İnsanın yaşadığı şey çok olunca yazacakları da bol oluyor. Son günlerde İzmir'de tatilde olduğumuz için epey plansız programsızız. Bu nedenle düzenli olarak yazamıyorum. Zaten tatillerde oturup düzenli olarak iş yapılmaz diye düşünüyorum. Kafaya estiği gibi yaşama özgürlüğünü bir nebze olsun bu zaman diliminde gerçekleştirmiyor muyuz?
Şu da var: düzenli olarak yemeye, içmeye, kitap okunmasına, resim yapmaya, parka gitmeye ve banyoya alışmış bir minik adamla yaşıyorsanız, evet, düzenli olarak iş yapmaya devam edersiniz.
Sabahları yine 6 da ayaktayız. Kahvaltıdan sonra dedesiyle oyun oynadığı için son derece mutlu. Oyun ki ne oyun... Dünyadan kopup ayrı bir boyuta geçiyor her ikisi de. Ben böyle candan yürekten oyun oynayan bir dede çok az gördüm. Oğlum Ata, çok şanslısın, kıymetini bil, diyorum sürekli. Akşam olunca parka gidip, evin bahçesinde keşfe çıkıyorlar. Bütün bunlar ayrı bir yazı konusu tabi :)
Kuzen Ebru ile oyun oynuyorlar, eğer dede yoksa. Ablasıyla oynarlarken öyle tatlı ki miniğim... Bugün ona "cannım" deyip gözlerini kısarak gülümsüyordu. Kelimeler kifayetsiz.
Annannesine koşarak sarılıp başını yaslıyor ya... mest oluyorum. Sonra yengesi ve dayısıyla her akşam yemeğinde kıkırdaşması apayrı bir mutluluk kaynağı. E, ben de bu sayede epey hafifledim anlayacağınız.
O mutluysa ben de mutluyum.
Ah! Tabi kantara çıkınca öyle değil. İzmir semalarına inerken 59 kilo olan bendeniz, annemin, kuzenlerimin, halamın ve bilumum akrabamın "ye, ye , ye" ısrarıyla 3 günde 1 kilo almışım. Bugün hemencecik kısa bir birifing verdim naçizane :P
Birileri bu çılgıncasına yiyen hanımlaraşeker ve işlenmiş karbonhidratların zararlarını yeniden hatırlatmalıydı. Hepsi zehir gibi biliyor neyin ne olduğunu aslında. Ancak uygulamada aksaklıklar var ne yazık ki.
Artık gece yarısı dondurma yenmiyor evde. Yemekten 2 saat sonra meyve yeniyor. Tam tahıllı ekmeğe geçildi. Börektir, çörektir... bebeler için hazırlanıyor.
Oh be!
Böyle sürsün bu sükunet ve de zihniyet. Yoksa hepimizin dalağı, ciğeri erken emekli olacak.
Bakalım haklı direnişim ne kadar sürecek ve ne kadar destek görecek?
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2011 Perşembe
Tweet
Mutlu ve Direnen Anne Olmak
Etiketler:
aile,
anne olmak,
izmir,
mutlu bebekler,
mutluluk,
sağlık
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Tweet
Hijyen Delisi Anne Olmak
Elimde bez yerleri deli gibi silerken bir yandan da kendi kendime felsefe yapıyordum bu sabah. Efenim; yerler temiz olmalı bana göre, ama ayağımızla bastığımız yerleri yalayan bir oğlumuz var. Onun yerleri yalaması ve ayakla basmamız ile birbirine dolanan kirlenme kısır döngüsünün içindeki yerimi düşündüm. Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor. Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor.Yerler kirleniyor, Ata yerleri -arada sırada- yalıyor. Aylin Annem siliyor...
Sil babam sil. Babam da siliyor evin yerlerini. Sorun silme kısmında değil zaten. Sorun silmeyi ne kadar kafaya taktığımda.
"Mikrop ve bakteri denen varlıkları gözlerimle görmüyorum. Bilim adamları benim yerime görmüş, aman daha nesini göreceğim diyordum içimden yine bu sabahki felsefe edebiyatımda. Görenler görmeyenlere anlatmış işte. Bu yerler kirli, bakterisi, mikrobu herşeyi var. Önemli olan bunları bir güzel yok etmek. Bir tur daha mı silsem?..." ne derken, dınk diye durdum.
Saçmalama kızım Aylin!
"İşini çabuk bitirip, kendime orta şekerli bir kahve yapıp ve ayağını bacağımı uzatıp keyif yapmalıyım, derhal!!!"
Aslında beni durduran bambaşka bir şeydi. Dün şahit olduğum şey.
Ata her allahın günü apartmanın önünde arkadaşlarıyla oyun oynuyor. Oyun denirse tabi. Ata ile Ayşe her ikisi de "bu benim" deme yarılında olduğu için ikisi de birbirinden bağımsız hareket etmeye özen gösteriyor. Neyse, bir de bir yaş daha büyük bir arkadaşları var. O da gelince bu benim yarışı çoğu kez kavgaya dönüşüyor. Diğer çocuklarda geldiği zaman günde en az bir kere kapışıyor bizim çocuklar. Bu karmaşa içinde annelerin müdahalesi ve gürültüsü de eklenince ortalık iyice birbirine giriyor. Çocukların kavgalarına karışmak istemiyorum. Ancak aşırı ve de yanlış müdahalelere müdahale etmek için devreye girmem gerekebiliyor.
Ama dünki olayda sustum işte. Artık diyecek söz bulamadım.
Olay şuydu: Apartmanın minik bahçe duvarında oturan çocuklardan biri elindeki yiyeceğini hafiften değdirdi ve elini anında geri çekti. Bunu gören annesi birden on kaplan gücünde bir kadına dönüşüp kükremeye başladı. Herkesin içinde çılgıncasına çocuğunu azarlayan annenin yüzündeki ifadeden ziyade çocuğun hali hiç gözümün önünden gitmiyor. Yüzündeki ifade şuna benziyordu: sanki annesiyle feci bir şekilde tartışıp odasının kapısını dan diye çarpıp kendini yatağına atmış gibiydi. Evet, küçücüktü ama içindeki kapıyı o an annesinin suratına dan diye çarpmıştı. Yüzünü çevirmiş annesinin susmasını bekliyordu. Kendini tamamen kapatmıştı. Bu ilk değildi. Oysa çocuklar böyle minik minik kazalar yapabilirdi. Yerler kirliydi ama unutmuştu işte. Oyuna dalmıştı. Annesinin her seferinde azarlamasından usandığı belliydi. Annenin daha çok küçük olduğunu ve niçin hoş görmediğini bilmiyor, üstelik kızıyordu. Anlaşamayacaklarına göre kollarını bağlayıp başını çevirip susmak en güzel tepkiydi ona göre.
Anne farketti mi bu halini? Hayır! "Bir daha asla bunu yapmayacaksın, yerler pis, hasta olursun, nedir bu çocuktan çektiğim" vesaire vesaire vesaire....
Sonra aklıma çocukların okuldaki halleri geldi. Özellikle hijyen takıntılı annelerin çocukları tozla toprakla öyle büyük keyifle oynuyor ki,hele ki ilk zamanlar... Aman allahım, ne büyük mutluluk; karışan yok, nutuk atan yok, çek elini pis diyen yok. Oh, yaşasın özgürlük!...

"Acaba gözümüzle görmediğimiz mikropları gören bilim adamalrına fazla mı güveniyoruz,nedir?" diye düşünmeden edemiyorum. Oğlumu incitmeye, onu herkesin içinde sarsmaya, kendini sürekli suçlu hissetmesini "hijyen" sebeperden dolayı yaşatmaya hakkım yok.İki gözümle görmedğim mikroplar Ata'cığımla aramıza gireceğine yerlerde sürünmeye devam etsin.
Kirli ama mutlu ol sen e mi Ata'm. Annen çamurlu ama huzurlu yuvasında bir kahve içmeye gider şimdi. :P

Haydi kalın sağlıcakla.
Sil babam sil. Babam da siliyor evin yerlerini. Sorun silme kısmında değil zaten. Sorun silmeyi ne kadar kafaya taktığımda.
"Mikrop ve bakteri denen varlıkları gözlerimle görmüyorum. Bilim adamları benim yerime görmüş, aman daha nesini göreceğim diyordum içimden yine bu sabahki felsefe edebiyatımda. Görenler görmeyenlere anlatmış işte. Bu yerler kirli, bakterisi, mikrobu herşeyi var. Önemli olan bunları bir güzel yok etmek. Bir tur daha mı silsem?..." ne derken, dınk diye durdum.
Saçmalama kızım Aylin!
"İşini çabuk bitirip, kendime orta şekerli bir kahve yapıp ve ayağını bacağımı uzatıp keyif yapmalıyım, derhal!!!"
Aslında beni durduran bambaşka bir şeydi. Dün şahit olduğum şey.
Ata her allahın günü apartmanın önünde arkadaşlarıyla oyun oynuyor. Oyun denirse tabi. Ata ile Ayşe her ikisi de "bu benim" deme yarılında olduğu için ikisi de birbirinden bağımsız hareket etmeye özen gösteriyor. Neyse, bir de bir yaş daha büyük bir arkadaşları var. O da gelince bu benim yarışı çoğu kez kavgaya dönüşüyor. Diğer çocuklarda geldiği zaman günde en az bir kere kapışıyor bizim çocuklar. Bu karmaşa içinde annelerin müdahalesi ve gürültüsü de eklenince ortalık iyice birbirine giriyor. Çocukların kavgalarına karışmak istemiyorum. Ancak aşırı ve de yanlış müdahalelere müdahale etmek için devreye girmem gerekebiliyor.
Ama dünki olayda sustum işte. Artık diyecek söz bulamadım.
Olay şuydu: Apartmanın minik bahçe duvarında oturan çocuklardan biri elindeki yiyeceğini hafiften değdirdi ve elini anında geri çekti. Bunu gören annesi birden on kaplan gücünde bir kadına dönüşüp kükremeye başladı. Herkesin içinde çılgıncasına çocuğunu azarlayan annenin yüzündeki ifadeden ziyade çocuğun hali hiç gözümün önünden gitmiyor. Yüzündeki ifade şuna benziyordu: sanki annesiyle feci bir şekilde tartışıp odasının kapısını dan diye çarpıp kendini yatağına atmış gibiydi. Evet, küçücüktü ama içindeki kapıyı o an annesinin suratına dan diye çarpmıştı. Yüzünü çevirmiş annesinin susmasını bekliyordu. Kendini tamamen kapatmıştı. Bu ilk değildi. Oysa çocuklar böyle minik minik kazalar yapabilirdi. Yerler kirliydi ama unutmuştu işte. Oyuna dalmıştı. Annesinin her seferinde azarlamasından usandığı belliydi. Annenin daha çok küçük olduğunu ve niçin hoş görmediğini bilmiyor, üstelik kızıyordu. Anlaşamayacaklarına göre kollarını bağlayıp başını çevirip susmak en güzel tepkiydi ona göre.
Anne farketti mi bu halini? Hayır! "Bir daha asla bunu yapmayacaksın, yerler pis, hasta olursun, nedir bu çocuktan çektiğim" vesaire vesaire vesaire....
Sonra aklıma çocukların okuldaki halleri geldi. Özellikle hijyen takıntılı annelerin çocukları tozla toprakla öyle büyük keyifle oynuyor ki,hele ki ilk zamanlar... Aman allahım, ne büyük mutluluk; karışan yok, nutuk atan yok, çek elini pis diyen yok. Oh, yaşasın özgürlük!...
"Acaba gözümüzle görmediğimiz mikropları gören bilim adamalrına fazla mı güveniyoruz,nedir?" diye düşünmeden edemiyorum. Oğlumu incitmeye, onu herkesin içinde sarsmaya, kendini sürekli suçlu hissetmesini "hijyen" sebeperden dolayı yaşatmaya hakkım yok.İki gözümle görmedğim mikroplar Ata'cığımla aramıza gireceğine yerlerde sürünmeye devam etsin.
Kirli ama mutlu ol sen e mi Ata'm. Annen çamurlu ama huzurlu yuvasında bir kahve içmeye gider şimdi. :P

Haydi kalın sağlıcakla.
Etiketler:
anne olmak,
gelişim psikolojisi,
mutluluk,
sağlık
5 Temmuz 2011 Salı
Tweet
Gelmeyen yaza hazırlanırken
Günaydın,
Sıcak ve güneşli bir gün olmasını dilerken, kendimi İskandinav ya da kuzey Avrupa ülkelerinden birinde yaşıyormuşum gibi hissettim. Hani ağustos ayında kalorifer yakıp üşümeye başlayan sarışın mavi gözlüler gibi...
Sıcak memleketin kara kaşlı kara gözlü bir ferdi olarak, pek çok sebepten dolayı yazın gelmesini iple çektim. 1 Temmuz' da başlayan ve 60 gün sürecek olan tatilimin festival tadında geçmesi için önce kafada bir sürü güzel plan yaptım. Devamında ise dış görünüşümde minik oynamalar yaparak daha keyifli olmaya dikkat eder hale geldim.
Normalde saçını şööööyle bir toplayıp, lambur lumbur sokağa çıkan bendeniz artık dikkat ediyorum. Bu yazımda da belirttiğim gibi, işe önce saçımdan başladım. Kaşlarımı daha profesyonel ellere emanet edip yaza dair tüyolar aldım.
Şimdi onları paylaşmak isterim:
1.Bu sene pembe yanaklar değil topraksı tek ton makyaj hakim.
2.Fuşya rengi mat görünümlü dudaklar çok moda.
3.Gözlere mor far çekmek de öyle...
4.Metalik farlarla beyaz bakışlar ve renksiz dudaklar da bu yazın favorilerinden.
5.Takma kirpik yine popüler! :)
6.Kaşları renksizleştirmek yani sapsarı yapmak çok moda. Amaç gözleri ve dudakları ortaya çıkarmak.
7.Uzun dağınık saçlar,
8.Upuzunnnnn postişlerle uzatılmış rapunzelimsi görünüşler,
9.Balerin topuzu ve
10.Saçları süslü bir toka ile toplamak acayip moda.
Bu 10 maddenin 6.sı bana çok uçuk gelse de denemek çok eğlenceli olabilir :) Saçlarımı kestirerek kavuştuğum hafiflikten sonra rapunzel görünümünü değil düşlemek, düşünmek bile istemiyorum :)
Fuşya ruj, mor renk far /eyeliner, açılmış kaş rengi, volümlü kirpikler ve pek çok şeyi anlatacak tek kareyi Rihanna ablamızın fotoğrafında bulmaktan dolayı çok mutluyum.
Saçlar cesaret işi ama bu kadına çok yakışıyor, bravo doğrusu.
Sıcak ve güneşli bir gün olmasını dilerken, kendimi İskandinav ya da kuzey Avrupa ülkelerinden birinde yaşıyormuşum gibi hissettim. Hani ağustos ayında kalorifer yakıp üşümeye başlayan sarışın mavi gözlüler gibi...
Sıcak memleketin kara kaşlı kara gözlü bir ferdi olarak, pek çok sebepten dolayı yazın gelmesini iple çektim. 1 Temmuz' da başlayan ve 60 gün sürecek olan tatilimin festival tadında geçmesi için önce kafada bir sürü güzel plan yaptım. Devamında ise dış görünüşümde minik oynamalar yaparak daha keyifli olmaya dikkat eder hale geldim.
Normalde saçını şööööyle bir toplayıp, lambur lumbur sokağa çıkan bendeniz artık dikkat ediyorum. Bu yazımda da belirttiğim gibi, işe önce saçımdan başladım. Kaşlarımı daha profesyonel ellere emanet edip yaza dair tüyolar aldım.
Şimdi onları paylaşmak isterim:
1.Bu sene pembe yanaklar değil topraksı tek ton makyaj hakim.
2.Fuşya rengi mat görünümlü dudaklar çok moda.
3.Gözlere mor far çekmek de öyle...
4.Metalik farlarla beyaz bakışlar ve renksiz dudaklar da bu yazın favorilerinden.
5.Takma kirpik yine popüler! :)
6.Kaşları renksizleştirmek yani sapsarı yapmak çok moda. Amaç gözleri ve dudakları ortaya çıkarmak.
7.Uzun dağınık saçlar,
8.Upuzunnnnn postişlerle uzatılmış rapunzelimsi görünüşler,
9.Balerin topuzu ve
10.Saçları süslü bir toka ile toplamak acayip moda.
Bu 10 maddenin 6.sı bana çok uçuk gelse de denemek çok eğlenceli olabilir :) Saçlarımı kestirerek kavuştuğum hafiflikten sonra rapunzel görünümünü değil düşlemek, düşünmek bile istemiyorum :)
Fuşya ruj, mor renk far /eyeliner, açılmış kaş rengi, volümlü kirpikler ve pek çok şeyi anlatacak tek kareyi Rihanna ablamızın fotoğrafında bulmaktan dolayı çok mutluyum.
Saçlar cesaret işi ama bu kadına çok yakışıyor, bravo doğrusu.
Etiketler:
güzellik - bakım,
mutluluk
6 Mayıs 2011 Cuma
Tweet
Yeniden canlanıyorum
Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.
Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.
Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.
Geçen sene öyle miydi ya?
Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))
Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.
Baktıkça ağlamak geliyor içimden.
Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.
Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.
Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.
Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.
Öyle de oldu.
Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.
Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.
Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.
İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.
Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:
"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."
Hakikaten öyleymiş.
Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.
Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)
Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.
Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))
Zor bir dönem geride kaldı.
Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?
Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?
Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.
Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.
Geçen sene öyle miydi ya?
Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))
Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.
Baktıkça ağlamak geliyor içimden.
Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.
Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.
Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.
Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.
Öyle de oldu.
Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.
Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.
Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.
İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.
Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:
"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."
Hakikaten öyleymiş.
Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.
Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)
Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.
Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))Zor bir dönem geride kaldı.
Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?
Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?
Etiketler:
aile,
anne olmak,
anneler gezegeninden bildiriyorum,
Ata,
bebek bakımı,
çalışan anne,
depresyon,
lohusalık,
mutluluk,
öğretmen anne,
sağlık,
saygı,
sevgi,
yardım
5 Mayıs 2011 Perşembe
Tweet
Çekiliş sonucu belli oldu
Anneler günü için Pam Leo' nun Çocuklarla El Ele Ebeveynlik kitabınını hediye edeceğimi duyurmuştum biliyorsunuz.
Dün akşam sevgilim Ata' nın minik elleriyle yaptığı çekilişin sonuçlarına göre kazanan anne: Doruk' un annesi Özlem :)
Kitabı güle güle okumanız dileğiyle Özlemcim.
İşte video, işte gönlü zengin eli bol çocuk Ata :)
Dün akşam sevgilim Ata' nın minik elleriyle yaptığı çekilişin sonuçlarına göre kazanan anne: Doruk' un annesi Özlem :)
Kitabı güle güle okumanız dileğiyle Özlemcim.
İşte video, işte gönlü zengin eli bol çocuk Ata :)
Etiketler:
Ata,
Aylin Anne,
hediye,
kitap tavsiyesi,
mutluluk
27 Nisan 2011 Çarşamba
Tweet

Fotoğraf: Çağatay :)
Dün yazdığım ilk yazıda içimdeki ve dışımdaki negatiflerden uzak duruyorum demiştim. Bunun üzerine Sevgili Nilhan, "listesi var mı" diye sormuştu. O ana kadar kafamda bir liste yapmamıştım ama düşünüp neler yaptığımı paylaşmak istedim.
İçimdeki güneş: Güneşi çıplak gözle görebildiğimi hayal ediyorum. Hani şu dijital görüntüleri vardır ya onun gibi. Sapsarı, pasparlak bir güneşin kalbimin yerinde olduğunu hissediyorum. Oradan bedenime ve etrafıma ısı ve ışık saçtığını, hayat verdiğini düşünüyorum. Özellikle gözlerimde ve ellerimdeki enerjiye dikkat ediyorum.
"İşte bu benim ana enerjim, bunu en iyi şekilde harcamalıyım" cümlesini kendime sık sık hatırlatıyorum.
Dinlenmeye ihtiyacım olduğunda ( ki bu aralar tek yaptığım şey bu ) ellerimi kalbimin üzerine koyup bunu hissetmeye çalışıyorum.
Negatif insanlardan uzak duruyorum.
Duramıyorsam, bir konu belirleyip sadece onun etrafında konuşmalar yapmaya özen gösteriyorum.
Sinirlerim gerildiğinde ( ki operasyon ertesinde çok üzgün ve gergindim ) bunu yaşamamın insani bir durum olduğunu ancak kimseye bir faydasını olmadığını düşünmeye çalışıyorum.
Çeşitli duaları tekrarlıyorum. Örneğin büyükannemin öğrettiği "la havle..." başına bir besmele ekleyip 11 defa tekrar ediyorum. Çok iyi geliyor. (Kesin bana büyükannemi hatırlattığı için :)
Su içiyorum.
Kalbimdeki kırıkları, darlıkları, üzüntüleri gördüğümde sanki elime minik bir serçeyi alıp okşarmışsasına hareket ettiğimi düşünüyorum, iyi geliyor.
Ata'ya sarılıyorum. Olabildiğince sık. Hepimize iyi geliyor.
Kocacığıma daha çok sevgi sözcükleriyle hitap ediyorum, Atişko'ma da...
Çiçeklerimle konuşuyorum. İşe yarayacağına çok eminim.
Sevdiğim müzikleri dinliyorum.
Sık sık yüzümü yıkıyorum.
Bunlar 13 Nisan'dan beri yapmaya özen gösterdiğim şeyler. Bu tarihlerde yaşadığım en acayip olay birden hastalanıp yatağa düşmem ve kalkamamdı. Anladım ki enerjimi düzgün harcayamadığım için başıma geldi bunlar.
Gereksiz şeylere bu enerjiyi kaptırarak yok etmenin ve kendimi zorlamanın bir gereği yok diye düşünüyorum artık.
Atacığımla, az ama öz olan dostlarımla, ailemle, sevdiklerimle, çiçeklerimle güzel bir hayat sürmek çok önemli benim için.
Çünkü hayat sevdikleriyle, iyi ve hayırlı işlerle uğraşarak geçince güzel.
Gerisi beyhude.
Negatiften arınma diyeti

Fotoğraf: Çağatay :)
Dün yazdığım ilk yazıda içimdeki ve dışımdaki negatiflerden uzak duruyorum demiştim. Bunun üzerine Sevgili Nilhan, "listesi var mı" diye sormuştu. O ana kadar kafamda bir liste yapmamıştım ama düşünüp neler yaptığımı paylaşmak istedim.
İçimdeki güneş: Güneşi çıplak gözle görebildiğimi hayal ediyorum. Hani şu dijital görüntüleri vardır ya onun gibi. Sapsarı, pasparlak bir güneşin kalbimin yerinde olduğunu hissediyorum. Oradan bedenime ve etrafıma ısı ve ışık saçtığını, hayat verdiğini düşünüyorum. Özellikle gözlerimde ve ellerimdeki enerjiye dikkat ediyorum.
"İşte bu benim ana enerjim, bunu en iyi şekilde harcamalıyım" cümlesini kendime sık sık hatırlatıyorum.
Dinlenmeye ihtiyacım olduğunda ( ki bu aralar tek yaptığım şey bu ) ellerimi kalbimin üzerine koyup bunu hissetmeye çalışıyorum.
Negatif insanlardan uzak duruyorum.
Duramıyorsam, bir konu belirleyip sadece onun etrafında konuşmalar yapmaya özen gösteriyorum.
Sinirlerim gerildiğinde ( ki operasyon ertesinde çok üzgün ve gergindim ) bunu yaşamamın insani bir durum olduğunu ancak kimseye bir faydasını olmadığını düşünmeye çalışıyorum.
Çeşitli duaları tekrarlıyorum. Örneğin büyükannemin öğrettiği "la havle..." başına bir besmele ekleyip 11 defa tekrar ediyorum. Çok iyi geliyor. (Kesin bana büyükannemi hatırlattığı için :)
Su içiyorum.
Kalbimdeki kırıkları, darlıkları, üzüntüleri gördüğümde sanki elime minik bir serçeyi alıp okşarmışsasına hareket ettiğimi düşünüyorum, iyi geliyor.
Ata'ya sarılıyorum. Olabildiğince sık. Hepimize iyi geliyor.
Kocacığıma daha çok sevgi sözcükleriyle hitap ediyorum, Atişko'ma da...
Çiçeklerimle konuşuyorum. İşe yarayacağına çok eminim.
Sevdiğim müzikleri dinliyorum.
Sık sık yüzümü yıkıyorum.
Bunlar 13 Nisan'dan beri yapmaya özen gösterdiğim şeyler. Bu tarihlerde yaşadığım en acayip olay birden hastalanıp yatağa düşmem ve kalkamamdı. Anladım ki enerjimi düzgün harcayamadığım için başıma geldi bunlar.
Gereksiz şeylere bu enerjiyi kaptırarak yok etmenin ve kendimi zorlamanın bir gereği yok diye düşünüyorum artık.
Atacığımla, az ama öz olan dostlarımla, ailemle, sevdiklerimle, çiçeklerimle güzel bir hayat sürmek çok önemli benim için.
Çünkü hayat sevdikleriyle, iyi ve hayırlı işlerle uğraşarak geçince güzel.
Gerisi beyhude.
27 Şubat 2011 Pazar
Tweet
Anjelika Akbar'dan...
Gece posta kutusunu kontrol ettiğimde Anjelika Akbar'dan bu videonun geldiğini gördüm. İzleyince kıpır kıpır oldu içim. Çok hoş bir çekim olmuş. Paylaşmak isterim.
Sevgiler
Sevgiler
6 Şubat 2011 Pazar
Tweet

Facebook ve Twitter da sordum bu soruyu.
Kişisel profilimde epey ilgi gören bu soruya gelen yanıtları okurken "mutlu" oldum :)
İşte arkadaşlarımın yorumları ...
Ben de şunu yazdım:
NOT: Bu arada hep "oğlan anneleri mi mutlu" :) Kız anneleri ne der? :)
Peki siz en son ne zaman "mutlu" oldunuz ???
En son ne zaman "mutlu" oldunuz?
Facebook ve Twitter da sordum bu soruyu.
Kişisel profilimde epey ilgi gören bu soruya gelen yanıtları okurken "mutlu" oldum :)
İşte arkadaşlarımın yorumları ...
Bugün... :)
oğluşumun kokusunu burnuma çektiğim her an:)
bu sabah kahvaltı için Tammo pankek yapınca. (bilin bakalım bu kim? (((: )
Su an..:)
ben hp mutluyum.... ki.......
oğlum tatilde 5 gece koynumda sarmaş dolaş uyuduğunda :)
Oğluma her sarıldığımda yani hergün. Allah ekskliğini göstermesin
Az önce oğlumun altını değiştirirken o kadar güzel ki poposu :)))
bugün,bir haftadır benim canıma okuyan dişimi çektirdim veee çoook mutlu oldum
Ben de şunu yazdım:
Gördüm kiiii; benim arkadaslarım küçük seylerle çok büyük mutluluklar yaşıyor. Hepinizi ayrı ayrı kutluyorum. Kendimi de tebrik ediyorum; böyle güzel insanlarla dostluklar kurduğum için:) candan selamlar:)
NOT: Bu arada hep "oğlan anneleri mi mutlu" :) Kız anneleri ne der? :)
Peki siz en son ne zaman "mutlu" oldunuz ???
2 Şubat 2011 Çarşamba
Tweet
Abartmayalım
Anne oldum, iyi hoş, ne güzel. Lohusalıktı, emzirmeydi, gazdı, kakaydı, katı gıda polemiği, yürüteç derdi, ilk adım heyecanı, diş sancıları derken bu günlere geldim.
Çalışmaya başlayacağım dönem tavan yapan endişelerim, çalışmaya geçince Ata' nın olgunlukla yaklaşması derken ardından gelen asabiyet... Üzülmekten bir hal oldum, kimseye çaktırmadım.
Dün gece,Ata ile hiç ayrılmadan oyun ve şaka ile geçen 48 saatin ardından analadım ki; o asabiyet 2 yaş krizi filan değilmiş. Yokluğuma sinir oluyormuş benim yavru kuşum. Aldı beni bir hüzün...
Yine çalışmaya başlayacağımi hay allah, ne olacak şeklinde düşünmeye başladım bu sefer. Eee, bitmedi. Ev işleri, yemek, iş, okul... ne olacak, aman tanrım diye kendimi yemeyi askıya almam lazımı ekledim yanına. Çift taraflı baskı yaparken kendime, biraz rahatlamak için televizyonu açtım. Travel & Living' te +8 isimli programa denk geldim açar açmaz. 6 çocukla birlikte yaşamaktan söz ediyorlardı. Tam 6 çocuk...

Yaşadığım şeylerin sorun olmadığını hatta büyük bir hediye olduğunu bir kez daha farkettim. Şikayet yok kızım Aylin, bak kadın 6 çocuğa birden bakıyor dedim kendime hayıflanarak.
Büyüüüük bir huzurla oğluşumun yanına yattım uyudum.
Öğlen bilgisayar başına oturma fırsatı bulunca DEfne Joy' un acılı haberini aldım.
Zaten dün Home/ Yuva' yı izlemiş, ne kadar boş ve gereksiz şeyi dert ettiğimizi ve hala daha mutlu olmadığımızı düşünmüştüm.
Hepsi üst üste gelince "herşeyi abarttığımıza" dair düşüncem netleşti. Biz şehirde yaşayan, ço kokumuş, çok bilmiş anneler abartıyoruz.
Uykusuzluğu da, tek çocuğa bakmayı da, ateşi de, mikrobu da, oyuncağı da, emzirmeyi de, bebeğin gelişimini de...
Ya hayat nasıl da süprizlerle dolu...!
Ne malum yarına çıkılacağı???
Abartmayın!
Sevin, koklayın, mıncıklayın diyor Acalya her seferinde. Ne olur memede uyusa? Annesinin kokusuna doya doya büyüse? Ne olur anne-baba bir arada uyusa o minicik yavru? Nedir o sıkı kurallar listesi öyle?
Abartmayalım!
Peaaahhh!!! Emzirerek uyutmayınmışmış, aman kucağa alışmasınmış, ayrı odada uyusunmuşmuş!!!
Atın bunları bir kenara.
Şunu düşünün: Şunu düşünelim: ne olacak Defne' nin yavrusuna?
Peki ya yarın neler gelecek sizin başınıza???
Düşünün...
Haksız mıyım ?
Çalışmaya başlayacağım dönem tavan yapan endişelerim, çalışmaya geçince Ata' nın olgunlukla yaklaşması derken ardından gelen asabiyet... Üzülmekten bir hal oldum, kimseye çaktırmadım.
Dün gece,Ata ile hiç ayrılmadan oyun ve şaka ile geçen 48 saatin ardından analadım ki; o asabiyet 2 yaş krizi filan değilmiş. Yokluğuma sinir oluyormuş benim yavru kuşum. Aldı beni bir hüzün...
Yine çalışmaya başlayacağımi hay allah, ne olacak şeklinde düşünmeye başladım bu sefer. Eee, bitmedi. Ev işleri, yemek, iş, okul... ne olacak, aman tanrım diye kendimi yemeyi askıya almam lazımı ekledim yanına. Çift taraflı baskı yaparken kendime, biraz rahatlamak için televizyonu açtım. Travel & Living' te +8 isimli programa denk geldim açar açmaz. 6 çocukla birlikte yaşamaktan söz ediyorlardı. Tam 6 çocuk...
Yaşadığım şeylerin sorun olmadığını hatta büyük bir hediye olduğunu bir kez daha farkettim. Şikayet yok kızım Aylin, bak kadın 6 çocuğa birden bakıyor dedim kendime hayıflanarak.
Büyüüüük bir huzurla oğluşumun yanına yattım uyudum.
Öğlen bilgisayar başına oturma fırsatı bulunca DEfne Joy' un acılı haberini aldım.
Zaten dün Home/ Yuva' yı izlemiş, ne kadar boş ve gereksiz şeyi dert ettiğimizi ve hala daha mutlu olmadığımızı düşünmüştüm.
Hepsi üst üste gelince "herşeyi abarttığımıza" dair düşüncem netleşti. Biz şehirde yaşayan, ço kokumuş, çok bilmiş anneler abartıyoruz.
Uykusuzluğu da, tek çocuğa bakmayı da, ateşi de, mikrobu da, oyuncağı da, emzirmeyi de, bebeğin gelişimini de...
Ya hayat nasıl da süprizlerle dolu...!
Ne malum yarına çıkılacağı???
Abartmayın!
Sevin, koklayın, mıncıklayın diyor Acalya her seferinde. Ne olur memede uyusa? Annesinin kokusuna doya doya büyüse? Ne olur anne-baba bir arada uyusa o minicik yavru? Nedir o sıkı kurallar listesi öyle?
Abartmayalım!
Peaaahhh!!! Emzirerek uyutmayınmışmış, aman kucağa alışmasınmış, ayrı odada uyusunmuşmuş!!!
Atın bunları bir kenara.
Şunu düşünün: Şunu düşünelim: ne olacak Defne' nin yavrusuna?
Peki ya yarın neler gelecek sizin başınıza???
Düşünün...
Haksız mıyım ?
Etiketler:
aile,
anne olmak,
anneler gezegeninden bildiriyorum,
baba,
bebek gelişimi,
çalışan anne,
emzirme,
ikaz ediyorum,
mutlu bebekler,
mutluluk,
ölüm
1 Ocak 2011 Cumartesi
Tweet
İsti-yorum Yazı-yorum
İsti-yorum bunları senden 2011!
Şimdi samimi olayım, en başta sağlık istemenin ne derece önemli ve olgun bir duruş olduğunun farkındayım. Biliyorum, önce sağlık istemeli. Hergün dilimden düşmeyen tek şey "sağlık" kelimesi ve bunu ilk olarak listeye yazmayı kanuni olarak ekliyorum, hahaah :))) Ancak daha da samimi ve içten olacak olursam - ki genelde böyleyimdir- bir kadın olarak benim de diğer kadınlar gibi bitmeyen minik minik isteklerim var.
Yemek masasından başlayalım, istediğim gibi olmadı, bunu değiştirelim önce sandalyeleriyle birlikte. Çok mütevazi bir rakama mal olmuştu, müsriflik etmiyorum merak edilmesin. Hatta başka yerlerde de değerlendirilebilir ancak, istediğim gibi olmadı, ne yapayım, içime sinmiyorsa...
Sonra dolap düzenlemelerine el atalım.
Sonracığıma yağlı boya tablolarımı tek tek asayım duvarlara bu sene. Çağatay'ın ve benim çektiğim fotoğrafları da...Ve ve ve tabi ki Ata'cığımın yeni fotoğraflarını da...
Ofisi daha da pratik hale getirmek lazım. En doğru yer neresi sevgili yeni yıl, gördüğüm kadarıyla İkea. Bir sabah, erkenden gidelim buraya.
Çiçeklerime yenilerini eklemek istiyorum. Meselakılıç çiçeği, örneğin bejamin, yeni yeni menekşeler.
Yeni elbise ve ayakkabılar peşinde değilim. Çünkü sürekli beden değişiyor bende. Bir de ayakkabı konusunda eskisi kadar renkli bir yelpazem olamayabiliyor, çünkü Ata'yı taşıyorum kucağımda, rahat olsun, beni iyi taşısın, yeter :)
16 kilo verdim, bu yıl da 10 kilo versem yerinde olacak. Belime kadar olan saçlarımla fazlasıyla mutluyum ayrıca :)
Bir iki yeni masa örtüsü ve biblo istiyorum senden sevgili 2011 :)))) eee, küçük şeyler büyük mutluluklar demiyor mu Prof.Dr.Üstün Dökmen. Ben de öyle takılıyorum. 3-5 kuruşluk istekler bunlar :) :P :)
Çok daha fazlasını isteyen varsa buyursun pek beğenilen yılbaşı dileğim aşağıda:
Bu sene "ev isteyene villa,para isteyene tonla para, aşk isyene aşk, koca isteyene Romeo, bebek isteyene sağlıklı bebek, mutluluk isteyene destansı bir mutluluk, sağlık isteyene şifa, araba isteyene Q7 nasip etsin inşallah" :)
Nasıl ama?
Sevgiler
Not: Q7 hiç tarzım değil, moda diye yazdım bu arada :)
Şimdi samimi olayım, en başta sağlık istemenin ne derece önemli ve olgun bir duruş olduğunun farkındayım. Biliyorum, önce sağlık istemeli. Hergün dilimden düşmeyen tek şey "sağlık" kelimesi ve bunu ilk olarak listeye yazmayı kanuni olarak ekliyorum, hahaah :))) Ancak daha da samimi ve içten olacak olursam - ki genelde böyleyimdir- bir kadın olarak benim de diğer kadınlar gibi bitmeyen minik minik isteklerim var.
Yemek masasından başlayalım, istediğim gibi olmadı, bunu değiştirelim önce sandalyeleriyle birlikte. Çok mütevazi bir rakama mal olmuştu, müsriflik etmiyorum merak edilmesin. Hatta başka yerlerde de değerlendirilebilir ancak, istediğim gibi olmadı, ne yapayım, içime sinmiyorsa...
Sonra dolap düzenlemelerine el atalım.
Sonracığıma yağlı boya tablolarımı tek tek asayım duvarlara bu sene. Çağatay'ın ve benim çektiğim fotoğrafları da...Ve ve ve tabi ki Ata'cığımın yeni fotoğraflarını da...
Ofisi daha da pratik hale getirmek lazım. En doğru yer neresi sevgili yeni yıl, gördüğüm kadarıyla İkea. Bir sabah, erkenden gidelim buraya.
Çiçeklerime yenilerini eklemek istiyorum. Meselakılıç çiçeği, örneğin bejamin, yeni yeni menekşeler.
Yeni elbise ve ayakkabılar peşinde değilim. Çünkü sürekli beden değişiyor bende. Bir de ayakkabı konusunda eskisi kadar renkli bir yelpazem olamayabiliyor, çünkü Ata'yı taşıyorum kucağımda, rahat olsun, beni iyi taşısın, yeter :)
16 kilo verdim, bu yıl da 10 kilo versem yerinde olacak. Belime kadar olan saçlarımla fazlasıyla mutluyum ayrıca :)
Bir iki yeni masa örtüsü ve biblo istiyorum senden sevgili 2011 :)))) eee, küçük şeyler büyük mutluluklar demiyor mu Prof.Dr.Üstün Dökmen. Ben de öyle takılıyorum. 3-5 kuruşluk istekler bunlar :) :P :)
Çok daha fazlasını isteyen varsa buyursun pek beğenilen yılbaşı dileğim aşağıda:
Bu sene "ev isteyene villa,para isteyene tonla para, aşk isyene aşk, koca isteyene Romeo, bebek isteyene sağlıklı bebek, mutluluk isteyene destansı bir mutluluk, sağlık isteyene şifa, araba isteyene Q7 nasip etsin inşallah" :)
Nasıl ama?
Sevgiler
Not: Q7 hiç tarzım değil, moda diye yazdım bu arada :)
29 Aralık 2010 Çarşamba
Tweet
Kazananlar Belli Oldu
Oh be! :) Sonunda kazananlar belli oldu :) Çok mutluyum :)
Bu akşam postları yorum kapattıktan sonra Ata' nın izin verdiği zamanlarda isimleri minik kağıtlara yazabildim. Yere yaydıktan sonra yine minik paşamdan çekilişi yapmasını istedim ama ne mümkün :) Üçer beşer aldı, havalara saçtı kahkalarla :) Eee, adamın gönlü zengin, ben de herkese çıksın istedim ama bebeğim benden daha cömert çıktı. Sonra anlatıp izah edene kadar yarım saatimiz geçti ve sonunda sadece 1 tane çekti ve elime uzattı. Ailecek bu ana tanıklık ettik, Çağatay fotoğraflarımızı çekti.
Kazananlar bana en kısa sürede İLETİŞİM BİLGİLERİNİ mail olarak atarsa, yarın kargoyla göndermek istiyorum. Çıkmayanlara üzüldüm ancak belki başka sefere yepyeni hediyeler kazanma fırsatını yakalarız umarım.
Katılan, katılmayan, okuyan, okumayan, herkese ama herkese mutluluk ve sağlık dolu, gönlünüzce yaşayacağınız mutlu yıllar diliyor, sevgilerimi gönderiyorum.
Veeee, işte kazananlar...





AISHA ÜRÜNLERİNİ KAZANANLAR
Gülay: Portakallı Banyo Jeli ve Şampuanı
Nurgül: Yasemin Vücut Arındırıcısı
Öykü: Aloe Vera & Greyfurt Kolonyası
Prima Seti & Yılbaşı Meleği Kazanan
Burcu & Can & Cem
Bu akşam postları yorum kapattıktan sonra Ata' nın izin verdiği zamanlarda isimleri minik kağıtlara yazabildim. Yere yaydıktan sonra yine minik paşamdan çekilişi yapmasını istedim ama ne mümkün :) Üçer beşer aldı, havalara saçtı kahkalarla :) Eee, adamın gönlü zengin, ben de herkese çıksın istedim ama bebeğim benden daha cömert çıktı. Sonra anlatıp izah edene kadar yarım saatimiz geçti ve sonunda sadece 1 tane çekti ve elime uzattı. Ailecek bu ana tanıklık ettik, Çağatay fotoğraflarımızı çekti.
Kazananlar bana en kısa sürede İLETİŞİM BİLGİLERİNİ mail olarak atarsa, yarın kargoyla göndermek istiyorum. Çıkmayanlara üzüldüm ancak belki başka sefere yepyeni hediyeler kazanma fırsatını yakalarız umarım.
Katılan, katılmayan, okuyan, okumayan, herkese ama herkese mutluluk ve sağlık dolu, gönlünüzce yaşayacağınız mutlu yıllar diliyor, sevgilerimi gönderiyorum.
Veeee, işte kazananlar...





AISHA ÜRÜNLERİNİ KAZANANLAR
Gülay: Portakallı Banyo Jeli ve Şampuanı
Nurgül: Yasemin Vücut Arındırıcısı
Öykü: Aloe Vera & Greyfurt Kolonyası
Prima Seti & Yılbaşı Meleği Kazanan
Burcu & Can & Cem
27 Aralık 2010 Pazartesi
Tweet


Ayşe Tolga... Oyuncu ve şimdi ise ismini verdiği markası Aisha ile herkes için birbirinden güzel doğal ürünler yaratıyor.
"İstanbul’dan çıkan ilk wellness markası olan ‘Aisha’, aromaterapik doğal bakım ürünleri ile terapi hizmetlerini biraya getiren yenilikçi ve öncü konseptini; butik dükkanlarıyla geniş kitlelere ve bölgelere yaymak, tüketiciye bir hayat tarzı sunarak rol modeli olmak, % 100 doğal içerikli ürünleri ve terapileri ile ruh- beden ve zihnin bütünselliğine inanan bir marka olarak iyileştirme ve wellness konusunda hizmet vermeyi amaçlamaktadır.
Aromaterapik özellikleri düşünülerek hazırlanan banyo ve vücut ürünlerinde sadece saf yağlar kullanılıyor. Aisha mağazasındaki kabinde doğal terapiler ve bakımlar da müşteriye sunuluyor. Aisha ürünleri sentetik katkı maddesi içermiyor, geri dönüşümlü ambalaj kullanıyor, hayvanlar üstünde test edilmiyor."
İş ve çoluk çocuk meselelerini konuşurken okuyucularıma 2011 hediyesi vermek istediğini iletince bende hemen sizlerle paylaşmak istedim.
-Aisha Kids'ten küçük prensesler için portakallı şampuan ve banyo jeli
-Aisha Aloe Vera & Greyfurt Kolonyası
-Yasemin Vücut ArındırıcısıYapacağım çekilişle 3 kişiye Aisha' dan blogum aracılığıyla aşağıdaki ürünler hediye :)
Katılmak için:
29 Aralık saat 17:00'ye kadar bu post un altına yorum bırakmanız yeterli. Sadece anneler değil herkes katılabilir :)
Bol şans ve iyi seneler :)
Küçük Prenses Portakallı Banyo Jeli250 ml
Kızınızın hassas cildine zarar vermeden temizleyen avokado, aynısefa çiçeği yağları vepapatya özü içeren bu ürün, tatlı portakal öz yağıyla güçlendirip, dinçleştirirken, bir yandan da cildi rahatlatıyor.
İçerik : Organik kayısı çekirdeği yağı, tatlı portakal öz yağı.
Küçük Prenses Portakallı Şampuan250 ml
Güzel saçları pek değerli küçük hanımlar için hazırlanan bu şampuan, lavanta öz yağıyla sebum üretimini dengeleyerek saç sağlığını artırırken, tatlı portakal ile de enerji veriyor, canlandırıyor.
çerik: Organik kayısı çekirdeği yağı, tatlı portakal öz yağı. Göz yakmayan formül değildir
Aloe Vera & Greyfurt Kolonyası 50 ml
aisha, cazibeli ve feminen Akdenizli kadınlardan aldığı ilhamla yarattığı bu kolonyaya, yumuşak ve seksi pembe greyfurdu, sıcak ve buram buram doğa kokan aloevera’yı kattı. Günün her saatinde bakışları üzerinize çekmeniz için ideal. Ciltte değişen ve gelişen büyüleyici bir koku.
Yasemin Vücut Arındırıcısı 250 ml
Ölü Deniz tuzu, kuru ciltlerdeki ölü hücreleri deriye zarar vermeden temizlerken, içeriğindeki turunçgillerle kan dolaşımı ve hücre yenilenmesini hızlandırır. aisha, bu arındırıcıya son görkemli notayı, yaseminin büyülü kokusuyla kazandırıyor.


AISHA'dan yeni yıl hediyeleri ...


Ayşe Tolga... Oyuncu ve şimdi ise ismini verdiği markası Aisha ile herkes için birbirinden güzel doğal ürünler yaratıyor.
"İstanbul’dan çıkan ilk wellness markası olan ‘Aisha’, aromaterapik doğal bakım ürünleri ile terapi hizmetlerini biraya getiren yenilikçi ve öncü konseptini; butik dükkanlarıyla geniş kitlelere ve bölgelere yaymak, tüketiciye bir hayat tarzı sunarak rol modeli olmak, % 100 doğal içerikli ürünleri ve terapileri ile ruh- beden ve zihnin bütünselliğine inanan bir marka olarak iyileştirme ve wellness konusunda hizmet vermeyi amaçlamaktadır.
Aromaterapik özellikleri düşünülerek hazırlanan banyo ve vücut ürünlerinde sadece saf yağlar kullanılıyor. Aisha mağazasındaki kabinde doğal terapiler ve bakımlar da müşteriye sunuluyor. Aisha ürünleri sentetik katkı maddesi içermiyor, geri dönüşümlü ambalaj kullanıyor, hayvanlar üstünde test edilmiyor."
İş ve çoluk çocuk meselelerini konuşurken okuyucularıma 2011 hediyesi vermek istediğini iletince bende hemen sizlerle paylaşmak istedim.
-Aisha Kids'ten küçük prensesler için portakallı şampuan ve banyo jeli
-Aisha Aloe Vera & Greyfurt Kolonyası
-Yasemin Vücut ArındırıcısıYapacağım çekilişle 3 kişiye Aisha' dan blogum aracılığıyla aşağıdaki ürünler hediye :)
Katılmak için:
29 Aralık saat 17:00'ye kadar bu post un altına yorum bırakmanız yeterli. Sadece anneler değil herkes katılabilir :)
Bol şans ve iyi seneler :)
Küçük Prenses Portakallı Banyo Jeli250 ml
Kızınızın hassas cildine zarar vermeden temizleyen avokado, aynısefa çiçeği yağları vepapatya özü içeren bu ürün, tatlı portakal öz yağıyla güçlendirip, dinçleştirirken, bir yandan da cildi rahatlatıyor.
İçerik : Organik kayısı çekirdeği yağı, tatlı portakal öz yağı.
Küçük Prenses Portakallı Şampuan250 ml
Güzel saçları pek değerli küçük hanımlar için hazırlanan bu şampuan, lavanta öz yağıyla sebum üretimini dengeleyerek saç sağlığını artırırken, tatlı portakal ile de enerji veriyor, canlandırıyor.
çerik: Organik kayısı çekirdeği yağı, tatlı portakal öz yağı. Göz yakmayan formül değildir
Aloe Vera & Greyfurt Kolonyası 50 ml
aisha, cazibeli ve feminen Akdenizli kadınlardan aldığı ilhamla yarattığı bu kolonyaya, yumuşak ve seksi pembe greyfurdu, sıcak ve buram buram doğa kokan aloevera’yı kattı. Günün her saatinde bakışları üzerinize çekmeniz için ideal. Ciltte değişen ve gelişen büyüleyici bir koku.
Yasemin Vücut Arındırıcısı 250 ml
Ölü Deniz tuzu, kuru ciltlerdeki ölü hücreleri deriye zarar vermeden temizlerken, içeriğindeki turunçgillerle kan dolaşımı ve hücre yenilenmesini hızlandırır. aisha, bu arındırıcıya son görkemli notayı, yaseminin büyülü kokusuyla kazandırıyor.


Etiketler:
Aylin Anne,
hediye,
mutluluk
21 Aralık 2010 Salı
Tweet

Çocuklar vardır, bedenindeki mücadeleyle savaşır ve bu savaşı kazanmak için moral orduları kurar bazıları. Gönüllüsü olduğum Bir Dilek Tut derneği de bu ordunun başında olanlardan. Başkanlığını çok değerli ve tatlı insan, güzel anne, harika kadın Carole Hakko yapıyor. Son derece de dinamik bir ekibi var. Onları tanıyıp birlikte birşeyler yapabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Peki bu derneğin amacı nedir?
Şimdiye değin gerçekleştirdikleri dilekler için lütfen buraya tıklayın.
Sadece 50 kuruşa bir dileğin gerçekleşmesini sağlayabilirsiniz.Nasıl mı? Buraya tıklayarak :) Dünya Dilek Günü etkinlikleri için ise
buraya tıklayabilirsiniz.
Çok çalışıyorlar ve pek çok çocuğa hayat aşılıyorlar. Bence bu nedenle desteği fazlasıyla hak ediyorlar.
Sadece 50 kuruşa bir dilek gerçekleştirebilirsiniz...
Bir dilekle bir çocuğun hayatını güzelleştirebilirsiniz. 0212 259 50 52 Dilek Hattı.
Bir klik yeter :)
Desteğiniz için Bir Dilek Tut adına teşekkürler.
Bir Dilek Tut Derneği
Adres Barboros Bulvarı No:17 Kat:5 34353 Beşiktaş – İstanbul
Telefon (0212) 259 83 83
Faks (0212) 259 98 38
E-mail info@birdilektut.org
50 Kuruşa gerçekleşen dilek ???
Çocuklar vardır, bedenindeki mücadeleyle savaşır ve bu savaşı kazanmak için moral orduları kurar bazıları. Gönüllüsü olduğum Bir Dilek Tut derneği de bu ordunun başında olanlardan. Başkanlığını çok değerli ve tatlı insan, güzel anne, harika kadın Carole Hakko yapıyor. Son derece de dinamik bir ekibi var. Onları tanıyıp birlikte birşeyler yapabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Peki bu derneğin amacı nedir?
Çalışmalarımız çocuklarımızın hayal güçlerinden başka bir sınır tanımaz.
•« Özel durumu olan her çocuğun en çok istediği şeyi gerçeklestirmek
•« Dilekleri gerçeğe dönüştürmek
•« Sihirli ve mutlu anılar yaratmak
•« Çok hasta bir çocuğun yaşamında önemli bir fark yaratmak
“Bir Dilek Tut” Derneği hayati tehlike taşıyan bir hastalıkla mücadele eden 3 ila 18 yaş arası çocukların kalplerinde yaşattıkları dilekleri gerçekleştirmektedir. Dileğinin gerçeğe dönüştüğünü görmek bir çocuk için unutulmaz bir deneyimdir; özellikle de hasta olan bir çocuk için. Anne-babalar için ise özel bir anı yaratmanın zamanıdır; belleklerde hep yer edecek bir anı.
Bir Dilek Tut'un amacı insanların umut, dayanma gücü ve sevinç duygularını güçlendirmektir.
Şimdiye değin gerçekleştirdikleri dilekler için lütfen buraya tıklayın.
Sadece 50 kuruşa bir dileğin gerçekleşmesini sağlayabilirsiniz.Nasıl mı? Buraya tıklayarak :) Dünya Dilek Günü etkinlikleri için ise
buraya tıklayabilirsiniz.
Çok çalışıyorlar ve pek çok çocuğa hayat aşılıyorlar. Bence bu nedenle desteği fazlasıyla hak ediyorlar.
Sadece 50 kuruşa bir dilek gerçekleştirebilirsiniz...
Bir dilekle bir çocuğun hayatını güzelleştirebilirsiniz. 0212 259 50 52 Dilek Hattı.
Bir klik yeter :)
Desteğiniz için Bir Dilek Tut adına teşekkürler.
Bir Dilek Tut Derneği
Adres Barboros Bulvarı No:17 Kat:5 34353 Beşiktaş – İstanbul
Telefon (0212) 259 83 83
Faks (0212) 259 98 38
E-mail info@birdilektut.org
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
