depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Yaşıyorum, yazıyorum!

Uzun zaman oldu yazmayalı. Bir kaç kez elim gitti klavyeye ama ı-ıh. Bıraktım tuşları, geri çektim ellerimi.

İçimden gelmiyorsa zormalamanın bir anlamı yok diye düşündüm ve hafiften inzivaya çekildim. İyi de oldu. Kendime zaman ayırmaya çalıştım, kendimi dinlemeye, uzun zamandır yapmadığım şeylere vakit bulmaya çalıştım.

Yürüdüm mesela, ellerim ceplerimde, kafamdaki dumanı tüttüre tüttüre.

Sonra şeklimi şemalimi şöyle bir eden geçirdim.

Saçlarım belime kadardı.

Saçlarımı kısaltmanın keyfini yaşadım.

Önce böyle,



Sonra böyle,



En son ise şöyle:



Duyar gibi oluyorum, "depresyonda mısın" dediğinizi. Yanıtım evet. Bu eveti yazmak ve gerçekten bir evet olduğunu bilmek harika bir duygu. Çünkü artık eskisi gibi kendi sıkıntı ve çözmem gerekenleri hazır altı etmiyor, ne yaşayacaksam yaşamaya gayret ediyorum. Sonra daha güzeli yardım alıyorum. Çok iyi bir ailem, muhteşem bir oğlum, süper bir psikologum var. Üstelik tamamlayıcı tıptan da yardım alıyorum. Eğer siz de dardaysanız ve artık genişlemek istiyorsanız, işte bu kapıları çalabilirsiniz.

Uzman Psikolog Iraz Toros Suman
Doç.Dr.Mehmet Gürsel

Kuş gibi oldum. Az bir şey kaldı, onlar da geçeeerrr gider evelallah :)

23 Mayıs doğum günümdü, harika bir süpriz partı hazırlayan eşime, yalnız bırakmayan arkadaşlarıma, arayan, mesaj gönderen sevdiklerime çok teşekkür ederim. Seviyorum sizleri.

Birikmiş çok şey var zihnimde, fırsat buldukça yazarım yine. Hele Ata ile ilgili öyle çok şey var ki.... Yazacağım söz :)

Şimdi yemek ve temizlik zamanı. 2 aylık bir tatile çıktım ve gerekli tatil düzenini baştan oturtup 2 ay boyunca deli gibi gezmeyi planlıyorum :)))))))))))))

Darısı başınıza :)

Sevgiler

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

10 Aralık 2010 Cuma

Doğum sonrası depresyon geçirmeyen var mı acaba? Uzm. Dr. Özlem Devrim BALABAN ile söyleştik… ( Röportaj)

Doğumdan sonra her anne çeşitli duygusal karmaşalar, hüzün hatta depresyon yaşar. Kimi anne kolay atlatır, kimi anne ise psikolojik yardım alarak atlatmaya çalışır. Aklıma gelen soruların hepsini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları uzman doktorlarından Özlem Devrim Özbalaban'a sordum.Hem bir uzman hem de 3.5 Aylık Barış bebeğin annesi olarak sorumlarıma yanıtlar verdi.

İşte ayrıntılar...

1.Doğum yapan bir anne doğumdan sonra kendince çalkantılar yaşar. Siz bu çalkantıyı neye benzetiyorsunuz? Bilimsel olarak nasıl tarif ediyorsunuz? Nedir bu post partum? :)

Postpartum, “doğum sonrası” anlamı taşıyor. Doğum sonrası yaşanabilecek sıkıntı ya da sorunları biraz nedensel biraz da zamansal olarak betimlemek için kullanılan bir sıfat gibi düşünebiliriz.
Sizin de söylediğiniz gibi doğum yapan hemen her kadın bir takım “çalkantılar” yaşayabilir. Bu çalkantılar kiminde büyük dalgalar halindedir, kimisinde ise minik kıpırtılar şeklinde hissedilir yani her anne aynı şiddette yaşamaz. Bu çalkantıyı suya düşen bir nesnenin yarattığı dalgalara benzetebiliriz aslında. Anneyi, yaşamı, kişiliği, sosyal çevresi yani bütünüyle bir gölet gibi düşünelim, ve bu gölete bit taş attığımızı..Bebek, öncesinde yaklaşık 9 aylık bir hazırlık dönemi olsa da annenin yaşamına doğumla birlikte düşüvermektedir aslında..Ve artık o gölet tamamen farklılaşmakta, durağan halini tekrar alana kadar biraz çalkalanmaktadır diyebiliriz sanıyorum. Böyle bir metaforun ardından daha somut örneklere geçecek olursak şöyle diyebiliriz, “anne” olmak yepyeni ve çok çok önemli bir kimlik katıyor kadına..Karı-koca kimliği taşıyan iki kişiden oluşan aileye katılan bebek beraberinde anne-baba kimliğini büyük bir sorumluluk duygusuyla beraber getiriyor. Bireysel olarak yaşanan değişimlerin yanında aile diye adlandırdığımız sistemde de birçok dinamik değişiyor ve bu değişiklikler kiminde iri kiminde ufak çalkantılara neden oluyor. Yeni rollere uyum sağlamak her zaman kolay olmayabiliyor. Kadına geri dönecek olursak hem psikolojik, hem sosyal hem de hormonal değişimler doğum sonrası onu bekleyen çalkantılar gibi görünüyor. Psikolojik derken daha çok bilinçdışı süreçleri kastediyorum. Yani annenin kendi bebekliği, kendi annesi ile ilişkisi, bebekliğine dair sıkıntılar ve bu dönemi nasıl geçirdiği gibi süreçler kendi farkındalığının dışında doğumla beraber canlanıyor. Sosyal derken kastettiğim yeni rollere ve yeni oluşan anne-baba-çocuk sistemine uyum süreci..Eş olan kadın bir de anne oluveriyor. Aile içindeki yazılı olmayan kuralların tekrar yazılması, karı-koca arasındaki dengenin yeni rollerin biçilmesi ve yeni bireyin katılımıyla yeniden kurulması gerekiyor. Hormonal derken ise doğumla beraber, gebeliğin devamı için gerekli hormonlarda ani düşmeyi ve emzirme dönemi için gerekli değişiklikleri ifade etmeye çalıştım kısaca..Bir de bunlara annenin bedenindeki değişiklikler ve bebek bakımı ile ilgili zorlukları da eklersek doğum yapan kadın birçok şeyle baş etmek durumunda kalıyor diyebiliriz. Ama dediğim gibi her kadın bunu kendi koşulları ve çerçevesinde farklı yaşıyor.

2. Postpartum sık görülebilecek psikiyatrik ya da psikolojik sorunlardan bahseder misiniz?

Öncelikle en sık yaşanan durumdan bahsetmek istiyorum kısaca..Annelik hüznü yani postpartum blues…Annelik hüznü, araştırmalar farklı rakamlar verse de anneleri %80’ne varan oranlarda etkileyebiliyor. Doğum sonrası 3. ve 4. günlerde başlayan, ve genellikle 10. gün gibi sonlanan hassasiyet ve ağlamaklı olma durumu gibi tarif edebiliriz annelik hüznünü..Tarifi üstünde geçici bir süreç olarak tanımlanıyor ve ek olarak baş ağrısı, yorgunluk, sinirlilik, huzursuzluk, sıkıntı hissi, endişe hali ve uyku problemleri de tabloya eşlik edebiliyor. Belirtiler hafif şiddette ve geçici olduğu için tedavi gerektirmeyen bir durum ama annelerin bu konuda eğitilmesi ve bu sürecin sık görülen geçici bir durum olduğunu bilmesi önemli..Eğer belirtilerin süresi 2 haftayı geçerse bir psikiyatri uzmanına başvurmak gerekir.
İkinci sıklıkla karşılaşılabilecek sorun ise postpartum depresyondur diyebiliriz. Postpartum depresyon, doğum sonrası başlayan ya da bu döneme kadar uzayan depresif süreç olarak tanımlanabilir. En sık görülen belirtiler isteksizlik, mutsuzluk hissi, kendini değersiz hissetme, uyku bozukluğu, yorgunluk, sinirlilik, iştah azalması, dikkat dağınıklığı, yetersizlik düşünceleri, suçluluk fikirleri ve bebeğin sağlığıyla ilgili veya bebeğe zarar verir miyim şeklindeki kaygılardır. Ağır tablolarda ölüm düşünceleri kliniğe eklenebilir. Yaygınlığı %15 civarındadır. Daha önceye ait psikiyatrik hastalık öyküsü, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, evlilik problemleri, sosyal destek yetersizliği, gebelik sırasındaki olumsuz yaşam olayları, gebelik sırasında depresyon geçirmiş olma, bazı çalışmalara göre şiddetli annelik hüznü yaşamış olma ve bebeğin bakımı ile ilgili zorluklar postpartum depresyon riskini artıran faktörlerdir. Anne eğer böyle bir tablo içindeyse mutlaka bir psikiyatri uzmanına başvurmalı, uygun olan tedavi seçenekleri (ilaç, psikoterapi ya da ikisi birlikte de olabilir) değerlendirilmeli ve zaman kaybetmeden tedaviye başlanmalıdır.

3. Postpartum psikozunun evreleri nelerdir? Nereye kadar normal sayılabilir, hangi noktadan sonra yardım almak gerekir?

Öncelikle postpartum psikozun hiçbir şekilde normalize edilemeyecek bir tablo olduğunu söylemekle söze başlamak isterim. Psikozlar kişinin gerçek ile olan bağının koptuğu, gerçek olan ile olmayanın ayrımını yapma yetisinin tamamen yitirildiği, mutlaka tedavi edilmesi gereken, aksi halde anneye ve/veya bebeğe ciddi zararlar verebilen kinik tablolardır. Fark edildiği anda mutlaka bir psikiyatrist ile iletişime geçilmelidir. Peki nedir belirtileri? Psikoz genel bir kavramdır. Dolayısıyla postpartum psikoz da öyle..Eğer postpartum psikoz bizim iki uçlu bozukluk dediğimiz, halk arasında daha çok manik-depresif hastalık olarak bilinen bozukluğun bir parçasıysa ( ki genellikle postpartum psikoz bu hastalığa bağlı olarak ortaya çıkar) annede aşırı hareketlilik, çok konuşma, enerji artışı, uykusuzluk, kendine aşırı güven gibi belirtilerin yanı sıra gerçekdışı düşünceler tabloya eşlik eder. Birilerinden kötülük göreceği, takip edildiği, çok önemli görevleri ya da özel güçleri olduğuna dair düşünceleri olabilir. Bu düşünceleri ikna edilemez derecede savunmaktadır. Beraberinde diğer insanların duymadığı sesleri duyma, görmediği görüntüleri görme gibi algı bozuklukları yaşayabilir. Bu durumdaki bir annenin bebeğe de zarar verme riski söz konusudur. Bu nedenle gerekirse hastaneye yatışı yapılarak bir an önce tedaviye başlanmalıdır.

4. Doğum yapan anneye moral vermek isteyen "iyi niyetli" insanların asıl yapması gereken şey nedir sizce, kendi öykülerini anlatıp "takmaaa, geçecek" demek yerine? :)

Öncelikle anneyi sıkıntıya sokan durumu dinlemek gerekir. Bazen içten ve samimi bir şekilde dinlenmiş olmak bile anneyi rahatlatabilir. Dinlerken yargılamamak, ona yapamayacağı önerilerde bulunmamak, başkaları ile karşılaştırmamak gerekir. Eğer annenin eşi, annesi gibi “en yakını” olan kişiler sürecin farkında değilse, onların farkındalıkları artırılabilir. Bir de gerçekçi olmak gerekir tabiî ki..Eğer zor bir bebeği varsa “takma geçecek” demek yerine bebeğinin geçekten zor olduğunu söylemek annenin anlaşıldığını hissetmesini sağlayacaktır. Sizin tabirinizle “takma, geçecek” sözü, gerçekten de geçecek olmasına rağmen o anda annede “kimse beni anlamıyor” hissine yol açabilir..Onun yerine anneyi daha önce zorlayan ama üstesinden geldiği durumlar ona hatırlatılabilir çünkü insanlar genelde zor durumlar yaşadıklarında önceki başarılarını hatırlamakta zorlanırlar…Ya da o anki durumun gözden kaçan olumlu taraflarının altı çizilmeye çalışılabilir, tabiî ki gerçekçi bir şekilde..Yaşam elbette toz pembe bir yağlı boya tablo değildir ama içinde mutlaka pembe renkler de içerir 

5. Eşlerin ne yapması lazım peki?

Bu soruya hem bir profesyonel hem de bebeğine yalnız bakan bir anne olarak cevap vermek istiyorum  . Eşlerin yapması gereken şeyler yaşanan sıkıntıya göre değişmekle beraber genel olarak eve geldiklerinde anneye biraz nefes aldırmaya çalışmaları gerekiyor. Annelik özellikle ilk zamanlarda 24 saatlik bir mesai ve hiç kimse dinlenmeden 24 saatlik mesaiye dayanamaz. Bu mesaideki dinlenme zamanları babanın sihirli ellerinde diye düşünüyorum. Karı- kocalık rolüne anne babalığın eklendiği bu süreçte anne baba olma pahasına karı-kocalığı unutmamak gerekiyor. Bu nedenle eş ve anne/baba rollerinin dengesini iyi kurmak ve bu dengeyi yakalarken yaşanabilecek iniş çıkışlarda empatik ve en önemlisi HOŞGÖRÜLÜ olmak gerekiyor. Özellikle başlangıçta anneye düşen yük doğası gereği daha fazla olduğu ve anne sosyal ve psikolojik değişimlerin yanı sıra biyolojik anlamda da birçok değişim yaşadığı, bir de %80 lere varabilen oranda annelik hüznü gerçeği düşünülecek olursa babalardan başlangıç için özellikle hoşgörü ve destek beklemek çok da yanlış olmaz sanırım..

6. Önerilerinizi yerine getiremeyen babalar için ne yapmalı?
Tekrar tekrar anlatmalı, durumu anlamaya çalışmaları sağlanmalı..Seçilen dil çok önemli tabiî ki ..Önerileri yerine getirmediği için öfke uyandıran babaya “sen” diye başlayan ve suçlayıcı bir yüklemle son bulan cümleler kurmak yerine “ben” diye başlayan ve o destek olmadığında/ önerileri yerine getirmediğinde nasıl hissettiğiniz ve ne gibi zorluklar yaşadığınızı anlatan cümleler kurmak daha doğru gibi görünüyor. Babada suçluluk duyguları uyandırmak istenilenin aksine talep edilenleri yapmamasına sebep oluyor.

7. Erkekler de depresyona giriyor anladığım kadarıyla, var mıdır aslı?

Tabi ki giriyor. Depresyon kadınlarda daha sık görülmesi, doğum sonrası dönemin depresyon için özellikle riskli bir dönem olmasının yanı sıra depresyon kadına özgü bir hastalık değil..Erkekler de depresyon geçirebilir. Sonuçta doğumla beraber erkek de baba olmakta, bu rolle beraber ek sorumluluklar edinmekte, hayata dair ek kaygıları oluşmaktadır. Dolayısıyla doğum sonrası erkeklerde de depresyon riski artmaktadır diyebiliriz. Özellikle annede depresyonun varlığı babada depresyon gelişimiyle ilişkilidir. Nasıl annedeki depresyon, bebeği olumsuz etkiliyorsa, babanın depresyonda olması da bebeğin davranışsal ve duygusal gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

8. Peki lohusa anne depresyona girmiş babayı nasıl anlamalı ve onun için neler yapmalı?

Depresyonun belirtileri genel olarak kadın ve erkeklerde farklılık göstermez. Baba mutsuz görünüyorsa, yüzü eskisi gibi gülmüyorsa, konuşma miktarı azalırsa, daha çok yalnız olmayı tercih ediyorsa, kendine bakımında ya da yapmayı sevdiği şeylere karşı ilgisinde bir azalma varsa, iştah ve uykusunda artma ya da azalma şeklinde bir değişim söz konusuysa, eskiye göre daha sinirliyse ya da daha donuksa, iş performansında bir düşme olduysa….gibi durumlarda depresyondan şüphelenmek gerekir. Eğer kadın, eşinin depresyonda olduğunu düşünüyorsa bunu ona ifade etmeli, onun için duyduğu kaygıyı onunla paylaşmalı ve bir hekimden yardım talep edilmelidir. Tedavi edilmeyen bir depresyon hem depresyonu yaşayan kişiye, hem aileye hem de bebeğe olumsuz etkilerle sonuçlanacaktır.

9. Pratik önerileriniz neler yeni annelere? Mesela kendilerine ne yapmasınlar? Ne yapsınlar?

En sık yapılandan biri olan “kendini sadece anne ilan etme” hatasına düşmesinler. Aynı zamanda bir birey, bir kadın, bir eş… olduklarını unutmamaları gerekiyor. Bir masayı sağlam yapan onun dört ayağıdır. Eğer ayaklardan biri olmazsa masa yine ayakta durur ama daha kolay devrilir. İkisi olmazsa çok daha kolay… Tek ayakla ise zaten devriktir…
Özellikle sadece anne sütü önerilen ilk 6 aylık dönemde çalışmayacak olsalar da bir pompa edinmelerinde fayda var ki gerektiğinde süt sağıp birkaç saatliğine dışarı çıkabilsinler. Eşle romantik bir akşam yemeği fırsatı yaratsınlar mesela..Ya da kuaföre gitmek ve kendilerine bakım yaptırmak için kullansınlar o birkaç saati..Sözün özü “anne” olunca diğer rollerini unutmasınlar..Çünkü bebeğin sadece “anne”ye değil, “sağlıklı ve keyifli bir anne”ye ihtiyacı olduğunu unutmasınlar.
Özellikle doğumdan sonraki ilk zamanlarda ( uyum güçlüklerinin en çok yaşandığı dönemde) alabildikleri kadar destek alsınlar. Destek vermeyi öneren yoksa talep etsinler. Mutlaka taleplerine bir karşılık bulacaklardır.
Kendilerini evlerine kapatmasınlar; fırsat buldukça bebeklerini de alıp bir yerlere gitsinler..Karşı komşuya bile geçmek bir değişiklik yaratır..
Eğer sıkıntı içindelerse, bir sorunları varsa mutlaka eşleriyle ya da arkadaşlarıyla paylaşsınlar. Sorunun bir çözümü o sırada yoksa bile anlatmak rahatlatacaktır.

10. Hamileyken okunmasını önerdiğiniz kitaplar var mı?

Elif Şafak’ın Siyah Süt’ü postpartum depresyonu içten bir şekilde anlatan otobiyografik bir roman…Dileyen okuyabilir..,
Özellikle ilk bebeğinizse içinizde taşıdığınız, bebek bakımı ile ilgili kitapları önerebilirim..Acemilik bazen insanın kaygısını fazlasıyla artırabiliyor..Bir de etraftan bebeğinize nasıl bakmanız gerektiğini söyleyen seslerin yükseleceğini de varsayarsak taze annenin eli ayağına dolanabiliyor  Ben kendi adıma “Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Neler Bekler” (Arlene Eisenberg, Heidi E. Murkoff, Sandee E. Hathaway) ve “Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler” ( Tracy Hogg & Melinda Blau) adlı kitaplardan faydalandım. Okuduklarıma kendi içgüdülerimi ve sağduyumu da katarak tabiî ki…

11. Evde günlük hayatın akışı içinde kaybolan eşlere önerileriniz neler olabilir?

Bu özellikle büyük şehirlerde ve özellikle İstanbul gibi bir metropolde yaşayan çiftlerin çok sık düştüğü bir hata sanırım..Hayatın trafiği içinde 24 saat bazen öyle bir dağılıyor ki bu 24 saatten eşler kendilerine 1 dakika bile ayıramadan gün bitiveriyor..Önerim bu noktada özellikle de yoğun bir yaşam trafiği içindeyseniz gününüzü, gününüzü olmasa bile haftanızı ya da ayınızı programlamanız..Bunu özellikle yoğun yaşamı olanlar için öneriyorum çünkü programsızlık hem zamanın boşa harcanmasına hem de bazı şeylerin ihmaline yol açabiliyor. Programlama aynı zamanda ertelemelerin de önüne geçen bir unsur diye düşünüyorum..Bazen de oturup hayatımızı akışını gözden geçirmek, nelere zaman ayırırken nelere zaman ayıramadığımızı da görmemizi sağlar, ve bir anda fark ederiz ki mutfağın düzenli olmasını sağlayacağım derken eşimizle beraber bir film seyretmenin keyfini kaçırmışız..Ya da kapılar artık hiç tozlu değil ama ailecek oynanabilecek keyifli bir saklambaç sadece baba ile çocuk arasında yaşanmış ve bitmiş..Çoğu zaman 24 saatin içine mükemmel bir anne, mükemmel bir ev kadını, mükemmel bir eş, mükemmel bir iş kadını, mükemmel bir baba, mükemmel bir iş adamı, mükemmel bir kocayı sığdıramayabiliriz, ve fedakarlık yapılacak şeylerin önceliğini değiştirmemiz gerekebilir…

12. Hem bir psikiyatrsınız hem de 3,5 aylık Barış bebeğin annesisiniz :) Peki siz bu süreçte neler yaşadınız, kendi deneyimleriniz neler oldu? Yardım almanız gerekseydi ne yapardınız bir hekim olarak ? :)

Öncelikle bebeğime çok istediğim bir zamanda ve onu hayatımıza almaya oldukça hazır olduğumuz bir anda hamile kaldım. Herkes bu kadar şanslı olmayabilir ama bazen kendi şansımızı kendimiz belirleriz. Bu kadar hazırlıklı olmama rağmen başta onu nasıl besleyeceğime dair kaygılarım çok olmuştu. Daha 1-2 aylık hamileyken, ne yemeliyim ne içmeliyim de onu iyi beslemeliyim diye çok endişeleniyordum, ta ki çok sevgili doktorum bana onun henüz bir pirinç tanesi kadar olduğunu hatırlatana kadar..Hekim olmama rağmen sanki unutuvermiştim tüm bildiklerimi ve bu unutkanlık içinde etraftan da gelen “pekmez iç, ceviz ye, süt içiyorsun di mi, yumurta çok faydalıymış, peki balık….” Seslerinin zihnimde yankılanmasıyla kendimi fazlasıyla strese soktuğumu şimdi gülerek hatırlıyorum..Doktorumun belki onun için hiç de önemli ve büyük olmayan cümlesi bir anda getirdi beni kendime ve sonrasında oldukça rahat bir hamilelik geçirdim. Bu noktada doktor seçiminiz önemli bence..İyi bir jinekolog olmasının yanı sıra sizi rahatlatması, güven vermesi ve sizin dilinizden anlaması da gerekiyor. Ben bu konuda da şanslıydım diyebilirim. Doğum sonrası da şansım beni bırakmadı. İyi bir sosyal destek ve iyi bir eş beni bekliyordu. Üstüne de oğlumun bebek değil de bir melek olarak hayatıma girmesini eklersek her şey son derece yolunda gitti diyebilirim. Tüm bu olumlu faktörler çoğu anneyi ziyaret eden annelik hüznünden beni korudu sanırım. Ama her şey tam tersi bir şekilde de seyredebilirdi benim için ve ben kendimi doğum sonrası bir depresyonun içinde bulabilirdim. Ve dediğiniz gibi yardım almam gerekebilirdi ve o zaman tüm samimiyetimle söylüyorum ki kesinlikle yardım alırdım. Çünkü depresyon çok acılı bir süreçtir ve kendi kendine geçmesi beklendiğinde fazlaca yıkımla sonuçlanabilir. Depresyon günümüzde çok dilde olan bir kelime olduğu için bazen günlük hayatın içindeki can sıkıntıları ya da doğal olarak verilen olumsuz duygusal tepkiler depresyon ile karıştırılabiliyor ve gerçek depresyonların da sanki yaşamımızda yapacağımız ufak farklılıklarla geçeceği yanılgısına düşülebiliyor. Bu ufak sıyrıklarla derin yaraları aynı kefeye koymaya benzer. Ben profesyonel anlamda da depresyonun ufak bir sıyrık olmadığını bilen biri olarak mutlaka bir psikiyatristten yardım alırdım ve tedavinin her adımında eşimin de sürecin içinde olmasını isterdim. Çünkü tedavi, depresyonun derecesine göre ilaç tedavilerini de gerektirebilir. İşin içinde emzirme de olduğu için hekimin önerisi doğrultusunda eşlerin ortak kararı çok önemli. Depresyon tedavi edilmediğinde anne ve bebek arasında ciddi ilişki ve bağlanma problemlerine, bebekte depresyona, babada depresyona, evlilikle ilgili problemlere ve yanlış kararlar alınmasına, ve hatta psikoz ve intihara kadar gidebilen sonuçlara yol açabildiğinden mutlaka tedavi ve müdahale edilmesi gereken bir hastalık..O nedenle tüm annelere doğum sonrası depresyonsuz bir yaşam dilemekle beraber böyle bir durumla karşılaştıklarında mutlaka eşleriyle beraber bir uzmana başvurmalarını öneriyorum.

Özlem Hanım, o kadar içten ve yalın anlattınız ki her şeyi verdiğiniz bilgiler beni çok aydınlattı. Bir anne ve bir uzman olarak konuşmanız bizim gibi acemi ve yeni annelere fazlasıyla ışık tutar diye düşünüyorum.
Peki size özel olarak danışmak isteyenler nasıl iletişime geçebilirler.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde psikiyatri uzmanı olarak çalışıyorum.
Kurumumun tam ismi ve bölümüm ise şöyle: Uzm. Dr. Özlem Devrim BALABAN Bakırköy Prof.Dr.Mazhar Osman Ruh Sağlığı Sinir Hastalıkları Eğitim Ve Araştırma Hastanesi
12. Psikiyatri Kliniği
’nde beni bulabilirsiniz
Uzm.Dr.Özlem Devrim Özbalaban

Herşey için çok teşekkür ederim ve size meleğiniz Barış bebek ile, sevdiklerinizle mutluluklarla dolu bir ömür dilerim.

5 Aralık 2010 Pazar

Acemi Annelere Tavsiyeler - II

Fotoğraf için teşekkürler Çağatay Atasağun


Çağatay Atasağun' un web sitesi ve blogu :)

İlk yazımdan sonra ikincisini ancak kaleme alma fırsatım oldu ve hemen bir solukta aklıam gelenleri paylaşıyorum sizinle sevgili okurlarım :)

Bu yazımda emzirme ile ilgili pek çok kez yazıp çizmiş ve didinmiş, kendi evladını en az 2 yaşına kadar emzirmek için kasmış biri olarak hislerime tercüman olmuş güzel bir yazıyı paylaşmak isterim, okyanus ötesinden, Açalya'dan...

Emzir sevgili acemi anne, korkma emzir. Ama emzirmeden önce Açalya' nın yazısını bir kere, kafan karışırsa günde 3 kere, randıman almak istersen haftada 2 kere oku derim.Emzirmek hem anneye hem de bebeğe öyle faydalıdır ki: ben de zamanında pek çok yazı yazmışım mesela... Okumak isterseniz:

Emzirme ile ilgili psikolojik gerçekler

Emmmmmmmmmmmm

Emzirme Hakkında 3-5 bilgi ve kişisel bir mesaj

Emzirmeye yeni başlayan anneler için notlar

Bunun dışında, sevgili acemi anne,

1. Pişik için: Pamuğu ıslatıp bebeğin poposunu temizlemek en iyisidir. Pişik için çok faydalı bir ürün ise Aloe Jojoba Lipsticktir. Mutlaka edin. Aloe first sprey ile nemlendirip, pamulu bir bezle kurulayarak da çok süper sonuçlar alınabilir.

2.Etrafında herşey için bir yorum yapan yada bildiğin, inandığın şeylerden çok uzak sözler duyabilirsin. Aldırma, hı hı de geç.

3.Bebeğini ağlatma ve kimsenin ağlatmasına izin verme sevgili acemi anne. Ta ki şöyle kocaman olana kadar :)

4.İnce giydir ki hafiften soğuğa alışabilsin ufak ufak.

5.Evde kedi varsa ne iyi bence. Birlikte büyüsünler, kediyi defetmene gerek yok tabi doktor ve sağlık ile ilgili önemli bir durum yoksa.

6.Emzirme sütyenleri al değişik değişik.Hem sana iyi gelir hem de bebeğine seksi olanları da var :)

7.Kimseden yardım bekleme ama zor durumdaysan mutlaka "bana yardım edin" demelisin. Yardım isteyenin bir yüzü kara, etmeyenin ise iki yüzü...

8.Haftada 2 gün -en az- dışarıya çık, dolaş, hava al :)

9.Eşine bebeği tutmayı, pışpışlamayı, altını değiştirmeyi, gaz çıkarmayı hatta bebeği yıkamayı öğret bence. Bir baba olarak bebeğe hizmet ederse hem aralarındaki bağ güçlenir, hem de anneyi daha iyi anlamak için bir fırsat oluşur.

10.Ayrıca süsüne püsüne özen göster. Hele ki evde pijamalarla hiç oturma. Kendine göre cici ev kıyafetleri yarat, saçına başına dikkat et derim :) Yoksa her fotoğrafında Wilma Çakmaktaş gibi çıkabilirsin :)

11. 3.adan sonra işe dönünce vicdan azabı çekeceğini düşünebilirsin, haklısın sevgili anne. Ancak bu çalışmaya senin de bebeğinin de ihtiyacı olduğu için oradasın. Çalışan anne olmak kolay değil, biliyorum.Hele ki minicikken bırakıp işe dönmek, bakıcı stresi... derken sen de bir stres topuna dönebilirsin. Ama unutma ki bir yandan da seni deli edecek bir postpartum psikozundan uzaklaşmak için iyi bir şey yapıyorsun.

...aklıma gelenler bunlar.

Yine yazacağım.

Sevgiler

21 Kasım 2010 Pazar

Bir anneye zor gelen şeyler

Aman efendim, var mı yazmak gibisi, yok tabi. Öncelikle yazarken içini döküyorsun. İster okunsun ister okunmasın diyorsun. Okunca ayrı bir mutluluk duyuyorsun. Hele ki yorum gelirse anlaşıldığını düşünüp 2 katına çıkıyor gülümseme şiddetin :)

Ben de ister okunayım, ister okunmayayım en önemlisi içimi dökmem diyerek yazıyoruym bu satırları. En güzel terapi bence bu olmalı. Bir diğeri de yüzmek! :)

Neyse...

Anne olduğum ilk güne doğru uzanıyorum. Kucağıma verildiği o an'a... Dünya durmuştu sanki.Bak yine dolu dolu oldu gözlerim. Kokusunu tenini hissettiğim o günden bu güne bir bakıyorum yine.

Daha önce çeşitli anne bloglarında ve sitelerinde de çok sık ratladığım için yalnız olmadığımı biliyorum notlarımı yazarken:

Mesela;

-Aaa, aynı babası.Tıpkı, birebir, kopya vesaire vesaire.
Aylin Annenin: Ağaçtan düşmedi bu çocuk, annesine de benziyor elbette.

-Çocuğun çok ağlıyor, ağlatıyorsun sen bu çocuğu, bakamıyon.
Aylin Anne: Bakamıyon denebilir, Ege şivesindendir ancak bakamıyon diye bir yazım sözkonusu değildir. Önce bunu öğren sevgili yorum yapan kişi.Eğer iyi niyetliysen gel 2 dakika sen pışpışla ben de tuvalte gidip çişimi yapabileyim.

-Gelip seveceğiz ama mikrop bulaştırmaktan korkuyoruz.
Aylin Anne:Anlyamıyorum, eskiden bebek sevmeye gidilirken mikrop yoktu dünyada anlaşılan.Şimdi çıktı bu mikroplar.

-Bu ev biraz dağınık değil mi?
Aylin Anne: Evet, yürüyen bebeğim biraz daha büyüsün bana yardımcı olacak inşallah. Şimdilik elimizde sadece Aylin Anne var, temizliğe,yemeğe,bebek bakımına, işe güce koşan. Kusura bakmayın, idare ediverin gari.

-Sınırda kilo almış, doymuyor bu çocuk, sütünüz yetmiyor ( doktor amcanın biri bunu diyen )
Aylin Anne: Mama verelim öyle mi,peki anne sütünü nasıl arttıracağımızı anlatırmısınız?
Yanıt:Rezene çayı için.
Aylin Anne: Onu ben de biliyorum yahu.


Sonra özelime yazıp dertleştiğimiz annelerden biliyorum, aynı zor günleri ben de yaşamıştım.

-Sezaryanın sızısı,
-Bel ağrıları
-Doğum sonrası depresyon,
-Yapayalnız bir şekilde bebeğin ilk aylarını geçirmek.
-Acemilik ( istersen bu işin profesörü ol, anne olmadan annelik öğrenilmiyor şekerim)
-Kimsesizlik, üzerine üzerine gelen duvarlar. Sessiz bir ev, ağlayan bebeğin sessizliği yırtarcdasına yorulması.Ne yapacağını bilemez bir şekilde o odadan bu odaya çaresizce koşturmak.Hiç tanımadığın komşularından medet ummak...Belki biri kapıyı tıklatır da yardıma gelir diye iç geçirmek...

Dahası da var:
-Yardım bekleme kimseden, sen yardım iste Aylin Anne.
-Aylin Anne:Anlyamadım, şimdiye kadar her doğum yapan kadın kapıları çalıp "bana yardımcı olun" mu demiş. Benim bildiğim doğum yapana yardıma gidilir, imkanı olup da gitmeyenin hesabını Allah sorsun diyorum kısaca. Bu bir anneye denecek laf mı? Size dense ne hissedersiniz? Yorumlarınızı bekliyorum.

Şimdiye geliyorum tekrar. Yan odada İzmir'den gelen annem çorba hazırlıyor, Ata babannesinde sanırım oyun oynuyor... Ben ise hiçbir şey düşünmeden blog yazıyorum. Ne saadet, aman allahım. Bugünleri bugünlerde yaşadığıma göre vardır bir hikmet diyorum ve susuyorum.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Aloe Vera Çayı ile Şifa Bulun


Öncelikle bu posta bu çayı kullanan ve şifasını görenler mutlakayorum bıraksın lütfen.

Bu çayın ne olduğunu ben analatacağım elbette ama yaşanmışları ve deneyimlenen katkılarını lütfen yazın ....

Aylin: çay ! diyorsunuz
Mail atıyorsunuz
Adres - tel
Siparişi geçiyorum size gönderiyorum
1 kutuda 25 poşet var
1 poşeti alıp 1.5 litre suya demliyorsunuz.
Gün boyu içiyorsunuz.
1 hafta içinde ilginç deneyimler yaşıyorsunuz...
Bebeğinizin gözyaşı tıkanıklığı varsa bu çayla sildiğinizde 1 hafta 10 gün içinde ameliyattan kurtulabilir. Tecrübelerle sabittir.
Sütünüz artıyor,
İçinizdeki toksinler dışarı atılıyor,
Şekeriniz dengeleniyor,
Dolaşımınız daha düzenli çalışıyor,
Mideniz rahatlıyor,
Hafızanız toplarlanıyor,
Kalp-damar dostudur.
Bağışıklık güçlendirir.
Nefesiniz mis gibi olur.
Hatta poşetleri cilt temizliğinde kullanıp posasını çiçeklerinize atıyorsunuz.
Hem cildiniz güzelleşiyor.
Hem çiçekleriniz kuduruyor...

Sarısabır,tarçın,zencefil,rezene papatya,portakal kabuğu, böğürtlen yaprağı,dere otu,yenibahar gibi 30’dan fazla bitkinin karışımından oluşan bir çaydır.Renklendirici,tatlandırıcı ve kafein içermez.
Bir kutuda 25 poşet vardır.
FDA onaylıdır.İslâmi helâl belgeli tek çaydır.

Bir poşetten 1-1,5 litre çay elde edilir.(15-20 bardak)sıcak ve soğuk içilebilir.Arzuya göre 1 kupaya ve ya 1 -1,5 litre kaynamış suya poşet yırtılarak atılır.15 dk demlendikten sonra gün içinde tüketilir.Ertesi güne kalan çay tekrar kaynatılmaz ,soğuk olarak içine 1 parça buz ya da nane yaprağı eklenerek tüketilebilinir.Aç,tok fark etmez.

Ayrıca poşet olarak demlendiğinde kalan poşetler cilt temizliğinde kullanılabilir ya da saksıda yetiştirdiğiniz çiçeklerinize doğal gübre olarak kullanabilirsiniz.

ÖNEMLİ NOT: Günlük 1,5-2 litre su tüketilmesi tavsiye edilir

Aloe Blossom 23.94 (distribitör fiyatına gönderiyorum)
Kargo ücreti 5.75
Bütün bu saydıklarım PAHA BİÇİLEMEZ :)

27 Ağustos 2010 Cuma

5 Aylin ve bebek depresyonu

Bugün şöyle bir düşündüm de, benden sanırım 4-5 tane daha lazım.Sonra kendimi klonlatmaya karar verdim.

1 Aylin Ata'ya bakmalı doyasıya.
1 Aylin mutfakta yemek yapmalı ama çeşit çeşit, birbirinden leziz.
1 Aylin evi düzenlemeli, işleri yapmalı.
1 Aylin çalışmalı, kazanmalı.
1 Aylin kendine bakmalı.

Bu 5 Aylin aynı anda organize bir şekilde çalışırsa, tamamdır bu iş :))) Hayat toz pembe olacak.

Şimdi kahverengi değil merak etmeyin. Ama 5 kişinin işini yapıyorum, yorulmam normal öyle değil mi?

Kendime bakmazsam Ata'ya adam gibi bakamam, eve bakamam, eşime bakamam, yemek yapamam... Kendime bakınca da herşey gülistan oluveriyor haliyle.

Bu arada "bebeklerin de depresyona girdiğini" paylaşmak istiyorum. Özellikle post partum psikozu uzun süren annelerin bebekleri de depresyona girer diyor uzmanlar. Aynı zamanda annesinden maddi ve manevi olarak gerekli doyumu alamayan bebekler depresyona girermiş.

Duygusal anlamda "anne yoksunluğu" bebekleri depreyona itiyor. Yani bir önceki yazımda bahsettiğim şeyler aslında bilimsel temelli şeyler. Duygusal yoksunluğa ait bazı ötnekleri bu yazımda da okuyabilirsiniz.

Bebek etrafına beklenilen derecede gülücükler saçmıyorsa,
Hayli durgun görünüyorsa,
Keşfetme, nesneleri tanıma gibi girişimleri az denilecek boyuttaysa,
Hatta kilo alımı alt seviyedeyse bir depresyon durumu söz konusu olabilir diyor uzmanlar.

Annenin bu duygusal anlamda ortalıkta olmayışı, kendini bebeğine hissettirmeyişinin etkileri ilkokul hatta üniversite çağlarına kadar sürebiliyormuş ayrıca. Yine tekrar edeyim, bebeğini annannesine,bakıcısına zırt pırt bırakıp kaçan anneleri ben uyarıyorum, siz de uyarın lütfen. Sonra bu çocuklar okul çağında birer kaos ve sorun yumağına dönüşüyor. Anneleri yakalayıp tedavi etmek çok güç olduğu için çocukları sakinleştirmeye çalışıyoruz ama asıl sorun anne-babalarda tabi ki.

Depresyondaki annenin belirtileri:
Çocuğu ile yeterince ilgilenmez,
Ağlama nedenlerini ve ya işaratlerini anlayamaz,
Duygusal gelişimi için gerekli olan ilgi ve sıcaklığı göstermekte güçlük çeker,
Bebeğin beslenmesini aksatabilir, ihmal edebilir,
Bebekçe konuşma yada mother speech denen kuş sesi gibi bir tiz ses çıkarıp bebekle iletişime geçme depresyondaki annelerde çok az görülür.

Bebeğe etkileri,
Bebek anneye "güvenli bağlanma" yaşayamaz.
Bir kayıp ve boşluk duygusu hakim olur.
Annenin bir neşeli, bir hüzünlü yada öfkeli gel-gitlerine karşı anormal tepkiler geliştirebilir.
Daha az gülümser,
Çevresine ilgisi daha azdır...
Oyun çağında arkadaşlarıyla sosyal anlamda uyum yaşayamaz, daha zor iletişim kurar.
İçe dönük - depresif, veya aşırı dışa dömnük yıkıcı davranışlar gelişebilir bu çocuklarda.

Buna göre depresyondaki anneleri hemen farkedip tedavi olmalarını sağlamak gerekiyor. İlaç kullanımı gibi durumlar için mutlaka bir doktor kontrolünde olmaları şart bu annelerin.

Ama bana kalırsa akupunktur ve nöral terapi bu işi daha iyi halledebilir gibi geliyor. Emzirme vb. aksatılmaması için söylüyorum bunu.


Yine bu konu ile ilgili aklıma gelirse yazarım.

Sevgiler

Aylin