aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2011 Perşembe

Mutlu ve Direnen Anne Olmak

İnsanın yaşadığı şey çok olunca yazacakları da bol oluyor. Son günlerde İzmir'de tatilde olduğumuz için epey plansız programsızız. Bu nedenle düzenli olarak yazamıyorum. Zaten tatillerde oturup düzenli olarak iş yapılmaz diye düşünüyorum. Kafaya estiği gibi yaşama özgürlüğünü bir nebze olsun bu zaman diliminde gerçekleştirmiyor muyuz?

Şu da var: düzenli olarak yemeye, içmeye, kitap okunmasına, resim yapmaya, parka gitmeye ve banyoya alışmış bir minik adamla yaşıyorsanız, evet, düzenli olarak iş yapmaya devam edersiniz.

Sabahları yine 6 da ayaktayız. Kahvaltıdan sonra dedesiyle oyun oynadığı için son derece mutlu. Oyun ki ne oyun... Dünyadan kopup ayrı bir boyuta geçiyor her ikisi de. Ben böyle candan yürekten oyun oynayan bir dede çok az gördüm. Oğlum Ata, çok şanslısın, kıymetini bil, diyorum sürekli. Akşam olunca parka gidip, evin bahçesinde keşfe çıkıyorlar. Bütün bunlar ayrı bir yazı konusu tabi :)

Kuzen Ebru ile oyun oynuyorlar, eğer dede yoksa. Ablasıyla oynarlarken öyle tatlı ki miniğim... Bugün ona "cannım" deyip gözlerini kısarak gülümsüyordu. Kelimeler kifayetsiz.

Annannesine koşarak sarılıp başını yaslıyor ya... mest oluyorum. Sonra yengesi ve dayısıyla her akşam yemeğinde kıkırdaşması apayrı bir mutluluk kaynağı. E, ben de bu sayede epey hafifledim anlayacağınız.

O mutluysa ben de mutluyum.

Ah! Tabi kantara çıkınca öyle değil. İzmir semalarına inerken 59 kilo olan bendeniz, annemin, kuzenlerimin, halamın ve bilumum akrabamın "ye, ye , ye" ısrarıyla 3 günde 1 kilo almışım. Bugün hemencecik kısa bir birifing verdim naçizane :P

Birileri bu çılgıncasına yiyen hanımlaraşeker ve işlenmiş karbonhidratların zararlarını yeniden hatırlatmalıydı. Hepsi zehir gibi biliyor neyin ne olduğunu aslında. Ancak uygulamada aksaklıklar var ne yazık ki.

Artık gece yarısı dondurma yenmiyor evde. Yemekten 2 saat sonra meyve yeniyor. Tam tahıllı ekmeğe geçildi. Börektir, çörektir... bebeler için hazırlanıyor.

Oh be!

Böyle sürsün bu sükunet ve de zihniyet. Yoksa hepimizin dalağı, ciğeri erken emekli olacak.

Bakalım haklı direnişim ne kadar sürecek ve ne kadar destek görecek?

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

20 Şubat 2011 Pazar

Anne-bebek fuarındaydık

Olabildiğince özet ve Aylin & Ata fotoğraflarıyla süslü son yazımı okumak için buraya klik lütfen :)

Not: Kadının yeri kocasının blogumuşmuşmuş...

15 Şubat 2011 Salı

Biz nerede hata yaptık?

Işıl' ın Jan Hunt' un Doğal Çocuk isimli kitabından dilimize çevirdiği alıntılamalardan birisini paylaşıyorum.

Artık ağlatır mısınız, sıkı disiplinden taviz yok mu dersiniz, emzirmeden mi kesersiniz...siz bilirsiniz.

Cocuklarimiza verdigimiz gizli mesajlar

Yenidogan
Soyledigimiz:Istedigin kadar agla,seni yeniden kucagima almayacagim.
Dusundugumuz: Aglaman beni cok uzuyor ama butun o uzmanlar yaniliyor olamaz.
Cocugun dusundugu:Beni sevmiyor,benle ilgilenmiyorlar. Annem mukemmel beri,demek ki terslik bende. Demek ki,ben onun sevgisine layik biri degilim.
20 yil sonra soyledigimiz:Tom'da ne buluyorsun anlamiyorum. Sana nasil davrandigini gormuyor musun? Sen bundan daha iyisini hak ediyorsun.


Bebek
Soyledigimiz:Memeyi birakiyoruz.Sen buyudun artik!
Dusundugumuz:Devam etmek isterdim ama akrabalarin elestirilerini daha fazla kaldiramiyorum.
Cocugun dusundugu:Hayatimdaki en onemli seyi kaybettim:uzun suren kucaklasmalari ve en sevdigim yiyecegi. Belki de ben kotu biriyim, kotu seyler yaptim ve cezalandirildim.
20 yil sonra soyledigimiz:Neden bu kadar cok iciyorsun?

2 yasinda
Soyledigimiz:Artik bizim yatagimizda uyumak yok! Yalniz degilsin,bak ayicigin da senle beraber uyuyacak.
Dusundugumuz:Anneannen bizle beraber uyumanin yanlis oldugunu soyluyor.Neden oldugunu tam anlayabilmis degilim ama onun memnuniyeti, senin memnuniyetinden daha onemli. Her neyse, bak, bu ayicikla beraber uyuyabilirsin.
Cocugun dusundugu:Ama haksizlik bu! Onlar gercek birine sarilarak uyuyabiliyorlar! Beni pek iyi tanimiyorlar,duygularimi onemsemiyorlar.Neyse ki, su ayicik var!
20 yil sonra soyledigimiz:Biliyorum, Tom seni terk ettigi icin cok uzgunsun,ama kredi kartina bu kadar yuklenmene ne gerek vardi?Aldigin bu ivir zivir seni rahatlatacak mi? Sen ne zaman bu kadar materyalist oldun?

4 yasinda
Soyledigimiz:Kardesine vurmaman gerektigini biliyorsun. Bir daha yaparsan,oyle bir tokat yersin ki, bir daha da unutmazsin!
Dusundugumuz:Bu durumu daha iyi idare etmenin bir yolu olmali, ama benim babam da bana boyle derdi. Demek ki, yaptigim, o kadar da yanlis degil.
Cocugun dusundugu:Kardesime kizdigim icin ona vurdum. Simdi de babam bana kizdi ve bana vurmak istiyor. Demek ki yetiskinler vurabilir ama cocuklar vuramaz. Peki, ben birine kizdigimda ne yapmaliyim? Her neyse,bir gun ben de yetiskin olacagim.
20 yil sonra soyledigimiz: Barda kavga mi cikardin? Yetiskin insanlar birine kizdiklarinda ona vurmazlar.Ben hic bir zaman sana siddete basvurmayi ogretmedim!

6 yasinda
Soyledigimiz:Bugun senin icin cok onemli bir gun. Korkma, sadece ogretmenlerinin soyledigi her seyi yap.
Dusundugumuz:Lutfen okulda ariza cikarip beni utandirma!
Cocugun dusundugu:Ama korkuyorum! Evden bu kadar uzun sure ayri olmaya alisik degilim. Galiba benden biktilar. Eger uslu cocuk olup,ogretmenin her soyledigini yaparsam, belki beni severler.
20 yil sonra soyledigimiz:Ne? Arkadaslarin seni uyusturucu almaya ikna mi ettiler? Herkesin her soyledigini yapacak misin?Senin kendi aklin yok mu?


8 yasinda
Soyledigimiz:Sinifta ogretmenini dikkatle dinlemiyorsun! Onemli seyleri nasil ogreneceksin?
Dusundugumuz:Cocugumun basarisizligi,benim de basarisiz oldugumu gosterir.
Cocugun dusundugu:Ogretmenin anlattiklari, ilgimi cekmiyor. Sanirim,o her seyin iyisini bilir. Benim ilgi duydugum konular onemsiz,demek ki.
20 yil sonra soyledigimiz:28 yasina geldin,hala hayatta ne yapmak istedigini bilmiyorsun! Ilgi duydugun hic bir sey yok mu yani?


10 yasinda
Soyledigimiz:Bir tabak daha mi kirdin?Bosver, bundan sonra bulasiklari ben kendim yikarim.
Dusundugumuz:Biliyorum,sana karsi daha sabirli olmaliyim ama bu sekilde,en azindan, bulasiklar cabucak yikanmis olacak.
Cocugun dusundugu:Ne kadar sakarim! En iyisi,yardim etmeye calismayayim.
20 yil sonra:O isi cok istiyorsun ama muracat etmiyorsun,oyle mi?Kendine daha cok guvenmen lazim!


12 yasinda
Soyledigimiz:Hadi disari cik ve arkadaslarinla oyna biraz!Emin ol,burada pineklemekten daha eglencelidir disarida oynamak!
Dusundugumuz:Biliyorum,senle daha fazla vakit gecirmeliyim ama su islerin bitirilmesi gerekiyor.
Cocugun dusundugu:Annemle ve babamla beraber bir seyler yapmak istiyorum ama her zaman cok mesguller.Sanirim arkadaslarim beni daha cok seviyor.
20 yil sonra:Bizi hic arayip sormuyorsun.Bizim duygularimizi hic onemsemiyor musun?


14 yasinda
Soyledigimiz:Canim,disari cikar misin? Babanla ozel bir sey konusuyorum.
Dusundugumuz:Bilmeni istemedigimiz bazi sirlarimiz var.
Cocugun dusundugu:Ben bu ailenin bir parcasi degilim.
20 yil sonra:Hapiste misin? Problemlerin vardi da,bize neden soylemedin?Aile icinde sir olmaz,bilmiyor musun?

2 Şubat 2011 Çarşamba

Abartmayalım

Anne oldum, iyi hoş, ne güzel. Lohusalıktı, emzirmeydi, gazdı, kakaydı, katı gıda polemiği, yürüteç derdi, ilk adım heyecanı, diş sancıları derken bu günlere geldim.

Çalışmaya başlayacağım dönem tavan yapan endişelerim, çalışmaya geçince Ata' nın olgunlukla yaklaşması derken ardından gelen asabiyet... Üzülmekten bir hal oldum, kimseye çaktırmadım.

Dün gece,Ata ile hiç ayrılmadan oyun ve şaka ile geçen 48 saatin ardından analadım ki; o asabiyet 2 yaş krizi filan değilmiş. Yokluğuma sinir oluyormuş benim yavru kuşum. Aldı beni bir hüzün...

Yine çalışmaya başlayacağımi hay allah, ne olacak şeklinde düşünmeye başladım bu sefer. Eee, bitmedi. Ev işleri, yemek, iş, okul... ne olacak, aman tanrım diye kendimi yemeyi askıya almam lazımı ekledim yanına. Çift taraflı baskı yaparken kendime, biraz rahatlamak için televizyonu açtım. Travel & Living' te +8 isimli programa denk geldim açar açmaz. 6 çocukla birlikte yaşamaktan söz ediyorlardı. Tam 6 çocuk...



Yaşadığım şeylerin sorun olmadığını hatta büyük bir hediye olduğunu bir kez daha farkettim. Şikayet yok kızım Aylin, bak kadın 6 çocuğa birden bakıyor dedim kendime hayıflanarak.

Büyüüüük bir huzurla oğluşumun yanına yattım uyudum.

Öğlen bilgisayar başına oturma fırsatı bulunca DEfne Joy' un acılı haberini aldım.

Zaten dün Home/ Yuva' yı izlemiş, ne kadar boş ve gereksiz şeyi dert ettiğimizi ve hala daha mutlu olmadığımızı düşünmüştüm.

Hepsi üst üste gelince "herşeyi abarttığımıza" dair düşüncem netleşti. Biz şehirde yaşayan, ço kokumuş, çok bilmiş anneler abartıyoruz.

Uykusuzluğu da, tek çocuğa bakmayı da, ateşi de, mikrobu da, oyuncağı da, emzirmeyi de, bebeğin gelişimini de...

Ya hayat nasıl da süprizlerle dolu...!

Ne malum yarına çıkılacağı???

Abartmayın!

Sevin, koklayın, mıncıklayın diyor Acalya her seferinde. Ne olur memede uyusa? Annesinin kokusuna doya doya büyüse? Ne olur anne-baba bir arada uyusa o minicik yavru? Nedir o sıkı kurallar listesi öyle?

Abartmayalım!

Peaaahhh!!! Emzirerek uyutmayınmışmış, aman kucağa alışmasınmış, ayrı odada uyusunmuşmuş!!!

Atın bunları bir kenara.

Şunu düşünün: Şunu düşünelim: ne olacak Defne' nin yavrusuna?

Peki ya yarın neler gelecek sizin başınıza???

Düşünün...

Haksız mıyım ?

25 Ocak 2011 Salı

Kaynananın ipliği raftan düşmüş gelinin bası yarılmış!

Ya da tam tersi de söylenebilir. Gelinin raftan ipliği düşmüş kaynananın bası yarılmış da denebilir, öyle değil mı? :)

Peki neden böyle, neden bu kadar hassas?

Neden aynı anne damadına anneye yakın bir kayınvalide olurken; gelinine karsı aynı sekilde davranmaz?

Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin' e göre" yasamın ilk 3 yılında anne cocuk arasında çok kuvvetli bir bağ oluşur.bu bağı tıbbi tanımama teknikleriyle görmek mümkündür. Bu sürede cocuk anneden ayrı kalırsa, soz konusu beyindeki molekuler yapılar kalıcı hasar görür. Bu orselenme sonucunda kiside bir takım sosyal- duygusal sorunlar ortaya çıkabilir.

Arkadaşlık, dostluk,es ve ebeveyn olmakla ilgili pek çok alanda olumsuz izler yasam boyu etkisini sürdürür.

Bu durumda, anneden 3 yas oncesi ayrı kalan erkek bebeklerin kız bebeklere göre daha çok orselenir. Anne bir sekilde bunun bilincindedir ve erkek bebeğine karsı daha koruyucu, hassas davranmaktadir.

Burası çok önemli; Dr. Paktuna Keskin diyor ki:" annenin gözünde erkek bebeginibirakacagi herkes potansiyel bir tehlikedir. iste bu nedenle gelin kaynananın hedefi olmaktan kurtulamaz."

Yorum sizin :)

Gelinin durumuna ise söyle açıklık getiriyor;

"gelin yasaminin yakınlaşma donemindedir ve yuvasinikurma durtuduyle hareket etmektedir. Bir kadın kuracağı yuvanın sınırlarına hiçkimsenin gölgesini dahi sokmamaya programlanmistir. Oysa kaynana bu sınırları zorlama potansiyeli taşıyan biridir. Esasında iki taraf da iyi niyetlidir. Herkes iyilik için cabalar. Fakat bu caba basta oğul olmak üzere her uç tarafın da yuvasını yapar. En küçük detay veesintiler kaçırılmaz. Adeta tarih yazılır" diyor kendileri:))))))))

Her erkek annesi bir sekilde bunu yapar, yaşatır. Kimi kibarca, kimi kabaca. Kimi çok dolaylı yoldan kimi ise direk. Bu durum varoluşun bir gereği anlaşılan o ki :)

Çin tıbbında bile en az 5.000 sene evvelden literature girmiş bir tanım var "ana - oğul iliskisi "... İnce bağırsaklarda enerji kalmayinca kalbe kan ve enerji gönderirmiş. Bu yın ve yang iliski akimina ana oğul iliskisi adını vermeleri pek bir enteresan.

...

Kendi annemi, kayınvalidemi, onların yaptıklarını ya da yapmadıklarını geçtim :) Farkli zaman dilimlerinin insanlariyiz ....düşündüğüm şey acaba ben nasıl bir kayınvalide olacağım hahahahahahahaa :)

Kızın burnundan getirmek bir kenara, yuva kurmak için yuvasından uçup gelmiş oinin disi kuşa iyi bir anne olmak Ata ya olan sevgimin bir gereğidir diye düşünüyorum :)

Erkek anneleri ne düşünür? :)

8 Ocak 2011 Cumartesi

Bir günün özeti



Dün 06:30 gibi Ata uyandı ve emmek istedi.
Emzirme seansı bitince yatakları topladım.
Çamaşırları katlayıp dolaplara yerleştirdim çabucak.
Sonra elimiz yüzümü yıkayıp banyodaki havluları değiştirdim.
Kurutucudakileri katladım.
Koşarak mutfağa...
Kahvaltıyı hazırladım.
Ata'yı doyurdum, sonra bulaşıkları toparladım.
Bu arada mail box ı açıp gönder al yaptım.
Bir iki tanesine yanıt yazabildikten sonra benden oyun bekleyen Ata'mı kucaklayıp legoların başına oturdum.
Oynadık oynadık oynadık.
Derken evi yine çaktırmadan toparladım.
Ata kendi kendine birşeylerle ilgilenirken mutfağa geçtim yine, öğlen yemeğini hazırladım.
Çağatay dedi ki " hadi geç kalıyorsun".
Giyindim, saç, baş, makyaj faslından sonra evden hurraaaaa diye çıktım.
Doğru bankaya.
Oradan yıkılmayı bekleyen eski okuluma.
Öğrencilerimin kitap ve legolarını paketledim.
Nakilyecileri çağırdım, bekledim.
Koşarak çıktım.
Nereye perdeciye.
Ata için yaptırdığım cici perdenin siparişini verdim.
Sıkı pazarlıktan sonra sevinçle oradan ayrıldım :)
Oradan diğer bankaya geçtim, işlemlerimi hallettim.
Sonra öteki bankaya...
Çok zengin değilim :)))
Aksine para yetiştirmeye çalışıyorum faturalara.
Mecburen yandaki McDonald's tan minik bir hamburger aldım, ışık hızıyla yuttum.
Koşarak okula girdim.
Koş Aylin koş.
Sınıfa girdim paltomu çıkardım!
O da ne??? Hırkamı evde unutmuşum :(
Okul yeni yapılmış, misafiriz. Altı bomboş, kapalı spor salonu, üstünde yani bizim katta rüzgarlar esiyor, kapılar sürekli açık ve kaloriferler "doğru düzgün yanmıyor"!!!!!!
Neyse... Alıştık!
Hayat bilgisi, Türkçe, Matematik, Görsel Sanatlar derken 6 ders bitti.
Popomun üstüne oturmadığımı farkettim çocukları servise bindirirken.
Haa, 3. teneffüste çayımı yarılayabilmiştim en azından.
Okuldan hızlıca çıkarken 8. sınıflarla lafladık biraz.
"Misafirim var kızlar" olmasa daha da kaynatırdık ama acil uçmam lazım dedim.
Nuga'ya girdim. Nefis çikolatalar, tartlar ve pastaları kapıp eve geldim.
Oğlum yeni uyanmıştı, babannesinin kucağındaydı hafif uykulu :)
Kucağıma atladı: "mem-me" dedi.
Elimi yüzümü zor yıkadım, haydi doooğğğğğğğrruuuuuuu memeye :))))))
Sonra masayı hazırladım, ikramları hazırladım.
1 minoset ve 1 propolis aldım.
Oyuncakları bir kenara yaklaştırdım.
Gün boyu üşümüştüm ve titrediğimi ve ateşimin çıktığını farkettim.
Ata'ya akşam yemeğini yedirdim.
Tam ayağımı uzattım ki aklıma geldi: "çay"
Hazırladım tekrar uzandım.
Tam oh 2 dakika uzanacağım derken, Ata kaka yaptı.
Oyunla, şarkıyla zar zor temizledim.
Derken misafirlerimiz geldi.
Dostlarla hoş beş, sohbet muhabbetle ilerledi zaman.
Ata gelen minik abi ile oynadı ve uyku saati geldi çattı.
Saat 20:30
Uyumak istemedi, direndi, abiye koştu arkasına bile bakmadan.
Oynadı oynadı oynadı :)
22:00 olmadan uyutmak istedim, direndi yine.
Pijamalar giyildi, dişler fırçalandı.
Cupppp yatak!
En sonunda uyudu.
Tabi bu sırada misafirlerimiz evden ayrılıyordu.
Yolcu ettikten sonra yine nereye... mutfağa.
Aklıma geldi:yine 1 propolis ve 1 minoset içtim.
Tabaklar temizlendi,
Herşey makineye tepildi.
Mutfak temizlendi.
Lap top açıldı.
Maillere göz atıldı.
Bloglar okundu,
Azıcık film izlendi.
Ateşim çıkıyor, dinleneyim derken yeni güne 1-2 dakika ve yastığa bir karış kala uykuya dalındı :)

Bunca hengameden ne anladın diye sorarsanız: "anneler hasta olmaz, anneler herşeyi bilir- yapar" özlü sözlerinin ne derece doğru olduğunu gördüm, o kadar:)))

Şimdi bu postu bitirince dünkü temponun öğlen yemeği kısmından başlayıp akşamı bulacağım.

Haydi bakalım baş baş,öptüm sizi

5 Ocak 2011 Çarşamba

Yeni bir bebek mi???

Ata & Ebru

Foto Not:İki çocuklu olmak nasıl birşey bilmiyorum ama bu iki kuzen çok tatlıydılar bu yaz. Sanırım ilk çocuğun kız olması büyük avantaj :)

Haftasonu Çağatay 2 gün üst üste doğum fotoları çekmiş ve her ne hikmetse 2 gün üst üste doğumduğum düşünülüp, dünyanın tebriğini almıştık. Bkz:burası :)))) Durumla dalga geçerken, birden aklıma geldi ve kendimce yeni bir bebek meselesini açtım. Anneler görüşlerini ve yaşadıklarını paylaştı.Bir kez daha teşekkürler.

Bu akşam oturup uzun uzun uzman görüşlerini araştırdım.

"Çocuk iki yaşına geldiğinde artık şefkat duyguları gelişmiş, anneden ayrılış anksiyetini daha az şiddetli yaşar olmuş, annenin sürekliliğine ve devamlılığına inanmış ve kendi bağımsızlığını ilan etmiş olur. İki yaşından sonra yeni bir bebek gelebilir.Aileya katılmasının katkıları büyük olur."

Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin

"Kakalı bez olayı bitince ikinci bebek gelebilir."

Dr. Kadir Tuğcu

"2 yıldan önce anne yeniden hamile kalırsa kendine iyi bakmalı, iyi dinlenmeli ve iyi beslenmelidir".

Dr.Kaan Kocatepe

"Çocuklarda kardeş yaş aralığının ideali yoktur. Ancak iyi anlaşmalarını isterseniz minimum 3 maksimum 5 olmalıdır."

Okul Öncesi Eğitim Dersi Hocam Prof. Dr. Tanju Gürkan

Aslında yeni bir bebek isteyenler düşünmeli derim acil olarak bebek isteyenler için. Ama biliyorsunuz, bazı bebekler planlara bakmaz, istediği zaman gelir işte! Ve bu bence hayatın en güzel süprizi olur :)

Bkz: Ata Atasağun :)))))

23 Aralık 2010 Perşembe

Cici kaka

Ata ile tuvalet alışkanlığı ve tuvalet eğitimi ile ilgili ön çalışmalarımız tam gaz devam ediyor sayın seyirciler. Aileye verdiğim sıkı bir brifingle neyin ne olacağı konusunda artık hepimiz hemfikiriz ve herkes aynı şeyi uygulamak için canla başla çalışıyor :)

İlk günler

Annem Ata'nın altını temizlemek için odaya geçmiştir ve ardından neşeli bir ses tonuyla:
Ayliiiiiiin
-Efendim Anne?
Annem: Ne diyecektik? :)
-Cici kaka anne :)
Annem:Hah, tamam. Ata, bak annannem bunlar senin kakan. Bunlar cici, hadi sevelim. Ciciii,cicciii...Neymiş Ata'cım? Cici kaka. Aferin! Ne de güzel kaka yaparmış :)
Ata:Kak-ka
Bütün ev halkı: Evet Ata, bravo, kaka dedin. Alkış :)))

Not: Bir de kakayı lazımlığa yapsa birbirimize sarılıp çılgınlar gibi dans edip edeceğiz galiba, hahaha:)

Dede ile Ata alt değiştiriyor:
Dede: Oğlum bu ne? Ayy, yok böyle demeyecektir. Maşşalah benim torunuma, doldurmuş. Helal olsun bea!
Annanne:Dedesiiiii, unuttun mu "cici kaka" :)
Ev halklı : pohahahahahah
Ata:hahahaha :)


Baba ile Ata' nın öyküsü:

Baba:Ata, gel bakalım neler olmuş. Aferin babacım, kaka yapmışsın. İşte bak, kaka burada.Şimdi bu kakayı sevelim.Ciciii,ciciii...Sonra da saklayalııımmm.
Ata: Ciciiii?

Aynı diyaloglar benimle de gerçekleşiyor bu arada. Çift baskı olmasın diye es geçiyorum.



İşte böyle güle oynaya geçiyor bu dönem. Lazımlığı klozetin yanına koyduk. Organiktir kendileri yalnız , öhö öhö :)Arada üstüne oturuyor, ters çeviriyor, bakıyor, inceliyor. Belki üzerine oturmak eğlenceli gelir birgün ve oturur.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Çok şekerler

Çağatay' ın yaptığı son çekime ait kareler çok keyifli. Bebeğin mutluluğu aileye ne güzel yansımış öyle... :) Ben çok beğendim. Bir de siz bakın :) Belki hemfikirizdir. :)

Sevgiler

Aylin

23 Ekim 2010 Cumartesi

Zihinsel detoksla dağınıklığa son

  • Bekarken çok kolaydı detoks yapmak.

    Aylık ve haftalık planlarıma göre yapmam gerekenlerin listesini yapıp harfiyen uyuyordum. Kendimden başka kimseye karşı sorumlu olmadığım için fazlasıyla meşgul olabiliyordum böyle şeylerle.

    Bunun dışında yaptığım diğer detokslar da vardı kendimce:

    Gardrop detoksu:
    Ben eşyalarımı çöpe atmam, atamam. Mutlaka ihtiyacı olan biri vardır deyip kolilerim mesela. Her sonbaharda verilecek yazlıklarımı ve her ilkbaharda verilecek kışlıklarımı ayırırım. Böylelikle giymediğim ne kadar giysi varsa dolabımdan uzaklaşır. Hem yer açılır hem de sevdiğim, kendimce favori giysilerimle daha enerjik ve havalı bir hava eser dolabımda.

    Ayakkabı detoksu:
    İşte bunda biraz zorlanıyorum, çünkü ben tam bir ayakkabıkoliğim. Ayağıma olmayan ne kadar ayakkabı varsa yine ayırıyor en geç 1 ay içinde yeni sahibelerine ulaştırmaya çalışıyorum.

    Çöp detoksu:
    Daha önceki şu yazımda çöpleri ayırdığımdan bahsetmiştim. İnatla devam ediyorum. Camlar balkonda bir bölümde, kağıt vb bir kolinin içinde, organik çöpler öğütücüyle denize, piller pil kutularına gitmek üzere ayrı bür kutuya, plastik ve kompozitler ise ayrı bir kutuda birikiyor. Konteynerın kenarına bırakıyorum ki toplayanlar hemen alsın diye. Hani Ata' nın bezleriyle organik çöplerin bir arada olmasını düşünemiyorum doğrusu.

    Ofis detoksu:
    Sık sık raflar, kutular, kalemlikler şunlar bunlar elden geçiyor ve böylelikle fazla ıvır zıvırdan kurtulabiliniyor.

    Kokoş detoksu:
    Efendim, bana kalsa salonu heykel ve yağlıboya tabloya boğar, evi minik bir müzeye döndürebilirim ama bunlara gerek yok. Sadelik evrimini tamamlayanların niteliklerindendir. Bu nedenden dolayı sadece 2 tane harikulade heykelcik ve 2 tablo yeter. Örtüler ve kırlentleri de epey azaltarak gözü dinlendirmke pek bir möhüm konu.

    TV detoksu:
    Hiç ama hiç izlemeyerek, gereksiz viruslerin beynimi işgal etmesini önlediğimi düşünüyorum.

    MSN detoksu:
    Kullanmayarak, gerçekte ve yüzyüze konuşmak için çok fazla zaman kullandığımı düşünüyorum.

    E-mail detoksu:
    Forward etmek denen gereksiz hadisenin (hani şu geyik muhabbeti içerikli olanlar için geçerli bu dediğim) önüne yıllaaaaaaar evvel geçerek kendimce temiz bir alan yarattığımı ve forwar etmeyerek insanları yormadığıma inanıyor, kendimi kutluyorum :)))

    Facebook detosku / Sosyal ağ detoksu:
    Sadece ailemden ve cancan arkadaşlarımdan oluşan listemle gayet huzurlu ve mutluyum. Sık sık göz atıp samimiyet sınavından geçirerek verdiğim puanlara göre insanları listemde tutuyor ya da çıkarıyorum.

    E-mail grupları detoksu:
    Tek bir gruba üyeyim ve sadece orada yazarak daha iyi bir iletişim yaşıyorum. Yeni kurulan arkadaşlıklarım daha derin ve samimi oluyor galiba.

    Cep telefonu detoksu:
    Hergün aradığım aile bireyleri dışında olan görüşmelerimi 1 dakika ortalamasında tutarak kendimce konuşma kirliliğini önleyip daha az radyasyonun açığa çıkmasına hizmet etmiş oluyorum :P

    Buzdolabı detoksu:
    Sık sık gözden geçirerek hem yer düzenlemesi hem de yiyecek kontrolü yapmaya çalışıyorum. Ama çöpe atılan yiyecekler için çok fazla üzüldüğümü belirtmeliyim. Daha az almak lazım! İçi geçenleri kedilerimizle, kuşlarla ve havhavlarımızla paylaşmaya çalışıyorum :S

    Peki bunları yapmayınca ne olur?
    ufffffff, nereden başlasam ki ... der, başlamayıp oturur tv izler göbek büyütürüz.
  • uyuz, uyuşuk,mıymışız bir ruh halimiz olur.
  • evin bereketi olmaz
  • evde huzur olmaz
  • ruhsuz bir evde yaşaya yaşaya hastalanabiliriz.

Bu tür bilgilerin başında feng shui düzenlemeleri geliyor ve feng shuiye göre evin kapısından giren enerji evin balkon camlarından dışarı çıkar. Bu çıkan enerjiyi evin perdelerinden anlamak biraz mümkün. Caddede yürürken genelde evlerin pencere ve perdelerine bakıyor olduğumu farkettim. Hem yaşayanların kişilikleri ve zevkleri hakkında ip ucu veriyor hem de yansıyan enerjiden ne durumda olduklarını az biraz kestirebiliyorum.

  • Evin girişi sade ve temiz+düzenli olmalı.Bu nedenle biz sade bir dolap ve kırmızı bir paspası tercih ettik.
  • Genelde kapılar kapalı ve üzerlerinde çok fazla nesne olmamalı. süs püs ıvır zıvır. Hepsini topladım.
  • Giriş kapısından eve doğru adım atıldığında sol köşe bereket köşesidir. Orasının temiz, düzenli, aydınlık, yeşillik olması çok önemlidir. Yine bir elden geçirmem lazım :)
  • Sağ köşe ise dostları temsil eder. Orası ise dostluğu anımsatan nesnelerle renklendirilebilir. Filler, kuğular...gibi. Kuğu tablolarım olsa ne iyi olur ( amacım feng shui ilkelerine bağlı yaşamak değil, sadece yağlı boya tablo zevkimin doyması hahahah :)

Yarından itibaren;

  1. Ata' nın oyuncaklarıyla bir oyuncak müzesine dönen salonumuzu yarın tekrar düzenleyip çok sevdiği sadece 5 oyuncağı piayasada bırakacağım. Gerisi odasında durabilir.
  2. Mutfak dolapları ve buzdolabını elden geçireceğim.
  3. Verilmesi gereken yazlık eşyalarımı paketleyeceğim.
  4. Makyaj aynamın önündeki gereksiz eşya topluluğunu defedeceğim.
  5. Bereket köşesini revize edeceğim.
  6. Çiçeklerimi tekrar düzenleyeceğim.
  7. Mail boxumu hafifleteceğim.

Hergün bir tanesini halletsem bir hafta sonra daha da hafiflemiş bir anne olarak mutlu mutlu gezerim.

Aslında diğer yükler, yani enerji yüklerimiz, tasavvufta geçen ve dervişlere öğütlenen şeylerle daha iyi açıklanabilir.

  • Dedikodudan uzak durmak,
  • Evhamı terk etmek, akışa bırakmak,
  • Aynı şeyleri düşünmekten uzak durmak ( iki günü bir olan bizden değildir hadisinde olduğu gibi.)
  • Çok konuşmaktan,
  • Aşırı gülmekten uzak durmak,
  • Bugünün işini bugün halletmek olarak sıralanabilir.
  • Tutumluluk etmek,
  • Sürekli menfaat kollamayı terketmek,
  • Kıskançlıkları bir kenara bırakıp daha olgun düşünmeye çalışmak,
  • Öfkelenip, kızmak yerine daha sakin olmaya gayret göstermek çok işe yarayabilir.

...Neyse az laf çok iş diyorum.

Detokslarımla ilgili olarak gelişmeleri yazmaya çalışacağım.

Sevgiler

11 Ekim 2010 Pazartesi

Yürümek, diş çıkarmak, konuşmayı öğrenmek, kendini tam ve doğru ifade etmek, anneyle babayla sürekli oyun oynayabilmek, heryeri kurcalamak, keşfetmek ... Hepsi birden iç içe olunca ne zor, ne ağır, ne kadar çok enerji isteyen birşey.

Bir de annenin istekleri binince: yemek tabağındakileri bitirmek, zamanında uyumak, onlar cıssssslarla başa çıkmak... Bir bebek için çok değil mi düşününce...

Çok şey istiyoruz çocuklardan...
Haksızlık ediyoruz.

Bence, Aylince...

5 Ekim 2010 Salı

İşte öyle bir gün...

Sabah 7 gibi uyanarak sabah gülücüklerimizi atarken ilk emzirme seansımız gerçekleşiyor.
Ardından kahvaltı koşturmacası başlıyor.
Küçük prens bu aralar tost yemek istediği için evi sıcak tot kokuları sarıyor ...
Derken Aloe Veralı çay porselen demlikte,annannenin hazırladığı İzmir zeytini, organik domatesler, organik peynirler tabakta, süt bardakta bizi bekliyor.
Ata' nın önüne sevdiği yiyecekler diziliyor ve paşam kendisi yemeye gayret ederken, anneciği ona yardım ediyor. Bir şekilde bitiyor kahvaltı...
Bulaşıklar makineye, sofra örtüsü banyoya giderken oyuncaklar açılıyor.Fonda Jose Amca çalıyor genelde.
Ya da Mozart'la başlayan bir klasik müzik turu gerçekleşiyor.
Kuleler yapılıyor, resimli ansiklopediler karıştırılıyor, arabaların tekerlekleri çeviriliyor.
Biraz balkon sefası sonra haydi cuuppp !!! sabah uykusuna.
Anne hemen öğlen yemeğini hazırlıyor, 30 saniyede pijamalarından kurtulup cicili bicili ev kıyafetlerine bürünüyor.(Eskiden 30 dakikaydı , hahahahahaaa!!!)
Çamaşırları kurutucuya tıkıyor,
Salonu toparlıyor,
Maillerini okuyor, yanıtlayabildiği kadarını yanıtlıyor.
Çünkü bu arada Atacık uyanıyor.
Öğlen yemeği telaşı başlıyor.
Yedi, yemedi, hop yapalım, ham paparım derken fonda su ve kuş sesleri çalıyor.
Yemek bitince masa toplanıyor,
Daha önce yıkanmış olanlar dmakineden çıkarılı yerine yenileri diziliyor.
Ata sürekli izleniyor, prizlerle oynuyor mu?
Çekmeceleri çekiştiriyor mu?
Zırt pırt müdahale edilmiyor,
Şarkılar söyleniyor,
Sorular soruluyor ona... :)
Giyinip bahçeye iniliyor,
Kedilerle ve mahalle eşrafıyla sosyalleşmeye devam ediliyor.
Parka gidip oyuna dalınıyor.
Uyku göze gelince eve geliniyor.
Bir güzel uyunuyor.
Anne kututucudan çamaşırları ütülenmek üzere katlıyor.
Akşam 5 çayına hazırlanıyor,
Mutfağı toparlıyor,
Dağılan oyuncakları bir araya getiriyor, asla toplamıyor.
Biraz okuyabilirse kitap-dergi okuyor.
Mail alıyor, mail yazıyor.
Telefon açıyor,
Annesini özlüyor...
Denizi seyrediyor.
Çiçeklerini seviyor...
Ata uyanıyor ve meyve, yoğurt ikilisiyle açlığını bastırıyor.
Komşulara gezmeye gidiliyor.
Akşam yemeği için eve dönülüyor.
Akşam yemeği hazırlanıyor.
Fonda hafif bir müzik çalıyor.
Yeniyor...
Ailecek oyun oynanıyor.
Dişler fırçalanıyor,
Pijamalar giyiliyor.
Herkese iyi geceler dileniyor.
Uyumadan önce anne sütü alınıyor...
Ata gece uykusuna dalıyor.
Anne muftağa koşup bulaşıkları toparlayıp tezgahı ve ocağı siliyor.Düzenliyor...
Salona koşuyor, oyuncakları toparlıyor.
TV yi açıyor ( GÜN BOYU KAPALIDIR BİZİM EVDE)
Bir yandan izliyor, bir yandan dinliyor, bir yandan evle ilgileniyor.
Bir demlik Aloe Vera çayı hazırlıyor, başlıyor yavaş yavaş içmeye :)))
Evi kabaca toparlayıp yarının yemek menüsünü belirliyor.
Hatta gerekirse pişiriyor.
Maillerini tekrar kontrol ediyor,
Sinema filmi varsa keyfine göre onu izliyor.
Bitince uyku moduna geçiyor:ZZZZZZZZZzzzzZZzZZzzzZZ!
Gecenin ortasında Ata uyanıyor,
Anne kalkıyor,
İlgileniyor,,
Emziriyor,
Uyutuyor...
Ve çabucak sabah oluyor, Aylin anne koşmaya başlıyor.

İyi ki de koşuyor, bu koşuşturmacayı çok seviyor.

Tıpkı her anne gibi...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Ölüm ...

Ölüm...
Hayatın ve hareketliliğin bittiği an...Yani bu doğum, doğuş,bebek, büyüme, annelik gibi renkli, sıcak ve hareketli yüzün tam tersi.Soğuk ve boz bulanık olan yüzü...

Ne denebilir ki ölüm için? Ne anlatılabilir ki? O kadar sert ve ağır bir şey ki tek başına, kelime olarak bile çok şey ifade ediyor.

Ölüm...

İnsan ne olursa olsun ölümü düşünmeli, arada sırada bile olsa.

Ben kendi ölümümü sıkça düşünen biriyim. Yanlış anlaşılmasın, intihar planlamıyorum. Daha doğrusu öldükten sonrasını sık düşünen biriyim desem daha soğru olur.

Ben ölürsem, insanların arkadamdan ah etmelerini, küfür etmelerini istemem. Bu olgu benim için (biraz sert olsa da) sıkı bir rehberdir.

Yalan söyleyemem,
Yağ çekmem,
Ayıya köprüyü geçinceye kadar dayı demem.
Gerçekleri söylemek için ve doğrularla birlikte dosdoğru yaşamak için kimseye şirin görünmeye çalışmam.
Dalkavukluğum olmaz, olamaz.
Berbat yanlarım vardır elbette ama,
Bizans entrikalarına girmem,
İnsanların yüzüne gülüp arkasından konuşmam,
Seviyorsam seviyorumdur,
Sevmediğim ve onaylamadığım insanlardan uzak dururum.Mecbur değilim ya!!!
Çok mala, paraya tamah etmem,
Varsa şükür, yoksa yine şükür demeye çalışırım.
İlkelerimden vazgeçmem.

Çünkü bütün bunları yapmış yaşamış bir dedenin torunuyum ben. Ne varlığa sevindi ne yokluğa söylendi benim dedem. Çok ilkeli, dürüst ahlaklı insan sevgisi ile yüreği dopdolu biriydi. Nur içinde yatsın.

Öyle biriyidi ki o...Mesela, Eve gelirken sokağın başından itibaren çoluk çocuk kim varsa herkesi selamlar, hal hatır sorardı. Merhabasız biri değildi en başta, yüzü hep gülerdi.Ters gelen, inancına ters düşen birşey varsa tersti işte, o kadar! Hep büyük ve evrensel doğruları seçti kendine anladığım kadarıyla.Yaşadığı gibi inandı ama inandığı gibi yaşamadı.Elinde olanla yetindi, kaprisi, yalanı dolanı yoktu. İş yaparı, çok fazla kar etmek için kandırmazdı, makul olanla kalırdı pazarlıkta.

"Allahım sen benim canımı ayakta gezerken al" derdi. "Ben ölürsem şatafatlı cenaze istemem" gelmeseniz bile olur"derdi.

Ölüm...
Ve tanrı bu sebahatkar ve iyi kalpli kulunun dileğini yerine getirdi. Birgün, çok sağlıklı olduğu birgün öldüğü haberini aldık. Aniden, ama ayakta gezerken değil, alnını dayadığı secdede son nefesini vermişti...Cenazesi öyle kalabalıktı ki... Mış gibi yapan yoktu sanırım.O hiç mış gibi yapmamıştı ki...Zaten olamazdı, bu mümkün değildi. Ektiğini biçtiği bir gündü o gün dedeciğimin.Hiç "mış" gibi yapmamıştı ve gözyaşları yani o sel gibi akan gözyaşları sahte olamazdı.

BÖylesine doğru bir kalbe yakışan bir sondu bu.Ancak ne yazık ki yıllarca şoku üstümüzden atamadık. İyi kalpli dedemiz, iyilik fenerimiz gitmişti. Yalnız ve sessiz kalmıştık hepimiz :(

Eğer ruhu bizi izliyorsa görüyordur nerelerde olduğumuzu. Şahsen ben onun yolunda yürümeyi tercih ettim. Diğer aile üyeleri gibi aslında...Umarım ruhu rahattır, nur içindedir, sevgilerle doludur.

İnsan sonunu düşünmeli derim herzaman.Mesela benim cenazemde sevenlerim olsun isterim.Mış gibi yapanlar gelmese de olur.Zahmet etmesinler. Sağlığımda canımı sıkıp yokluğumda ağlarmış gibi yapıp bu sefer ruhuma eziyet etmesinler.Dostlarım,kardeşlerim olsun,candan sevenlerim olsun, bir fatiha,yeter. Ben sonsuzluğa yükselirken cami avlusunda ikiyüzlülerin kalabalığı olmasa da olur derim.

Bunları niçin mi yazdım? Bir cenaze haberi aldım geçenlerde.Üzüldüm,içim bir garip oldu.Avluda mış gibi yapanlar ve ardından gülenler vardı da ondan... Allah kimseyi bu duruma düşürmesin. Bir cenazenin ardından gülmeyi bana da evlatlarıma da nasip etmesin. Ölen ölmüştür,dava düşmüştür. Merhumla yada merhume ile derdi olan varsın gitsin tedavi olsun!

Ölüm...




Dün güzel melek Nehir sonsuzluğa bıraktı kendisini. Ben sadece ağlayabildim. Sadece gözyaşlarım düşebildi. Başka hiçbirşey yapamadım. Ağladım, ağladım ağladım.

Ata'm kuzum yavrum birtaneme sarılıp koklaya koklaya ağladım.

Bizim yuvamızdan da melekler sonsuzluğa kanat çırpmıştı. Aklıma yine geldiler, o miniklere ana yüreğimce ağladım.

Elimden gelen tek şey bu oldu.

Tıpkı dedemin cenazesinde olduğu gibi.

Ölümle gelen acıya aktı gözyaşlarım...

3 Eylül 2010 Cuma

Ata,eşim ve ben değirmenlere karşıyız!



Bile bile lades bizimkisi...

Toplumsal meselelerle fazla nefes tüketmiş ve yorulmuş bir anne olarak huyumdan yine vazgeçmedim ama daha akıllıca hareket ettiğimiz düşünüyorum.

Neden mi bahsediyorum: çevre koruma bilincinden.

2 yıldır profesyonel ev hanımıyım (Asıl mesleğim öğretmenlik ama ev hanımlığı bana yapışan ve yapıştırılan bir görev) Aile halkı olarak düzenli bir şekilde çöp üretiyoruz ve bunca çöp üretimi beni çıldırtıp endişelendirmeye yetiyor, "ne olacak halimiz???" diye diye...

Tatilden döndüğümüzden beri kağıtları ayrı, camları ayrı, plastikleri ayrı ayrı poşetlere koyuyorum.Organik çöpleri ise öğütücüde hallediyorum.
Evimizin karşısında bir cam şişe kumbarasının olması beni pek bir sevindiriyor. Şişeleri biriktirip oraya gittiğimizde çok sevinçli oluyorum. Ata'yı da alıp şişeleri kumbaraya atmaca oynuyoruz. Sayı sayıyoruz tabi bu arada.Çok eğlenceli vallahi.

Kağıtlar koca bir karton torabada katlanıp istifleniyor.
Plastikler yine bir torbada birikiyor.

Sonra evin köşesindeki konteynırın kenarına bırakılıyor ki bunları toplayarak hayatını kazanan yurttaşlara bir nebze bizim de katkımız olsun.

Güya Belediye her cumartesi kapıt,kompozit,plastik ve camları ayrı ayrı toplayacaktı ama nerdeeeeeee. Projeyi duyduğum ilk an " işlemez bu süreç, kimse çıkarmaz çöpünü filan" dedim. Etrafımdakiler kaşlarını çattı, şimdi Aylin soruyor kaşları havada bir şekilde; hani,nerede çöpler, nerede belediye??? :)

Bir öğretmen olarak halkın biokimyasını, düşünce kalıplarını, yaşam biçimini çok iyi biliyorum. Okulda çöp ayırmayı bırakın, elindekini çöpe atmayı öğretmekte güçlük çekiyoruz.

Öyle beceremiyoruz ki ülkemizde her metrekareye bir tane iri çöp parçası düşüyor. O nedenle bana kaşlarınızı çatmayınız, analizlerinizi, verilerinizi iyi kontrol ediniz derim efendim.

Aaa, tabi Ata, eşim ve ben yel değirmenelerine karşıyız, bile bile... Belki de en güzeli böööyyllleeeeeeeee :)



Çöpler ayrışıyor,camlar şenlikle kumbaraya atılıyor her hafta :)

Sevgiler

1 Eylül 2010 Çarşamba

Çağatay neler çekmiş meğer?

Son dönemlerde çektiklerini öğrenmek ister misiniz? O zaman a buradan başlayabilir,buradan devam edebilirsiniz.

Çok ama çok eşsiz bir fotoğraf görmek istiyorsanız lütfen bunu kaçırmayın. Öyküsü de çok güzel kaleme alınmış...

Ben de gelinimiz Sedef' in fotoğrafına bayıldım, gelin güzel fotoğraf güzel, fotoğrafçı süp-per! :)