. Çünkü aylarca yemek yedirmek için çabalamış, artık en sonunda stresten sırtında yaralar çıkarmış bir anne olarak belki bir yardımım dokunur diye düşünüyorum. Ata 6.ayında diş çıkarmaya başladı ve bu dönemde katı gıdalarla tanıştık. İkisi çakışınca oldukça zorlu bir yememe süreci başladı.
O dönem yaptıklarımı ve yazdıklarımı inceleyince durumu şöyle özetleyebilirim.
Nasıl davranmalı?
1. Peşinden kaşıkla koşturmadım. İyi de oldu, poposunun üstüne oturup masada yeneceğini bir şekilde öğrendi sonunda.
2.İki çeşit yemek hazırlıyorum mutlaka. Mesela pilav + balık. Çok sevdiği pilavı bayılarak yemeye çalışırken balığı ağzına ağzına depiyorum. Böylelikle herkes için adil bir beslenme olmuş oluyor.
3.Masaya kendi çatalını / kaşığını götürmesini istiyorum Ata' dan. Son zamanlarda daha çok severek yapar oldu. Yemeğe motive ediyor sanıyorum.
4. Askeli lise mantığıyla hareket edip yemek saatlerinin hergün aynı olmasına dikkat ettim en başından beri. Bazen de atladığımız yada geciktiği oldu tabi. Ama dikkat etmeye başlayınca aynı saatlerde acıktı ve yemeye başladı.
5. Masada ve oturarak yemek yemek konusunda ısrarlı davranmak çocuğu yemek ve sofra kültürüne yaklaştıracaktır. Ayakta gezerken doyurmaya çalışmak yemeği hafife almasını sağlayabilir diye düşündüm, uzak durdum.
6. Yemek yediği için ödül vermedim şimdiye kadar.. Dün parkta bir anne yemeğini yiyen oğluna ödül olarak kocaman bir çikolata verdi.Yani aslında o anne çocuğuna şu mesajı verdi istemeden: "ödül olarak vediğim abur cubur yaptığım yemeklerden daha değerlidir". Sakın, sakın, sakın!
7. Yememek için direndiği zamanlarda çok süslü yemek tabakları hazırlayıp bütün dikkatini yemeğe çekmeye çalışıyorum.
8. Sofrada birlikte yiyoruz. Ata yemese de biz yemeye devam ederiz. O da yemeğimizin bitmesini bekler. İşte bu çok önemli bence. Beklemeyi bilmek...
9. Bol bol konuşarak, sesimi alçaltıp yükselterek. Bütün ilgimi Ata'ya verip onunla sohbet ederek yemesini sağlamaya çalışıyorum. Bir dönem evde ne kadar büyük varsa toplanıp Ata yesin diye cümbüş yapıyorlardı. ( Ben okuldayken yemek yedirmek için başlamıştı bu furya.) Tesbih sallayıp helikopter taklidi yapan büyükanneler, televizyon açıp "aa, bak ne varmış" deyip ağzını açmasını sağlayan baba modelleri, def çalıp şarkı söyleyen insanlar... Hatırladıkça ruhum daralıyor. Bir gün annem (emekli sınıf öğretmeni, dikkatinizi çekerim) geldi ve bu hengame bitti :) Tam ekip hazırlanıp sahne alıyordu ki annemin şu cümlesi birden herkesi durdurdu ve susturdu: "Ata' nın yemeğe konsantre olması lazım, bu şekilde yemek yemeyi öğrenemez". Tsssssssssssssss, sessizlik ve ardından kaşığı eline alıp incelemeye başlayan ve annannesine hiç itiraz etmeyen bir Ata... İşte o günden beri ekip paydos ettiği için, genelde yemeğe konsantre benim oğlum ;)
10. Bir ara biskuvilere dadandı, artık almıyorum ve abur cubur vermiyoruz. Sadece dişini kaşımak isterse havuç, salatalık, uzun grisinilerden arada sırada veriyorum.
11. Herzaman ama herzaman kendi kendine yemesine izin verdim. Altına bir bez yayarak üstünün başının batmasına göz yumarak yemeği kaşığa daldırmasını zevkle izledim çoğu kez. Hele ki, ilkinde ağzını bulup yuttuğunda çok mutlu olmuştu. İkimiz de anladık ki bu başarmanın ta kendisi ve başarı hazzını zedelemek istemedim, çok çamaşır çıkıyor diye :)
12. Değişik tarifleri denemek iyi bir motivasyon kaynağı anlaşılan. Değişik çorbalar, sebze yemekleri denemek mantıklı olabilir. Ata sayesinde çok değişik ve pratik yemek öğrendiğim için ayrıca mutluyum :)
13. Süt içmek istemezse yoğurt ve peynir takviyesini sıklaştırdım. Sütü sevmek zorudna değil. Ayrıca bir yaprak marulda bir bardak sütten daha fazla kalsiyum var ;)
14. Yemekten önce, yemek sırasında çok fazla su içmesine izin vermedim ki iştahı kesilmesin. Yemekten biraz sonra istediği kadar içebilir sevgili oğlum.
Umarım bu anti-bilimsel liste işinize yarar :) Anne stres yapmazsa çocuk daha rahat yer şeklindeki cümleyi de eklersek sanırım fena olmaz. Ve umarım bu liste işinize yarar .
Sevgiler
29 Nisan 2011 Cuma
Tweet

Bugün tam 16 gün olmuş, ben hasta olup yataklara düşeli. İlk günden bu yana eşim, Ata' yı emanet ettiğimiz Ayşe Hanım, kayınvalidem, yardımcımız Gülbeyaz hanım (15 günde 1 gelir) ve İzmir' den gelen annem yanımdalar. Ata' nın bakımı, ev işleri, yemek ve ev işlerini bölüştüler.
İlk günlerde öyle bitkin ve halsizdim ki; neyin ne olduğunu anlamadım. Zaman geçip etrafı daha iyi algılamaya başlayınca bir farkettim ki,bölüştükleri işin hepsini ben yapıyordum zaten :)))
Tabi bunu ne zaman farkettim; sorunlar yaşanmaya başlayınca.
Bir baktım Ata sürekli mızırdanıyor. Yemekler yapılıyor ama Ata düşünülerek değil. Ev toparlanıyor ama herşeyin yeri değişiyor. Akşam 8 dedin mi uyuyan Ata 10'lara 11'lere kadar ayakta...
Gülbeyazın 15 günde bir gelip evin temizlenmesine yardım etmesi ve ben okuldayken Ayşe Hanım' ın Ata'ya gelip bakması dışında, bütün bu işleri ben tıkır tıkır yapıyordum. Yardımcı olanlar da haklılar, bu onların düzeni değil. Ssadece eşlik etmeye çalışıyorlar. Ata' yı üzmek, dahafazla üzülmesine izin vermek istemiyorlar. Haklılar işte ...
Ancak kendi kendime bunu düşünmeden edemiyorum; ben bunların hepsini tek başıma yapıyordum. Çalışmadan önce Ata'ya bakan birileri yada ev işlerine yardımcı olan birileri de yoktu. Eminim hasta olan pek çoğunuz bu anlattıklarımı yaşadınız. Eminim her anne evinin işini, çocuğunu, mesleğini vesaireyi tek başına sağlam kotarabiliyor. Eminim...
Vay be!
Öyleyse durumu şöyle formulüze edelim. Mesela ben kendi formülümü yazayım. Eşittirin sol tarafındaki aslında ne kadar kişilik işi idare edebiliyor, kaç kişilik orkestra şefi... O anlamda kullanılmıştır.
Aylin Anne=Annanne+babanne+baba+Gülbeyaz Hanım+Ayşe Hanım
Süper!
Bu denklem bana acayip gaz verdi. Şimdi ayaklanayım da oğlumu kucaklayayım hemen.
:)
Çekilişe katılmayı unutmayın.
Formülasyon

Bugün tam 16 gün olmuş, ben hasta olup yataklara düşeli. İlk günden bu yana eşim, Ata' yı emanet ettiğimiz Ayşe Hanım, kayınvalidem, yardımcımız Gülbeyaz hanım (15 günde 1 gelir) ve İzmir' den gelen annem yanımdalar. Ata' nın bakımı, ev işleri, yemek ve ev işlerini bölüştüler.
İlk günlerde öyle bitkin ve halsizdim ki; neyin ne olduğunu anlamadım. Zaman geçip etrafı daha iyi algılamaya başlayınca bir farkettim ki,bölüştükleri işin hepsini ben yapıyordum zaten :)))
Tabi bunu ne zaman farkettim; sorunlar yaşanmaya başlayınca.
Bir baktım Ata sürekli mızırdanıyor. Yemekler yapılıyor ama Ata düşünülerek değil. Ev toparlanıyor ama herşeyin yeri değişiyor. Akşam 8 dedin mi uyuyan Ata 10'lara 11'lere kadar ayakta...
Gülbeyazın 15 günde bir gelip evin temizlenmesine yardım etmesi ve ben okuldayken Ayşe Hanım' ın Ata'ya gelip bakması dışında, bütün bu işleri ben tıkır tıkır yapıyordum. Yardımcı olanlar da haklılar, bu onların düzeni değil. Ssadece eşlik etmeye çalışıyorlar. Ata' yı üzmek, dahafazla üzülmesine izin vermek istemiyorlar. Haklılar işte ...
Ancak kendi kendime bunu düşünmeden edemiyorum; ben bunların hepsini tek başıma yapıyordum. Çalışmadan önce Ata'ya bakan birileri yada ev işlerine yardımcı olan birileri de yoktu. Eminim hasta olan pek çoğunuz bu anlattıklarımı yaşadınız. Eminim her anne evinin işini, çocuğunu, mesleğini vesaireyi tek başına sağlam kotarabiliyor. Eminim...
Vay be!
Öyleyse durumu şöyle formulüze edelim. Mesela ben kendi formülümü yazayım. Eşittirin sol tarafındaki aslında ne kadar kişilik işi idare edebiliyor, kaç kişilik orkestra şefi... O anlamda kullanılmıştır.
Aylin Anne=Annanne+babanne+baba+Gülbeyaz Hanım+Ayşe Hanım
Süper!
Bu denklem bana acayip gaz verdi. Şimdi ayaklanayım da oğlumu kucaklayayım hemen.
:)
Çekilişe katılmayı unutmayın.
Etiketler:
Ata,
Aylin Anne,
Çağatay,
çalışan anne,
ev işi,
öğretmen anne,
sağlık
28 Nisan 2011 Perşembe
Tweet
Artık fiziksel olarak anne değilim, ama...
İlk gün:
Bundan 1o gün önceydi; doktora gittim, inceledi, baktı etti ve yapılması gerekenleri anlatırken "artık emziremezsiniz" deyince şoka girip, "durun ben bunu bir düşüneyim" gibi garip bir laf etmiştim. Sanki düşününce anında iyileşecekmişim gibi gelmişti, ne yapayım. Çaresizlik işte. Sonra eşime ve doktorun yüzüne bekıp "ben buna hazır değilim" Ata hiç değil. O ana kadar emzirme odası aramış, 1 metre karelik bir odacığın önündeki izdahamı görüp arkamıza bakmadan kaçmıştık. Bu nedenle Ata hala daha "meme meme meme" diye sayıklıyordu.
Çıktık; meme diye yolda yakamı bağrımı yoldu.
Eve geldik; meme diye üstümü paraladı.
Uykusu geldi ; meme diye ağladı.
Artık dayanamadım ben de ağlamaya başladım. İlaçları içmiştim çoktan. Artık süt veremezdim. Kayınvalidem aldı, kucakladı ve uyuttu.
Akşama kadar ara ara başıma gelip, "anne meme" dedi bir kaç kez. Öpüp koklayıp şakalaştım önce. Kendimi geceye hazırlamak zorundaydım bir yandan.
Dırırırırırımmm! Gece oldu. Oğlum, yavrum, canım, bebeğim "anne meme" diye ağlamaklı bir sesle yanıma geldi. Kucakladım, göğsüme yatırdım. Çok yumuşak bir sesle konuşmaya başladım.
-"Ata'cığım, hatırlıyor musun, bugün doktora gittik. İlaç verdi, artık Ata'ya süt veremezsiniz, ilaçlar yüzünden hasta olur, dedi. Sonra seni kucağına aldı, sevdi, sarıldı" ... Hatırlıyor musun annecim?
-Ata: ( ağlayarak )Doktor..... meme meme memmmmeeee mmeeemmmmmeeeeee ....!!!!
Baktım ki oğlum "ben anlamam! banane! meme!" diyor...
-"Atacım, ağlamakta çok haklısın bir tanem. Ben olsam ben de ağlardım. Ah canım yavrum. Ağlamana dayanamıyorum ama şimdi kollarımdasın. İstediğin kadar ağlayabilirsin. İstediğin kadar bana kızabilirsin. Çok haklısın bir tanem. Kollarımdasın, seni hiç bırakmıyorum. Sana sarılıyorum, seni öpüyorum, kokluyorum. Seni çok seviyorum. Meme vermediğim için seni sevmiyorum sanma. Seni çok seviyorum. Ağla bebeğim, peki... Ağla..."
-Ata: "peki, peki, peki, peki, annnnneeeee, ühüüüü, memeeeeeeeeeee...."
Bu ağlama 15 dakika kadar sürdü sonra uykuya daldı. Sabah kadar göğsümden indirmedim.
İkinci gün
İlk gün kadar net hatırlamıyorum aslında. Ancak her istediğinde doktorun dediklerini, artık veremeyeceğimi, onu çok sevdiğimi... kucağıma alıp sıkı sıkı sarılarak anlattım. Ağlamasını, verdiği bütün tepkileri saygıyla kabul ettim. Gece yine göğsümde ağlayarak uyudu. Ama biraz daha kısaydı belki; fakat ilk günkü gibi derinden sızlatmıştı kalbimi. Sonra aklıma komik tekerlemeler, kısacık bir dandini dandini, ardından apartmanın içinde ve dışında kim varsa uyku yoklaması çekme fikri geldi.
Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci günlerde bunu uyguladım. Babanne uyumuş, Semen Abla uyumuş, Avukat amca uyumuş, Aysel teyze uyumuş, Dilek Hanım uyumuş, Yelda uyumuş.... apartmanda kim varsa fısıldayarak saydım. Sonra alt kattaki veterinerdeki 10 tane yavru kediye isim takarak şaşmaz bir sırayla saydım. Bıcır uyumuş, gıcır uyumuuuşşş, minnoş uyumuşşş... sonunda bir kaç kez meme isteyip uyumaya geçti. Ama bu formül acayip işe yaradı. Sanırım her defasında memesiz uyuması gerektiğini anladı. Dördünce gece miydi, tam hatırlamıyorum. Kucağıma alır almaz; "Semen???" dedi. Uyumuş Atacığım, "Bababi(babanne)???" "uyumuş" dedim. Sonra bir baktım benim Ata uyumuuuuşşşş. Süper! Bu uyku yoklamasını çok sevdi ve kendini iyi hissediyor. Bu hep birlikte uyuma sloganı çok işe yaradı. Zaten tam zamanıydı.
Son günlerde ise "Atacığım hadi hep beraber uyuyalım" diyorum. Birbirimize sarılıyoruz. Biraz ninni söyleyip ardından kısa bir uyku yoklamasıyla uykuya dalıyoruz. Masaj yapmak da iyi bir formül.
2009 yılının ilk günlerinde öğrenmiştim hamile olduğumu.Hamilelikti, emzirmeydi derken neredeyse dolu dolu 2.5 yıl canımla kanımla sütümle Atacığıma annelik yapmaya çalıştım. Şimdi, artık, fiziksel olarak anne değilim ama Ata' nın kendi kendine uyumaya başlaması ve bunun onda yarattığı olumlu değişimi görmek garip bir gurur veriyor bana.
Annelik böyle bir şey galiba; En ufak şeye sevinmekle başlayan bir kişilik olmak...
Bundan 1o gün önceydi; doktora gittim, inceledi, baktı etti ve yapılması gerekenleri anlatırken "artık emziremezsiniz" deyince şoka girip, "durun ben bunu bir düşüneyim" gibi garip bir laf etmiştim. Sanki düşününce anında iyileşecekmişim gibi gelmişti, ne yapayım. Çaresizlik işte. Sonra eşime ve doktorun yüzüne bekıp "ben buna hazır değilim" Ata hiç değil. O ana kadar emzirme odası aramış, 1 metre karelik bir odacığın önündeki izdahamı görüp arkamıza bakmadan kaçmıştık. Bu nedenle Ata hala daha "meme meme meme" diye sayıklıyordu.
Çıktık; meme diye yolda yakamı bağrımı yoldu.
Eve geldik; meme diye üstümü paraladı.
Uykusu geldi ; meme diye ağladı.
Artık dayanamadım ben de ağlamaya başladım. İlaçları içmiştim çoktan. Artık süt veremezdim. Kayınvalidem aldı, kucakladı ve uyuttu.
Akşama kadar ara ara başıma gelip, "anne meme" dedi bir kaç kez. Öpüp koklayıp şakalaştım önce. Kendimi geceye hazırlamak zorundaydım bir yandan.
Dırırırırırımmm! Gece oldu. Oğlum, yavrum, canım, bebeğim "anne meme" diye ağlamaklı bir sesle yanıma geldi. Kucakladım, göğsüme yatırdım. Çok yumuşak bir sesle konuşmaya başladım.
-"Ata'cığım, hatırlıyor musun, bugün doktora gittik. İlaç verdi, artık Ata'ya süt veremezsiniz, ilaçlar yüzünden hasta olur, dedi. Sonra seni kucağına aldı, sevdi, sarıldı" ... Hatırlıyor musun annecim?
-Ata: ( ağlayarak )Doktor..... meme meme memmmmeeee mmeeemmmmmeeeeee ....!!!!
Baktım ki oğlum "ben anlamam! banane! meme!" diyor...
-"Atacım, ağlamakta çok haklısın bir tanem. Ben olsam ben de ağlardım. Ah canım yavrum. Ağlamana dayanamıyorum ama şimdi kollarımdasın. İstediğin kadar ağlayabilirsin. İstediğin kadar bana kızabilirsin. Çok haklısın bir tanem. Kollarımdasın, seni hiç bırakmıyorum. Sana sarılıyorum, seni öpüyorum, kokluyorum. Seni çok seviyorum. Meme vermediğim için seni sevmiyorum sanma. Seni çok seviyorum. Ağla bebeğim, peki... Ağla..."
-Ata: "peki, peki, peki, peki, annnnneeeee, ühüüüü, memeeeeeeeeeee...."
Bu ağlama 15 dakika kadar sürdü sonra uykuya daldı. Sabah kadar göğsümden indirmedim.
İkinci gün
İlk gün kadar net hatırlamıyorum aslında. Ancak her istediğinde doktorun dediklerini, artık veremeyeceğimi, onu çok sevdiğimi... kucağıma alıp sıkı sıkı sarılarak anlattım. Ağlamasını, verdiği bütün tepkileri saygıyla kabul ettim. Gece yine göğsümde ağlayarak uyudu. Ama biraz daha kısaydı belki; fakat ilk günkü gibi derinden sızlatmıştı kalbimi. Sonra aklıma komik tekerlemeler, kısacık bir dandini dandini, ardından apartmanın içinde ve dışında kim varsa uyku yoklaması çekme fikri geldi.
Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci günlerde bunu uyguladım. Babanne uyumuş, Semen Abla uyumuş, Avukat amca uyumuş, Aysel teyze uyumuş, Dilek Hanım uyumuş, Yelda uyumuş.... apartmanda kim varsa fısıldayarak saydım. Sonra alt kattaki veterinerdeki 10 tane yavru kediye isim takarak şaşmaz bir sırayla saydım. Bıcır uyumuş, gıcır uyumuuuşşş, minnoş uyumuşşş... sonunda bir kaç kez meme isteyip uyumaya geçti. Ama bu formül acayip işe yaradı. Sanırım her defasında memesiz uyuması gerektiğini anladı. Dördünce gece miydi, tam hatırlamıyorum. Kucağıma alır almaz; "Semen???" dedi. Uyumuş Atacığım, "Bababi(babanne)???" "uyumuş" dedim. Sonra bir baktım benim Ata uyumuuuuşşşş. Süper! Bu uyku yoklamasını çok sevdi ve kendini iyi hissediyor. Bu hep birlikte uyuma sloganı çok işe yaradı. Zaten tam zamanıydı.
Son günlerde ise "Atacığım hadi hep beraber uyuyalım" diyorum. Birbirimize sarılıyoruz. Biraz ninni söyleyip ardından kısa bir uyku yoklamasıyla uykuya dalıyoruz. Masaj yapmak da iyi bir formül.
2009 yılının ilk günlerinde öğrenmiştim hamile olduğumu.Hamilelikti, emzirmeydi derken neredeyse dolu dolu 2.5 yıl canımla kanımla sütümle Atacığıma annelik yapmaya çalıştım. Şimdi, artık, fiziksel olarak anne değilim ama Ata' nın kendi kendine uyumaya başlaması ve bunun onda yarattığı olumlu değişimi görmek garip bir gurur veriyor bana.
Annelik böyle bir şey galiba; En ufak şeye sevinmekle başlayan bir kişilik olmak...
27 Nisan 2011 Çarşamba
Tweet
13-25 Nisan arası
Bu iki tarih arasında çok şey değişti hayatımda. Mutluydum, keyifliydim. Çok yoruluyordum ama bir hayalim vardı. Ona dokunduğumu düşünüyordum. Sonra aniden üşüttüm, devirdi beni. Yattım, dinlendim ama iyileşemedim. Annem geldi... I-ıh. Yok çare olamadı.
Doktora gittik.
Muayeneler, kontroller, şunlar bunlar... Ben hep "iyiyim" palavrasını okudum. Doktora göre dinlenmem gerekiyordu. Bu arada ilaçlar yüzünden emzirmeyi kestim. Öyle ani oldu ki, ikimiz de hala çok üzgünüz Atişkomla.
Emzirmeyi kestim tam 10 gün kıpırdamadan yattım. İyi olacağımı umut ettim. Ancak içimden bir ses işlerin yolunda gitmediğini söylüyordu. Geçtiğimiz pazartesi günü yine doktordaydık. Yatıp dinleneceksin dedi :) Yine rapor yine rapor.
Hastane odasından şahane (?!) bir İstanbul manzarası
Şimdi iyiyim, yatıyorum. Ara ara kalkıp blog yazıyorum. Bu da iyi geliyor :)
Memeden kesilen Atacığım ın uykuya geçişi değişti. Kendi kendine uyuyor. Çok detaylı bir konu olduğu için bunu ayrı bir yazı olarak yazacağım.
Çok iyi bir doktorum var, çok şükür. Moral verdi hep sağolsun. Onu da ayrıca uzun uzun yazarım.
Fakat Ata' nın kendi kendine uyuyor olması bu şerden doğmuş en büyük hayır gibi geliyor bana. Bir de yattığım dönem boyunca evde kalabalık olmasından büyük keyif alması çok mutlu etti beni.
Aslında anlatacak çok şey var, ççoooookkkk. Toparladıkça ve toparlandıkça yazarım yine ;)
Bu arada, İstanbul Yoga Merkezi bebekler için masaj eğitimi düzenliyor. Etkinliğin detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Minik bebeği olanlar kaçırmasın derim.
Sevgiler
Doktora gittik.
Muayeneler, kontroller, şunlar bunlar... Ben hep "iyiyim" palavrasını okudum. Doktora göre dinlenmem gerekiyordu. Bu arada ilaçlar yüzünden emzirmeyi kestim. Öyle ani oldu ki, ikimiz de hala çok üzgünüz Atişkomla.
Emzirmeyi kestim tam 10 gün kıpırdamadan yattım. İyi olacağımı umut ettim. Ancak içimden bir ses işlerin yolunda gitmediğini söylüyordu. Geçtiğimiz pazartesi günü yine doktordaydık. Yatıp dinleneceksin dedi :) Yine rapor yine rapor.
Hastane odasından şahane (?!) bir İstanbul manzarasıŞimdi iyiyim, yatıyorum. Ara ara kalkıp blog yazıyorum. Bu da iyi geliyor :)
Memeden kesilen Atacığım ın uykuya geçişi değişti. Kendi kendine uyuyor. Çok detaylı bir konu olduğu için bunu ayrı bir yazı olarak yazacağım.
Çok iyi bir doktorum var, çok şükür. Moral verdi hep sağolsun. Onu da ayrıca uzun uzun yazarım.
Fakat Ata' nın kendi kendine uyuyor olması bu şerden doğmuş en büyük hayır gibi geliyor bana. Bir de yattığım dönem boyunca evde kalabalık olmasından büyük keyif alması çok mutlu etti beni.
Aslında anlatacak çok şey var, ççoooookkkk. Toparladıkça ve toparlandıkça yazarım yine ;)
Bu arada, İstanbul Yoga Merkezi bebekler için masaj eğitimi düzenliyor. Etkinliğin detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Minik bebeği olanlar kaçırmasın derim.
Sevgiler
Tweet

Fotoğraf: Çağatay :)
Dün yazdığım ilk yazıda içimdeki ve dışımdaki negatiflerden uzak duruyorum demiştim. Bunun üzerine Sevgili Nilhan, "listesi var mı" diye sormuştu. O ana kadar kafamda bir liste yapmamıştım ama düşünüp neler yaptığımı paylaşmak istedim.
İçimdeki güneş: Güneşi çıplak gözle görebildiğimi hayal ediyorum. Hani şu dijital görüntüleri vardır ya onun gibi. Sapsarı, pasparlak bir güneşin kalbimin yerinde olduğunu hissediyorum. Oradan bedenime ve etrafıma ısı ve ışık saçtığını, hayat verdiğini düşünüyorum. Özellikle gözlerimde ve ellerimdeki enerjiye dikkat ediyorum.
"İşte bu benim ana enerjim, bunu en iyi şekilde harcamalıyım" cümlesini kendime sık sık hatırlatıyorum.
Dinlenmeye ihtiyacım olduğunda ( ki bu aralar tek yaptığım şey bu ) ellerimi kalbimin üzerine koyup bunu hissetmeye çalışıyorum.
Negatif insanlardan uzak duruyorum.
Duramıyorsam, bir konu belirleyip sadece onun etrafında konuşmalar yapmaya özen gösteriyorum.
Sinirlerim gerildiğinde ( ki operasyon ertesinde çok üzgün ve gergindim ) bunu yaşamamın insani bir durum olduğunu ancak kimseye bir faydasını olmadığını düşünmeye çalışıyorum.
Çeşitli duaları tekrarlıyorum. Örneğin büyükannemin öğrettiği "la havle..." başına bir besmele ekleyip 11 defa tekrar ediyorum. Çok iyi geliyor. (Kesin bana büyükannemi hatırlattığı için :)
Su içiyorum.
Kalbimdeki kırıkları, darlıkları, üzüntüleri gördüğümde sanki elime minik bir serçeyi alıp okşarmışsasına hareket ettiğimi düşünüyorum, iyi geliyor.
Ata'ya sarılıyorum. Olabildiğince sık. Hepimize iyi geliyor.
Kocacığıma daha çok sevgi sözcükleriyle hitap ediyorum, Atişko'ma da...
Çiçeklerimle konuşuyorum. İşe yarayacağına çok eminim.
Sevdiğim müzikleri dinliyorum.
Sık sık yüzümü yıkıyorum.
Bunlar 13 Nisan'dan beri yapmaya özen gösterdiğim şeyler. Bu tarihlerde yaşadığım en acayip olay birden hastalanıp yatağa düşmem ve kalkamamdı. Anladım ki enerjimi düzgün harcayamadığım için başıma geldi bunlar.
Gereksiz şeylere bu enerjiyi kaptırarak yok etmenin ve kendimi zorlamanın bir gereği yok diye düşünüyorum artık.
Atacığımla, az ama öz olan dostlarımla, ailemle, sevdiklerimle, çiçeklerimle güzel bir hayat sürmek çok önemli benim için.
Çünkü hayat sevdikleriyle, iyi ve hayırlı işlerle uğraşarak geçince güzel.
Gerisi beyhude.
Negatiften arınma diyeti

Fotoğraf: Çağatay :)
Dün yazdığım ilk yazıda içimdeki ve dışımdaki negatiflerden uzak duruyorum demiştim. Bunun üzerine Sevgili Nilhan, "listesi var mı" diye sormuştu. O ana kadar kafamda bir liste yapmamıştım ama düşünüp neler yaptığımı paylaşmak istedim.
İçimdeki güneş: Güneşi çıplak gözle görebildiğimi hayal ediyorum. Hani şu dijital görüntüleri vardır ya onun gibi. Sapsarı, pasparlak bir güneşin kalbimin yerinde olduğunu hissediyorum. Oradan bedenime ve etrafıma ısı ve ışık saçtığını, hayat verdiğini düşünüyorum. Özellikle gözlerimde ve ellerimdeki enerjiye dikkat ediyorum.
"İşte bu benim ana enerjim, bunu en iyi şekilde harcamalıyım" cümlesini kendime sık sık hatırlatıyorum.
Dinlenmeye ihtiyacım olduğunda ( ki bu aralar tek yaptığım şey bu ) ellerimi kalbimin üzerine koyup bunu hissetmeye çalışıyorum.
Negatif insanlardan uzak duruyorum.
Duramıyorsam, bir konu belirleyip sadece onun etrafında konuşmalar yapmaya özen gösteriyorum.
Sinirlerim gerildiğinde ( ki operasyon ertesinde çok üzgün ve gergindim ) bunu yaşamamın insani bir durum olduğunu ancak kimseye bir faydasını olmadığını düşünmeye çalışıyorum.
Çeşitli duaları tekrarlıyorum. Örneğin büyükannemin öğrettiği "la havle..." başına bir besmele ekleyip 11 defa tekrar ediyorum. Çok iyi geliyor. (Kesin bana büyükannemi hatırlattığı için :)
Su içiyorum.
Kalbimdeki kırıkları, darlıkları, üzüntüleri gördüğümde sanki elime minik bir serçeyi alıp okşarmışsasına hareket ettiğimi düşünüyorum, iyi geliyor.
Ata'ya sarılıyorum. Olabildiğince sık. Hepimize iyi geliyor.
Kocacığıma daha çok sevgi sözcükleriyle hitap ediyorum, Atişko'ma da...
Çiçeklerimle konuşuyorum. İşe yarayacağına çok eminim.
Sevdiğim müzikleri dinliyorum.
Sık sık yüzümü yıkıyorum.
Bunlar 13 Nisan'dan beri yapmaya özen gösterdiğim şeyler. Bu tarihlerde yaşadığım en acayip olay birden hastalanıp yatağa düşmem ve kalkamamdı. Anladım ki enerjimi düzgün harcayamadığım için başıma geldi bunlar.
Gereksiz şeylere bu enerjiyi kaptırarak yok etmenin ve kendimi zorlamanın bir gereği yok diye düşünüyorum artık.
Atacığımla, az ama öz olan dostlarımla, ailemle, sevdiklerimle, çiçeklerimle güzel bir hayat sürmek çok önemli benim için.
Çünkü hayat sevdikleriyle, iyi ve hayırlı işlerle uğraşarak geçince güzel.
Gerisi beyhude.
26 Nisan 2011 Salı
Tweet
Nerede kalmıştık?
Yeniden merhaba,
Blogspotun kapatılmasından önce Çağatay' ın blogunda yazmaya başladım. Daha önce de bahsettiğim gibi wordpress beni pek açmadı. Mecburen herkes transfer olunca bile bloglardaki okunmada konusunda birlik bütünlük dağıldı gitti.
Çağatay' ın blogunda yazmaya devam ederken, bir yandan da çok farklı işler, projeler, okul, Ata, dersler, ev, yemek... bin bir türlü işin içinde koşturdum durdum.
ama en sonunda öyle bir durdum ki... 15 güne yakın bir süredir kalk(a)madan yatıyorum. Yorulmuşum... Öyle yorulmuşum ki... Kanamalar, şunlar bunlar... Dün geçirdiim operasyonla bu delicesine olan debelenmeye noktayı koydum.
Bundan böyle aktivite kadar dinlenmeye de zaman ayıracağımdan çok eminim.
Ayrıca "negatiften arınma" diyetine girdim. İçimdeki ve dışımdaki negatiflerden uzak duruyorum. İlla pozitif olacağım diye kasmıyorum. Ancak enerjimi daha da korumaya bakıyorum.
Bu süre içinde Ata'yı memeden kesmeke zorunda kaldık :( Öyle üzgünüm ki... Ancak 19 ay 10 gün süren bu güzel serüven için yaradana şükrediyorum. İsteyen herkese nasip olsun. Bu arada LLLTürkiye' nin çok önemli bir yazısını paylaşmak isterim. Çok özel bilgiler var.
...
Aylin Anne yenileniyor...
Aylin Anne dinleniyor...
Dinlenirken yeniliklere hazırlanıyor. Bu arada Aylin Anne takipçileriyle Facebook'ta paylaşıma devam ediyor. Haydi siz de katılın ;)
...
Sizden bir isteğim olacak.
Tasarladığım blogsal değişiklikler için sizden yardım istiyorum aslında.
Aylin Anne blogunda neler görmek ve okumak istiyorsunuz? Benimle paylaşır mısınız? Sıkça bahsedilmesini istediğiniz konulardan tutun da, renklere, şekillere varıncaya dek, ne varsa... Samimiyetle benimle paylaşır mısınız?
İster yorum yazın isterseniz mail olarak gönderin:
aylinatasagun@gmail.com
Bir de sanırım burada yazınca daha bir "biz bize" havası esiyor, daha samimi oluyor gibi. Kocamin blogunda daha bir resmi hatta epey mesafeli kalınabiliyor, değil mi?
Sevgiler, sağlıklar, güzellikler.
Blogspotun kapatılmasından önce Çağatay' ın blogunda yazmaya başladım. Daha önce de bahsettiğim gibi wordpress beni pek açmadı. Mecburen herkes transfer olunca bile bloglardaki okunmada konusunda birlik bütünlük dağıldı gitti.
Çağatay' ın blogunda yazmaya devam ederken, bir yandan da çok farklı işler, projeler, okul, Ata, dersler, ev, yemek... bin bir türlü işin içinde koşturdum durdum.
ama en sonunda öyle bir durdum ki... 15 güne yakın bir süredir kalk(a)madan yatıyorum. Yorulmuşum... Öyle yorulmuşum ki... Kanamalar, şunlar bunlar... Dün geçirdiim operasyonla bu delicesine olan debelenmeye noktayı koydum.
Bundan böyle aktivite kadar dinlenmeye de zaman ayıracağımdan çok eminim.
Ayrıca "negatiften arınma" diyetine girdim. İçimdeki ve dışımdaki negatiflerden uzak duruyorum. İlla pozitif olacağım diye kasmıyorum. Ancak enerjimi daha da korumaya bakıyorum.
Bu süre içinde Ata'yı memeden kesmeke zorunda kaldık :( Öyle üzgünüm ki... Ancak 19 ay 10 gün süren bu güzel serüven için yaradana şükrediyorum. İsteyen herkese nasip olsun. Bu arada LLLTürkiye' nin çok önemli bir yazısını paylaşmak isterim. Çok özel bilgiler var.
...
Aylin Anne yenileniyor...
Aylin Anne dinleniyor...
Dinlenirken yeniliklere hazırlanıyor. Bu arada Aylin Anne takipçileriyle Facebook'ta paylaşıma devam ediyor. Haydi siz de katılın ;)
...
Sizden bir isteğim olacak.
Tasarladığım blogsal değişiklikler için sizden yardım istiyorum aslında.
Aylin Anne blogunda neler görmek ve okumak istiyorsunuz? Benimle paylaşır mısınız? Sıkça bahsedilmesini istediğiniz konulardan tutun da, renklere, şekillere varıncaya dek, ne varsa... Samimiyetle benimle paylaşır mısınız?
İster yorum yazın isterseniz mail olarak gönderin:
aylinatasagun@gmail.com
Bir de sanırım burada yazınca daha bir "biz bize" havası esiyor, daha samimi oluyor gibi. Kocamin blogunda daha bir resmi hatta epey mesafeli kalınabiliyor, değil mi?
Sevgiler, sağlıklar, güzellikler.
Etiketler:
Aylin Anne,
blog,
sağlık
18 Şubat 2011 Cuma
Tweet
Sadece ot mu yemeli???
Daha önce uzun uzun bahsetmiştim. Kalbim tekliyor arada sırada. Öldürmez ama süründürür cinsinden birşey. Hal böyleyken doktor normalin hafif derece üstünde çıkan kolestrolüm için mecburen diyet verdi.
İlaç yazamazdı, çünkü Aylin daha haaaaalllllaaaaaa emziriyordu :)))
Demişti ki;
-Sadece toprak üstü sebze yiyeceksin... O kadar.
-Meyve yok.
-Hayvansal gıda yok.
-Hamur işi yok.
-Tatlı yok.
-Şeker yok.
-Çay kahve asitli gıda yok.
-Makarna,pilav yok.
-Peki ekmek var mı doktor bey?
-Yok!
-E, hadi günde 1 dilim olsun.
-Sağolun,allah razı olsun sizden :)))
Bu diyalogdan sonra 3 gün kendime gelemedim. Ben ki ağır yemek yemeyen, dikkat eden... Mümkünse detoks yapan... Mosmor oldum diyet lafını duyunca :( Şimdiye kadar kimse bana diyet emri vermemişti. Emir almayı zaten sevmeyen ama memur olan ben, doktordan "kesin kes yapacaksın, yoksa çok uğraşırız" lafını duyunca, baş önde, omuzlar yerde, ayaklarımı tırsss tırsss sürüyerekten çıkmıştım Florance Abla' nın hastanesinden :( Eve gelince kocacığıma gönderdiğim meyve sepetiyle hatıra fotoğrafı bile çektirdim, vallahi.
Günler nasıl mı geçti? ...
Hani bir şarkı vardı, "gel sen ne çektiğimi bir de bana sor" nerde nasıl yaşarım, gel de bana sor".
Nasıl özetleyeyim, bilemedim.
Ekmeğe elim gitti, anında bıraktım, Meyve sepetine gözüm takıldı, başımı çevirdim. Kuru kayısılarla burun buruna gelince geri geri mutfaktan çıktım. Tabi çıkarken çikolatalara el salladım.
Ha babam de babam ıspanak yiyorum sabahtan beri, yanına çorba, salata. Kahvaltıdaki 1 dilim ekmek hakkımı yarıya böldüm. Önce öpüyor sonra başıma koyuyor, ağzımda geveleye geveleye yiyorum ekmeğimi. "Muuaaah!!!" diye öpünce Ata bile garipsedi yahu :))) "Annem ne yapıyor" demiştir içinden, kesin :)
Akşam çorba, belki biraz ceviz...Bir de arada balık hakkım var bir de.

Bunun adı askeri rejim, ötesi yok. İçime ya derviş kaçtı ya nazi subayı, tam olarak emin değilim. Çünkü harfiyen uyuyorum.
Durun!!!! yalan söyledim.
2 gün önce bir dilim portakalın ucundan ısırdım :/ :)))
Not: Benimde canım vaaar, ben de insanııımmm, benim de kalbiiimmm vaaaar, ben de insanııııımmmmm
Not 2: Sadece ot(sebze yani) yiyince insan bir hoş ve pek hafif oluyormuş. Otların inceliği,zerafeti ve yeşertisi geçiyormuş ruha. Zihni berraklaşıyor, içine neşeli bir kuş gelip konuyormuş... Tecrübe ettim ve sevdim ben bu işi :)
Diyet yapanlar, yapamayanlar, zorunda olanlar, gönüllüler... beni çoooooooook iyi anlar tahminimce.
Sevgiler
İlaç yazamazdı, çünkü Aylin daha haaaaalllllaaaaaa emziriyordu :)))
Demişti ki;
-Sadece toprak üstü sebze yiyeceksin... O kadar.
-Meyve yok.
-Hayvansal gıda yok.
-Hamur işi yok.
-Tatlı yok.
-Şeker yok.
-Çay kahve asitli gıda yok.
-Makarna,pilav yok.
-Peki ekmek var mı doktor bey?
-Yok!
-E, hadi günde 1 dilim olsun.
-Sağolun,allah razı olsun sizden :)))
Bu diyalogdan sonra 3 gün kendime gelemedim. Ben ki ağır yemek yemeyen, dikkat eden... Mümkünse detoks yapan... Mosmor oldum diyet lafını duyunca :( Şimdiye kadar kimse bana diyet emri vermemişti. Emir almayı zaten sevmeyen ama memur olan ben, doktordan "kesin kes yapacaksın, yoksa çok uğraşırız" lafını duyunca, baş önde, omuzlar yerde, ayaklarımı tırsss tırsss sürüyerekten çıkmıştım Florance Abla' nın hastanesinden :( Eve gelince kocacığıma gönderdiğim meyve sepetiyle hatıra fotoğrafı bile çektirdim, vallahi.
Günler nasıl mı geçti? ...
Hani bir şarkı vardı, "gel sen ne çektiğimi bir de bana sor" nerde nasıl yaşarım, gel de bana sor".
Nasıl özetleyeyim, bilemedim.
Ekmeğe elim gitti, anında bıraktım, Meyve sepetine gözüm takıldı, başımı çevirdim. Kuru kayısılarla burun buruna gelince geri geri mutfaktan çıktım. Tabi çıkarken çikolatalara el salladım.
Ha babam de babam ıspanak yiyorum sabahtan beri, yanına çorba, salata. Kahvaltıdaki 1 dilim ekmek hakkımı yarıya böldüm. Önce öpüyor sonra başıma koyuyor, ağzımda geveleye geveleye yiyorum ekmeğimi. "Muuaaah!!!" diye öpünce Ata bile garipsedi yahu :))) "Annem ne yapıyor" demiştir içinden, kesin :)
Akşam çorba, belki biraz ceviz...Bir de arada balık hakkım var bir de.
Bunun adı askeri rejim, ötesi yok. İçime ya derviş kaçtı ya nazi subayı, tam olarak emin değilim. Çünkü harfiyen uyuyorum.
Durun!!!! yalan söyledim.
2 gün önce bir dilim portakalın ucundan ısırdım :/ :)))
Not: Benimde canım vaaar, ben de insanııımmm, benim de kalbiiimmm vaaaar, ben de insanııııımmmmm
Not 2: Sadece ot(sebze yani) yiyince insan bir hoş ve pek hafif oluyormuş. Otların inceliği,zerafeti ve yeşertisi geçiyormuş ruha. Zihni berraklaşıyor, içine neşeli bir kuş gelip konuyormuş... Tecrübe ettim ve sevdim ben bu işi :)
Diyet yapanlar, yapamayanlar, zorunda olanlar, gönüllüler... beni çoooooooook iyi anlar tahminimce.
Sevgiler
Etiketler:
Aylin Anne,
beslenme,
sağlık
14 Şubat 2011 Pazartesi
Tweet
Mübarek sevgililer gününde kardiyoloji kliniğinde olmak bir ayrıcalıktır.
Günün anlam ve önemini belirten yazımın özeti attığım başlık oldu aslında. Daha önceki yazımda kalp meselesine değinmiş, yaşadığım derdi paylaşmıştım. (İyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim tekrar tekrar...)Doktorum Vedat Bey "pazartesi gel kontrol var" dedi. Tıpış tıpış gittim. Beklerken hafiften gerildiğimi ve NTV'deki son dakika gelişmelerinin değil, beklemenin verdiği gerginlikle kalp sesimi kulağımda duyuyor gibiydim. Neyse ki eğlenceli bir yerdi ve dikkatimi dağıtacak şeyler buldum. Derken doktorum çağırdı. İçeri girdiğimde Vedat bey'in saç baş dağılmış, yorgun, solgun ve de zor konuşan halini görünce "Sevgililer gününüz mübarek olsun Vedat bey" diyerek selamalarım. Moral verip güldürdüğüme sevinirken kendisi süper hazır cevap çıktı. "14 Şubat'ta kardiyoloji kliniğinde olmak bir ayrıcalıktır. Seni eve sapasağlam bir kalple göndereceğim, hiç merak etme" dedi. Vaaaaaaayyyyyy :) İşte benim doktoru :))))
Durum iyi, fena değil, idare eder vesaire ama garip bir şey yaşandı. Kan yağlarım yüksek çıktı. Çok üzüldüm, acayip moralim bozuldu. Ben ki inek misali ot yiyen, oğlu 17. ayında olduğu halde süt için didinen ve bu nedenle sürekli yeşil yapraklı gıda tüketirken ( kalsiyum ve süt için) nereden çıktı bu LDL, kolestrol??????? "Sana ilaç yazacağım, bunları iç, kan yağlarını kontrol edelim, ekarte etmezsek şikayetlerin sürer" dedi. Haydaaaaaaaaa, "emziriyorum Vedat bey" deyince. "Ok, o zaman diyet" dedi. "Neeeeeee, ne diyeti, nasıl yani, ne yağacağım şimdi ben. Daha önce diyet yapmadım, hay allah" biçiminde bir panik yaşarken,"yapmazsan olmaz, karnene kırık gelir, bak yoksa ilaç yazarım" dedi gülerek. "Yalvaran bir sesle...Emzirmeyi kesemem, diyete razıyım. Ata emmeyi çok seviyor ve çok mutlu. Bu onun için çok önemli bir şey, nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ama küt diye emzirmeyi kesersem bunalıma girer çocuk". Vedat bey, doğruldu ve büyük bir ciddiyetle, "sakın sakın sakın, emzirmeyi kesme, bu onun hala en büyük gıdası. Oradan aldığı sadece protein,vitamin,savunma hücresi değil, anne sevgisi, şefkati. Sana sokuldukça yaşadığını hissedip mutlu oluyor her seferinde bunu unutma" dedi. Gözlerim doldu dinlerken. Ata'cığım benim. Boncuk gözlü meraklı yavrum benim. "Ne gerekiyorsa yaparım, değil rejim, askeri rejim uygularım ama sütten kesmem" dedim. Gülüştük filan falan...
"Eee, nasıl bir diyet bu hocam" diye sordum. Amanın!!!! Sormaz olaydım. Aynen şunu dedi; "toprak altı besin yok, toprak üstü sebzeler var sadece, ha bir de meyve yok"...
MEyve mi?
Meyve mi?
Meyve yok mu?
Ne, meyve yok mu???
Şok oldum ....hmmffff!
"Meyve yok, çünkü içinde şeker var, şeker ise kan yağlarını arttırır."
Pencereyi açıp caddeye doğru "ben meyvesiz yaşayamam" diye bağırasım geldi, billahi. Zaten "erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer deyip bunu ısmarlamıştım. Oalcak şey mi bu? Hani kardiyoloji de olmak bir ayrıcalıktı? Ühüüüüüüüüüüüüüü :)))

Aklımda meyveler kös kös eve geldim. Ev halkı mest olmuş bayıla bayıla yiyordu. Artık bana yasak diyerek, ağlak mağlak konuşmaya başladım. Bu akşam yiyeyim, bir daha yok dedim kendi kendime. Yedim bir iki tane...Ama sanki taş yiyordum sayın seyirciler. Olamaz böyle bir psikolojik baskı: :(
Meyve yemeyip naaapacağım ben yaaa :( Ot mu kemireceğim apartmanın kadrolu kedileri gibi. Offf, dert oldu içime. 3 ay yok, zinhar yassak!
Neyse, sevgililer gününü mübarek mübarek kutladık. MEyvelerimizi yiyemedik, yediklerimiz boğazımıza dizilir gibi oldu. Ata'mız diş çıkardığı için keyifsiz ve dolayısıyla annesine naz , caz yapmaktadır.
NOT 1: Bu arada alternatif anne de yazdığım yorumları sindiremeyenler blog yazılarıma garip garip notlar- yorumlar göndererek beni sinirlendirmeye çalıştı galiba. Bir tanesini yayınladım ama okuyan herkes bilsin ki ne yaptığımdan ve ağlatmanın zararlı olduğundan o kadar eminim ki, bu yazılanlar beni değil sizi yıpratır. Boşu boşuna enerji harcarsınız, söylemedi demeyin. Hakkımda yazdıklarıyla ileri giden olursa işte orada mahkeme orada, veririm dilekçemi uğraşırsınız... Son yorumlarımı admin yayınlamadığı için zamanında ne dediysem buradan okuyabilirsiniz ayrıca. Bir gün oturup "moderasyon nedir" ve "moderatörlük nasıl yapılır" başlığı altında bir yazı yazacağım. Unutturmayın. Gruplarda, sitelerde, şurada, burada yazacak zamanım ve de isteğim olmadığı için bu tür gerginlikler ve yanlılıklar bana çok uzak şeyler. İtirazı olan, beğenmeyen varsa yazdıklarımdan, okumayıversin, olsun bitsin. Bu kadar basit. İşim gücüm yok bir de car car car sizinle kavga mı edeceğim yahu :)))
Herneyse, Ata sayıklıyor galiba, gidip bakmalıyım. Yarın Eko çekilecek, orada da bir arıza yoksa yapacaklarıma ve dikkat ettiğim şeylere ağırlık vermem gerekiyor.
NOT 2:Son yazımda ve sondan bir önceki yazımdabeni Sabiha Paktuna Keskin'den başka uzman tanımıyor sanabilirsiniz, ancak doğallığı ve doğruyu söyleyen en gür ses oydu Türkiye'de. Demek hataları olmuş, haberim yok. Etik önemli bir mevzu ama şu da bir gerçek,
Psikiyatrlar nörologları ve psikologları,
Psikologlar rehber ve psikolojik danışmanları,
Rehber ve psikolojik danışmanlar ise alan dışı olarak bu işi yapanları hep dışlarlar, hatta uğraşırlar. Bunun dışında; işin iç yüzünü bilmediğimden yorum yapmam doğru olmaz. MAdem öyle, çocuk &ergen psikiyatrları nerde, çıksın onlar anlatsın bakalım aynı dille... Bekliyoruz.
NOT 3: YARIN SİZE BİR SÜPRİZİM VAR.
Herkese iyi geceleri, iyi kandiller, mutlu - güleryüzlü bebekler, sağlık dolu günler diliyorum.
Sevgiler
Aylin
Durum iyi, fena değil, idare eder vesaire ama garip bir şey yaşandı. Kan yağlarım yüksek çıktı. Çok üzüldüm, acayip moralim bozuldu. Ben ki inek misali ot yiyen, oğlu 17. ayında olduğu halde süt için didinen ve bu nedenle sürekli yeşil yapraklı gıda tüketirken ( kalsiyum ve süt için) nereden çıktı bu LDL, kolestrol??????? "Sana ilaç yazacağım, bunları iç, kan yağlarını kontrol edelim, ekarte etmezsek şikayetlerin sürer" dedi. Haydaaaaaaaaa, "emziriyorum Vedat bey" deyince. "Ok, o zaman diyet" dedi. "Neeeeeee, ne diyeti, nasıl yani, ne yağacağım şimdi ben. Daha önce diyet yapmadım, hay allah" biçiminde bir panik yaşarken,"yapmazsan olmaz, karnene kırık gelir, bak yoksa ilaç yazarım" dedi gülerek. "Yalvaran bir sesle...Emzirmeyi kesemem, diyete razıyım. Ata emmeyi çok seviyor ve çok mutlu. Bu onun için çok önemli bir şey, nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ama küt diye emzirmeyi kesersem bunalıma girer çocuk". Vedat bey, doğruldu ve büyük bir ciddiyetle, "sakın sakın sakın, emzirmeyi kesme, bu onun hala en büyük gıdası. Oradan aldığı sadece protein,vitamin,savunma hücresi değil, anne sevgisi, şefkati. Sana sokuldukça yaşadığını hissedip mutlu oluyor her seferinde bunu unutma" dedi. Gözlerim doldu dinlerken. Ata'cığım benim. Boncuk gözlü meraklı yavrum benim. "Ne gerekiyorsa yaparım, değil rejim, askeri rejim uygularım ama sütten kesmem" dedim. Gülüştük filan falan...
"Eee, nasıl bir diyet bu hocam" diye sordum. Amanın!!!! Sormaz olaydım. Aynen şunu dedi; "toprak altı besin yok, toprak üstü sebzeler var sadece, ha bir de meyve yok"...
MEyve mi?
Meyve mi?
Meyve yok mu?
Ne, meyve yok mu???
Şok oldum ....hmmffff!
"Meyve yok, çünkü içinde şeker var, şeker ise kan yağlarını arttırır."
Pencereyi açıp caddeye doğru "ben meyvesiz yaşayamam" diye bağırasım geldi, billahi. Zaten "erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer deyip bunu ısmarlamıştım. Oalcak şey mi bu? Hani kardiyoloji de olmak bir ayrıcalıktı? Ühüüüüüüüüüüüüüü :)))

Aklımda meyveler kös kös eve geldim. Ev halkı mest olmuş bayıla bayıla yiyordu. Artık bana yasak diyerek, ağlak mağlak konuşmaya başladım. Bu akşam yiyeyim, bir daha yok dedim kendi kendime. Yedim bir iki tane...Ama sanki taş yiyordum sayın seyirciler. Olamaz böyle bir psikolojik baskı: :(
Meyve yemeyip naaapacağım ben yaaa :( Ot mu kemireceğim apartmanın kadrolu kedileri gibi. Offf, dert oldu içime. 3 ay yok, zinhar yassak!
Neyse, sevgililer gününü mübarek mübarek kutladık. MEyvelerimizi yiyemedik, yediklerimiz boğazımıza dizilir gibi oldu. Ata'mız diş çıkardığı için keyifsiz ve dolayısıyla annesine naz , caz yapmaktadır.
NOT 1: Bu arada alternatif anne de yazdığım yorumları sindiremeyenler blog yazılarıma garip garip notlar- yorumlar göndererek beni sinirlendirmeye çalıştı galiba. Bir tanesini yayınladım ama okuyan herkes bilsin ki ne yaptığımdan ve ağlatmanın zararlı olduğundan o kadar eminim ki, bu yazılanlar beni değil sizi yıpratır. Boşu boşuna enerji harcarsınız, söylemedi demeyin. Hakkımda yazdıklarıyla ileri giden olursa işte orada mahkeme orada, veririm dilekçemi uğraşırsınız... Son yorumlarımı admin yayınlamadığı için zamanında ne dediysem buradan okuyabilirsiniz ayrıca. Bir gün oturup "moderasyon nedir" ve "moderatörlük nasıl yapılır" başlığı altında bir yazı yazacağım. Unutturmayın. Gruplarda, sitelerde, şurada, burada yazacak zamanım ve de isteğim olmadığı için bu tür gerginlikler ve yanlılıklar bana çok uzak şeyler. İtirazı olan, beğenmeyen varsa yazdıklarımdan, okumayıversin, olsun bitsin. Bu kadar basit. İşim gücüm yok bir de car car car sizinle kavga mı edeceğim yahu :)))
Herneyse, Ata sayıklıyor galiba, gidip bakmalıyım. Yarın Eko çekilecek, orada da bir arıza yoksa yapacaklarıma ve dikkat ettiğim şeylere ağırlık vermem gerekiyor.
NOT 2:Son yazımda ve sondan bir önceki yazımdabeni Sabiha Paktuna Keskin'den başka uzman tanımıyor sanabilirsiniz, ancak doğallığı ve doğruyu söyleyen en gür ses oydu Türkiye'de. Demek hataları olmuş, haberim yok. Etik önemli bir mevzu ama şu da bir gerçek,
Psikiyatrlar nörologları ve psikologları,
Psikologlar rehber ve psikolojik danışmanları,
Rehber ve psikolojik danışmanlar ise alan dışı olarak bu işi yapanları hep dışlarlar, hatta uğraşırlar. Bunun dışında; işin iç yüzünü bilmediğimden yorum yapmam doğru olmaz. MAdem öyle, çocuk &ergen psikiyatrları nerde, çıksın onlar anlatsın bakalım aynı dille... Bekliyoruz.
NOT 3: YARIN SİZE BİR SÜPRİZİM VAR.
Herkese iyi geceleri, iyi kandiller, mutlu - güleryüzlü bebekler, sağlık dolu günler diliyorum.
Sevgiler
Aylin
Etiketler:
beslenme,
doğal ebeveynlik,
gelişim psikolojisi,
Sabiha Paktuna Keskin,
sağlık
12 Şubat 2011 Cumartesi
Tweet

Hamileliğimin 36. haftasıydı. Sıcak bir gündü ve yorulmuştum. Akşam iyi gibiydim de gece 10 civarı nefes nefese olduğumu farkettim. Oturduğum yerde sanki koşmuş koşmuş yorulmuş gibi nefes nefeseydim. Uzandım, geçmedi. Sonra iyice şiddetlenmeye başladı. Evde yalnızdım, Çağatay'ı aradım. Uçarak geldi telaşla...Sık sı knefes almaktan kafayı bulmaya başlamıştım, başım dönüyordu filan. Ancak beni daraltan şey doğru düzgün nefes alamamaktı. Hafiften endişelenmeye başlayınca acile gittik. Sorular, yanıtlar, tahliller derken oksijen tüpüne bağlandım. Rahatlayınca yarın gelin inceleyelim dediler.
İyi, hoş, güzel. Ertesi gün düştük yollara. Önce dahiliye inceledi, göğüs hastalıklarına yöneltti. Doktora hamilelik öncesi buna benzer hafif derecede şikayetlerimin olduğunu hatta astımdan şüphelenildiğini ancak olmadığının anlaşıldığını anlattım. Bir de kardioloji baksın dediler. Koridorun sonuna gittik, hemencecik içeri aldılar. Doktor sordu, baktı etti. İnceleyelim dedi, kalp ultrasoundu çekti. Sonuç için beklememizi rica etti. Ben ne olduğuna dair herhangi bir yorum yapıp kendimi üzmemeye gayret ederken asistan kafasını uzattı kapıdan. "Doktor sizinle görüşmek istiyor", dedi.
"Küçükken sık sık boğaz-bademcik iltahabı geçirdiniz mi" diye sorunca aklıma geldi hemen. İlkokulun sonuna kadar çok çektim ben şu bademcik denen şeyden. Hatta kızıp badem yememişliğim bile vardır. O derece... 40 derece ateşim çıkardı ve soluğu doktorda alırdık ayda 1 kere :( "İşte bunlar kalp romatizması yapmış büyük bir ihtimalle ve mitral kapakçık deforme olmuş, geriye kan kaçırıyor" dedi doktor. Tanı: Mitral yetersizliği ve interartriyal septal anevrizma...Dondum kaldım.
"Doğum yaklaşıyor, ne yapacağım ben?" diye sorarken güm güm çarptı benimkisi. "Bir şey olmaz, normal doğum yapabilirsiniz". Nasıl olmaz, nefes nefeseyim, doğumda nefesim yetmezse ne olacak?" Doktor güldü kihkihkih. Hiç hoşuma gitmedi. "Bir şey olmaz"... demesi kolay. Gel kendin doğur bakalım, dilin bir karış dışarıda gezerken doktor bey.
Kendi doktoruma artık korktuğumu ve sezaryana dönebileceğimi söyleyince yerden göğe kadar hak verdi. Ne kendimi riske atabilirdim ne de Ata' mı. Zaten 2 hafta sonra iyice ağırlaşınca sezaryanla 38. haftada Ata dünyaya geldi.
1.5 yıl geçti aradan, yine şikayetlerim var. Doktorum Vedat Bey baştan sona inceliyor durumu. Pazartesi günü durumum netleşecek. Ciddi bir şey yoktur, sadece yorgunum ve üşütmüştümdür, ondan göğsüm ağrıyor ve adam gibi nefes alamıyorumdur... Belki hafif bir üşütmeden dolayı şikayetlerim artmış olabilirtır... Bu tür rahatsızlıkları olanların üşütmemesi ve grip, boğaz enfeksiyonu yaşamaması gerekliymiş. Gelin görün ki, öğretmenim, göbek adımız faranjit, okulum buz gibi ve grip salgını var.
Canım sıkılıyor aklıma geldikçe. Yıllar sonra farkedilen bu durumun aslında çocukluktan beri olduğunu öğrenince bir garip oldum. Bol bol yanlış teşhisler kondu, bolca gereksiz yere ilaç iştim, delik deşik edildim...
Nefes darlığı
Çarpıntı
Çabuk yorulma
Kol ağrısı
Sırt ağrısı
Hırıltı
Kuru bir öksürük
Bunlar varsa, durmayın siz de bir kardiyologa başvurun bence.
Anne olunca ölüm korkusuyla tanıştım, önceden pek umrumda değildi böyle şeyler. Korkmazdım, bu bilinirdi. Ama şimdi... Ata... Bir de bu kalp çarpıntısı kafamın içini kemirip duruyor. Düm tek tek, hahaahhahaha :))) Son günlerde aksırsam bloga yazmaya başladım zaten! :))) O halde şu derdimi dökeyim de rahatlarım belki biraz. Üşütmemenin grip olmamanın yollarını okusam, önlemimi alsam iyi olacak.
Gideyim de kocakarı ilaçlarına bakayım biraz. Eğlence olur gece gece :)))
Hepinize sağlıklı nefesler, güzel günler, iyi geceler.
Kalbim atıyor tek tek , tekleyerek
Hamileliğimin 36. haftasıydı. Sıcak bir gündü ve yorulmuştum. Akşam iyi gibiydim de gece 10 civarı nefes nefese olduğumu farkettim. Oturduğum yerde sanki koşmuş koşmuş yorulmuş gibi nefes nefeseydim. Uzandım, geçmedi. Sonra iyice şiddetlenmeye başladı. Evde yalnızdım, Çağatay'ı aradım. Uçarak geldi telaşla...Sık sı knefes almaktan kafayı bulmaya başlamıştım, başım dönüyordu filan. Ancak beni daraltan şey doğru düzgün nefes alamamaktı. Hafiften endişelenmeye başlayınca acile gittik. Sorular, yanıtlar, tahliller derken oksijen tüpüne bağlandım. Rahatlayınca yarın gelin inceleyelim dediler.
İyi, hoş, güzel. Ertesi gün düştük yollara. Önce dahiliye inceledi, göğüs hastalıklarına yöneltti. Doktora hamilelik öncesi buna benzer hafif derecede şikayetlerimin olduğunu hatta astımdan şüphelenildiğini ancak olmadığının anlaşıldığını anlattım. Bir de kardioloji baksın dediler. Koridorun sonuna gittik, hemencecik içeri aldılar. Doktor sordu, baktı etti. İnceleyelim dedi, kalp ultrasoundu çekti. Sonuç için beklememizi rica etti. Ben ne olduğuna dair herhangi bir yorum yapıp kendimi üzmemeye gayret ederken asistan kafasını uzattı kapıdan. "Doktor sizinle görüşmek istiyor", dedi.
"Küçükken sık sık boğaz-bademcik iltahabı geçirdiniz mi" diye sorunca aklıma geldi hemen. İlkokulun sonuna kadar çok çektim ben şu bademcik denen şeyden. Hatta kızıp badem yememişliğim bile vardır. O derece... 40 derece ateşim çıkardı ve soluğu doktorda alırdık ayda 1 kere :( "İşte bunlar kalp romatizması yapmış büyük bir ihtimalle ve mitral kapakçık deforme olmuş, geriye kan kaçırıyor" dedi doktor. Tanı: Mitral yetersizliği ve interartriyal septal anevrizma...Dondum kaldım.
"Doğum yaklaşıyor, ne yapacağım ben?" diye sorarken güm güm çarptı benimkisi. "Bir şey olmaz, normal doğum yapabilirsiniz". Nasıl olmaz, nefes nefeseyim, doğumda nefesim yetmezse ne olacak?" Doktor güldü kihkihkih. Hiç hoşuma gitmedi. "Bir şey olmaz"... demesi kolay. Gel kendin doğur bakalım, dilin bir karış dışarıda gezerken doktor bey.
Kendi doktoruma artık korktuğumu ve sezaryana dönebileceğimi söyleyince yerden göğe kadar hak verdi. Ne kendimi riske atabilirdim ne de Ata' mı. Zaten 2 hafta sonra iyice ağırlaşınca sezaryanla 38. haftada Ata dünyaya geldi.
1.5 yıl geçti aradan, yine şikayetlerim var. Doktorum Vedat Bey baştan sona inceliyor durumu. Pazartesi günü durumum netleşecek. Ciddi bir şey yoktur, sadece yorgunum ve üşütmüştümdür, ondan göğsüm ağrıyor ve adam gibi nefes alamıyorumdur... Belki hafif bir üşütmeden dolayı şikayetlerim artmış olabilirtır... Bu tür rahatsızlıkları olanların üşütmemesi ve grip, boğaz enfeksiyonu yaşamaması gerekliymiş. Gelin görün ki, öğretmenim, göbek adımız faranjit, okulum buz gibi ve grip salgını var.
Canım sıkılıyor aklıma geldikçe. Yıllar sonra farkedilen bu durumun aslında çocukluktan beri olduğunu öğrenince bir garip oldum. Bol bol yanlış teşhisler kondu, bolca gereksiz yere ilaç iştim, delik deşik edildim...
Nefes darlığı
Çarpıntı
Çabuk yorulma
Kol ağrısı
Sırt ağrısı
Hırıltı
Kuru bir öksürük
Bunlar varsa, durmayın siz de bir kardiyologa başvurun bence.
Anne olunca ölüm korkusuyla tanıştım, önceden pek umrumda değildi böyle şeyler. Korkmazdım, bu bilinirdi. Ama şimdi... Ata... Bir de bu kalp çarpıntısı kafamın içini kemirip duruyor. Düm tek tek, hahaahhahaha :))) Son günlerde aksırsam bloga yazmaya başladım zaten! :))) O halde şu derdimi dökeyim de rahatlarım belki biraz. Üşütmemenin grip olmamanın yollarını okusam, önlemimi alsam iyi olacak.
Gideyim de kocakarı ilaçlarına bakayım biraz. Eğlence olur gece gece :)))
Hepinize sağlıklı nefesler, güzel günler, iyi geceler.
8 Şubat 2011 Salı
Tweet
Hamilelikte yaşananlar bebeği etkiler mi? Hamilelikte 10. Hafta
Aslında zaman hızlı ilerliyor... Hamileliğin ilk haftalarında "ohhooooo, 40 hafta nasıl geçecek" derken bir de bakıyorsunuz ki doğum gerçekleşmiş, bebek elinizde, süt, gaz, kaka, bezle uğraşıyorsunuz :) Şimdi 10. haftadasınız bebeğiniz iri bir çilek büyüklüğünde. Her türlü detaylı bilgiyi 10. hafta buradan okuyabilirsiniz. Göreceksiniz ki kilo alımından bahsediyor. Bununla ilgili notlarımı aşağıda paylaşacağım.
İlk hamileliklerde annenin dinlenme payı ikinci hamileliklere göre daha geniş ve zengin olduğu söylenir. O nedenle, ilk hamileliğiniz ise bunun tadını çıkarın. Kendini çok yormayın ama tembellik de etmeyin tabi :) Yürüyüşünüze, hafif egzersizlerinize, günlük yaşamınıza ve zihninizden geçenlere çoooooooook dikkat edin. Neden mi?
Uzmanlar anlatıyor: "temel inşaat bozukluğu" diye birşey var ve bu bebeğin taaaaaaa anne rahmine düştüğü ilk andan, iki yaşına kadar olan süre boyunca yaşadığı herşeyin izleriyle meydana gelen bir bozukluk sürecinin tanımlaması oluyor.
Temel inşaat bozukluğunu anlatan bu video benim kılavuzlarımdan birisidir. Aynı zamanda annenin hamileyken yaşadıklarının bebeği nasıl etkilediğini merak ediyorsanız, anne-baba ile uyumanın sakıncaları var mıdır diye merak halindeyseniz, sünnet, bebekelrde fitil konmasının ileride ne tür sorunlara yol açabileceğini merak ediyorsanız, bebeğin iki yaşına kadar yaşadıklarının ilerideki hayatını nasıl etkilediğini öğrenmek isterseniz Psikiyatr Dr. Nusret Kaya' yı iyi dinleyin derim.
10. hatfanın önerisi: Meditasyon... Bu kısmı lütfen videoları izledikten sonra okuyun ki yazdıklarım daha faydalı olabilsin sizin için.
Hamilelikte gün içerisinde sık sık bebeğime konsantre olup, kendimi ve onu bu dünyanın kirinden pasından korumak için ciddi bir mücadele vermiştim. Bir zihinsel engelliler sınıf öğretmeni olarak, stres yönetiminde artık ciddi ciddi profesyonel olmuşken ÇAğatay'la hayatımızın en zor günlerini yaşıyorduk. Yeni evliydik, hevesle içine taşınmayı beklediğimiz evimizden çıkan kiracımız içeride milyarlarca liralık hasar bırakmıştı. Onu tmair ettirirken, kefil olduğumuz bir dostumuzdan dolayı haciz gelmiş elimizdeki avcumuzdakini icraya ödemiş, oldukça mütevazi eşyalar ve tadilatla eve içimiz buruk yerleşmiştik. Eskide kalmayı, yerini ve çizgisini, evli insanları rahatsız etmeyi bilemeyen bir takım hanımefendiler bizi incitmek için her yolu denemişti. İncinen yalnızca Çağatay ve ben değildik, karnımdaki Ata'ydı. Daha anlatsam içinizin daralacağı pek çok psikolojik darpla geçti hamileliğim. Bunlardan korumam gerekliydi bebeğimi. Hatta kendimden bile...
Ne mi yaptım?
Gözlerimi kapatıp ona doğru bir nefes alırdım sıkıldıkça. Sanki burnumdan giren nefesin ona doğru gittiğini düşünürdüm. Sonra kalp atışıma konsantre olur, ellerimi karnımda birleştirip içimden defalarca "seni seviyorum bebeğim" derdim. Kalbimden incecik, ılık bir nehrin ona doğru aktığını hayal ederdim. Bir de elimi karnıma koyup akan güzel enerjiyi hissetmeye çalışırdım. Çok özel teknikler değil belki ama galiba işe yaradı. Onca manyakça şeye rağmen Ata sakin bir adam. Stres varsa size tavsiyemdir ara ara 2 dakikanızı kendinize ayırın, bence yeter. İnancınıza göre buraya çeşitli dualar, tekrarlar ...vb. ekleyebilirsiniz. Ne de iyi yaparsınız :)
işte meditasyon yapan bir Aylin Anne :)
Bir de kilonuza dikkat edin sevgili anne adayları. Hamilelikte titizlenip herşeyi abartan ben yemeyi de abarttım ve 27 kilo aldım. Şimdi vermeye uğraşıyorum. 17 si gitti, geriye kaldı 10. Bu kilo hesabını yine az önceki linkin sonunda bulabilir, beden kitle endeksinizi buradan hesaplayabilirsiniz.
O zaman doktorum Prof.Dr. Teksen Çamlıbel' di. Kilo konusunda baştan uyarmıştı. Ama Aylin dinledi mi, hayır? Homini homini yedi :)
Şimdi sizin de bu hayata düşmemeniz için, doktorumun zamanında önerdiği 2100 kalorilik listeyi paylaşmak isterim. Uygulamadan önce doktorunuza mutlaka danışın, verdiği liste ve size özel önerileri yoksa bir göz atın derim.
SABAH:
1 su bardağı süt,
2 kibrit kutusu kadar peynir,
5 adet zeytin,
1 yemek kaşığı kadar pekmez,
4 ince dilim ekmek,
Domates, salatalık ( mevsime göre)
ÖĞLE:
1 porsiyon etli sebze yemeği,
Az yağlı salata,
1 su bardağı yoğurt,
4 ince dilim ekmek veya
1 porsiyon pilav, makarna
İKİNDİ:
2 posriyon meyve
(1 ufak elma ve 1 postakal)
1 kibrit kutusu kadar peynir
2 ince dilim ekmek, istenirse domates vb.
AKŞAM:
3 köfte kadar kırmızı et,
Tavuk yada balık (100 gr)
1 porsiyon sebze yemeği
Az yağlı salata
3 ince dilim ekmek
GECE:
2 porsiyon meyve ( yarım muz ve 3 adet kayısı)
1 su bardağı süt.
-Haftada 2-3 kez 1 kibrit kutusu kadar peynir yerine 1 yumurta yenebilir (iyi pişecek)
-1 su bardağı süt, 1 su bardağı yoğurda eş değerdir.
-1 porsiyon et yerine 1 porsiyon kurubaklagil yenebilir.
AYRICA:
-Günde 6-8 bardak su içiniz.
-Yemeklerinizde sıvı yağ kullanınız ( ben zeytinyağından başka bir şey kullanmamıştım)-Şekerli ürünleri mümkün olduğunca tüketmeyiniz ( aynen uydum, zaten kiloyu aldıran açmalar, simitler, börekler oldu:( hımff!!! )-İyotlu tuz kullanınız ( iyot eksikliği bebekte zeka geriliğine neden olabilir)
-Çay kahve kola yerine bitki çayı içiniz ( adaçayı gibilerinden uzak durmalı, kasılmalara neden olabilir, mazallah!)
-Çiğ et, sakatat, salam, sucuki sosisten uzak durun. (aynen!toksoplazma riski var ve ne idüğü belirsiz şeyler onlar aslında)
-KAtkı maddesi olan şeylerden de uzak durun. (Toksin nedeniyle beyin gelişimini olumsuz etkileyebilir, dikkat!!!!)
-Pastorize süt kullanın.
-Mevsim sebze ve meyvelerini tüketin.
-Midye, konserve balık vesaire yemeyin olabildiğince.
-Tatlandırıcılı diyet reçel, diyet çikolata gibi şeyleri ağzınıza sürmeyin.
-Alkol sigara yok.
-Bo lbol güneşlenin. ( Mutlu ve bilge ruhlu bir bebeğiniz olsun).
-Kiloya tikkat :)
-Doktora danışmadan ilaç almak zinhar yasahhh! :)
Bunlara dikkat edin, yazın, çıktı alın, ne bileyim kaydedin bir yerlere :)
Aylin anne gibi çok yemeyin özetle :)
Hepinize sevgiler
AA
İlk hamileliklerde annenin dinlenme payı ikinci hamileliklere göre daha geniş ve zengin olduğu söylenir. O nedenle, ilk hamileliğiniz ise bunun tadını çıkarın. Kendini çok yormayın ama tembellik de etmeyin tabi :) Yürüyüşünüze, hafif egzersizlerinize, günlük yaşamınıza ve zihninizden geçenlere çoooooooook dikkat edin. Neden mi?
Uzmanlar anlatıyor: "temel inşaat bozukluğu" diye birşey var ve bu bebeğin taaaaaaa anne rahmine düştüğü ilk andan, iki yaşına kadar olan süre boyunca yaşadığı herşeyin izleriyle meydana gelen bir bozukluk sürecinin tanımlaması oluyor.
Temel inşaat bozukluğunu anlatan bu video benim kılavuzlarımdan birisidir. Aynı zamanda annenin hamileyken yaşadıklarının bebeği nasıl etkilediğini merak ediyorsanız, anne-baba ile uyumanın sakıncaları var mıdır diye merak halindeyseniz, sünnet, bebekelrde fitil konmasının ileride ne tür sorunlara yol açabileceğini merak ediyorsanız, bebeğin iki yaşına kadar yaşadıklarının ilerideki hayatını nasıl etkilediğini öğrenmek isterseniz Psikiyatr Dr. Nusret Kaya' yı iyi dinleyin derim.
10. hatfanın önerisi: Meditasyon... Bu kısmı lütfen videoları izledikten sonra okuyun ki yazdıklarım daha faydalı olabilsin sizin için.
Hamilelikte gün içerisinde sık sık bebeğime konsantre olup, kendimi ve onu bu dünyanın kirinden pasından korumak için ciddi bir mücadele vermiştim. Bir zihinsel engelliler sınıf öğretmeni olarak, stres yönetiminde artık ciddi ciddi profesyonel olmuşken ÇAğatay'la hayatımızın en zor günlerini yaşıyorduk. Yeni evliydik, hevesle içine taşınmayı beklediğimiz evimizden çıkan kiracımız içeride milyarlarca liralık hasar bırakmıştı. Onu tmair ettirirken, kefil olduğumuz bir dostumuzdan dolayı haciz gelmiş elimizdeki avcumuzdakini icraya ödemiş, oldukça mütevazi eşyalar ve tadilatla eve içimiz buruk yerleşmiştik. Eskide kalmayı, yerini ve çizgisini, evli insanları rahatsız etmeyi bilemeyen bir takım hanımefendiler bizi incitmek için her yolu denemişti. İncinen yalnızca Çağatay ve ben değildik, karnımdaki Ata'ydı. Daha anlatsam içinizin daralacağı pek çok psikolojik darpla geçti hamileliğim. Bunlardan korumam gerekliydi bebeğimi. Hatta kendimden bile...
Ne mi yaptım?
Gözlerimi kapatıp ona doğru bir nefes alırdım sıkıldıkça. Sanki burnumdan giren nefesin ona doğru gittiğini düşünürdüm. Sonra kalp atışıma konsantre olur, ellerimi karnımda birleştirip içimden defalarca "seni seviyorum bebeğim" derdim. Kalbimden incecik, ılık bir nehrin ona doğru aktığını hayal ederdim. Bir de elimi karnıma koyup akan güzel enerjiyi hissetmeye çalışırdım. Çok özel teknikler değil belki ama galiba işe yaradı. Onca manyakça şeye rağmen Ata sakin bir adam. Stres varsa size tavsiyemdir ara ara 2 dakikanızı kendinize ayırın, bence yeter. İnancınıza göre buraya çeşitli dualar, tekrarlar ...vb. ekleyebilirsiniz. Ne de iyi yaparsınız :)
işte meditasyon yapan bir Aylin Anne :)Bir de kilonuza dikkat edin sevgili anne adayları. Hamilelikte titizlenip herşeyi abartan ben yemeyi de abarttım ve 27 kilo aldım. Şimdi vermeye uğraşıyorum. 17 si gitti, geriye kaldı 10. Bu kilo hesabını yine az önceki linkin sonunda bulabilir, beden kitle endeksinizi buradan hesaplayabilirsiniz.
O zaman doktorum Prof.Dr. Teksen Çamlıbel' di. Kilo konusunda baştan uyarmıştı. Ama Aylin dinledi mi, hayır? Homini homini yedi :)
Şimdi sizin de bu hayata düşmemeniz için, doktorumun zamanında önerdiği 2100 kalorilik listeyi paylaşmak isterim. Uygulamadan önce doktorunuza mutlaka danışın, verdiği liste ve size özel önerileri yoksa bir göz atın derim.
SABAH:
1 su bardağı süt,
2 kibrit kutusu kadar peynir,
5 adet zeytin,
1 yemek kaşığı kadar pekmez,
4 ince dilim ekmek,
Domates, salatalık ( mevsime göre)
ÖĞLE:
1 porsiyon etli sebze yemeği,
Az yağlı salata,
1 su bardağı yoğurt,
4 ince dilim ekmek veya
1 porsiyon pilav, makarna
İKİNDİ:
2 posriyon meyve
(1 ufak elma ve 1 postakal)
1 kibrit kutusu kadar peynir
2 ince dilim ekmek, istenirse domates vb.
AKŞAM:
3 köfte kadar kırmızı et,
Tavuk yada balık (100 gr)
1 porsiyon sebze yemeği
Az yağlı salata
3 ince dilim ekmek
GECE:
2 porsiyon meyve ( yarım muz ve 3 adet kayısı)
1 su bardağı süt.
-Haftada 2-3 kez 1 kibrit kutusu kadar peynir yerine 1 yumurta yenebilir (iyi pişecek)
-1 su bardağı süt, 1 su bardağı yoğurda eş değerdir.
-1 porsiyon et yerine 1 porsiyon kurubaklagil yenebilir.
AYRICA:
-Günde 6-8 bardak su içiniz.
-Yemeklerinizde sıvı yağ kullanınız ( ben zeytinyağından başka bir şey kullanmamıştım)-Şekerli ürünleri mümkün olduğunca tüketmeyiniz ( aynen uydum, zaten kiloyu aldıran açmalar, simitler, börekler oldu:( hımff!!! )-İyotlu tuz kullanınız ( iyot eksikliği bebekte zeka geriliğine neden olabilir)
-Çay kahve kola yerine bitki çayı içiniz ( adaçayı gibilerinden uzak durmalı, kasılmalara neden olabilir, mazallah!)
-Çiğ et, sakatat, salam, sucuki sosisten uzak durun. (aynen!toksoplazma riski var ve ne idüğü belirsiz şeyler onlar aslında)
-KAtkı maddesi olan şeylerden de uzak durun. (Toksin nedeniyle beyin gelişimini olumsuz etkileyebilir, dikkat!!!!)
-Pastorize süt kullanın.
-Mevsim sebze ve meyvelerini tüketin.
-Midye, konserve balık vesaire yemeyin olabildiğince.
-Tatlandırıcılı diyet reçel, diyet çikolata gibi şeyleri ağzınıza sürmeyin.
-Alkol sigara yok.
-Bo lbol güneşlenin. ( Mutlu ve bilge ruhlu bir bebeğiniz olsun).
-Kiloya tikkat :)
-Doktora danışmadan ilaç almak zinhar yasahhh! :)
Bunlara dikkat edin, yazın, çıktı alın, ne bileyim kaydedin bir yerlere :)
Aylin anne gibi çok yemeyin özetle :)
Hepinize sevgiler
AA
Etiketler:
bebek sağlığı,
beslenme,
hamilelik,
mutlu bebekler,
sağlık
6 Şubat 2011 Pazar
Tweet

Facebook ve Twitter da sordum bu soruyu.
Kişisel profilimde epey ilgi gören bu soruya gelen yanıtları okurken "mutlu" oldum :)
İşte arkadaşlarımın yorumları ...
Ben de şunu yazdım:
NOT: Bu arada hep "oğlan anneleri mi mutlu" :) Kız anneleri ne der? :)
Peki siz en son ne zaman "mutlu" oldunuz ???
En son ne zaman "mutlu" oldunuz?
Facebook ve Twitter da sordum bu soruyu.
Kişisel profilimde epey ilgi gören bu soruya gelen yanıtları okurken "mutlu" oldum :)
İşte arkadaşlarımın yorumları ...
Bugün... :)
oğluşumun kokusunu burnuma çektiğim her an:)
bu sabah kahvaltı için Tammo pankek yapınca. (bilin bakalım bu kim? (((: )
Su an..:)
ben hp mutluyum.... ki.......
oğlum tatilde 5 gece koynumda sarmaş dolaş uyuduğunda :)
Oğluma her sarıldığımda yani hergün. Allah ekskliğini göstermesin
Az önce oğlumun altını değiştirirken o kadar güzel ki poposu :)))
bugün,bir haftadır benim canıma okuyan dişimi çektirdim veee çoook mutlu oldum
Ben de şunu yazdım:
Gördüm kiiii; benim arkadaslarım küçük seylerle çok büyük mutluluklar yaşıyor. Hepinizi ayrı ayrı kutluyorum. Kendimi de tebrik ediyorum; böyle güzel insanlarla dostluklar kurduğum için:) candan selamlar:)
NOT: Bu arada hep "oğlan anneleri mi mutlu" :) Kız anneleri ne der? :)
Peki siz en son ne zaman "mutlu" oldunuz ???
28 Ocak 2011 Cuma
Tweet

Bugün karneler veriliyor. Bir heyecan bir heyecan... Sanki ben alacağım o notları :))) Çocukların notları kadar karnenin sağ tarafındaki davranış notlarını da özenle hazırladım ve oraya çeşitli notlar düştüm. Ailelerinin ve kendilerinin buna özen göstermesini çok isterim. Çünkü değerlendirdiğimiz şey sadece çocuğun akademik başarı dediğimiz ders notları değil. Duygusal ve sosyal yönden ne durumda bu da çok önemli. Bunun için değerlendirme ölçeklerimiz var, bunlara göre kapsamlı bir bakış açısı verebiliyoruz veliye, anneye, babaya, öğrenciye ve ilgilenen herkese...
Aileler bugünü ve hergünü E-okul veli bilgilendirme sistemi ile izleyebilirler.
Bu arada kocam bu sabah bir doğuma girdi, bebeğin doğum fotoğraflarını çekmek için . Bakalım yine hayırlı uğurlu olsun bebeğiniz kutlamaları alacak mıyız yine facebook'tan :)))
Sevgiler
Bugüne dair...
Bugün karneler veriliyor. Bir heyecan bir heyecan... Sanki ben alacağım o notları :))) Çocukların notları kadar karnenin sağ tarafındaki davranış notlarını da özenle hazırladım ve oraya çeşitli notlar düştüm. Ailelerinin ve kendilerinin buna özen göstermesini çok isterim. Çünkü değerlendirdiğimiz şey sadece çocuğun akademik başarı dediğimiz ders notları değil. Duygusal ve sosyal yönden ne durumda bu da çok önemli. Bunun için değerlendirme ölçeklerimiz var, bunlara göre kapsamlı bir bakış açısı verebiliyoruz veliye, anneye, babaya, öğrenciye ve ilgilenen herkese...
Aileler bugünü ve hergünü E-okul veli bilgilendirme sistemi ile izleyebilirler.
Bu arada kocam bu sabah bir doğuma girdi, bebeğin doğum fotoğraflarını çekmek için . Bakalım yine hayırlı uğurlu olsun bebeğiniz kutlamaları alacak mıyız yine facebook'tan :)))
Sevgiler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
