anneler gezegeninden bildiriyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anneler gezegeninden bildiriyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

5 Mayıs 2011 Perşembe

Teşekkür ederim oğlum

Günlerdir ayaklarım yere basmıyor desem... Düşündükçe, hatırladıkça mutluluk fışkırıyor benden.

Salı günü kuaföre gidip saçımı yenilemiştim. Boyuyla, rengiyle... Belime kadardılar ancak uzun süren yatak istirahati sırasında "artık fazlalık" gözüyle bakmaya başladım. İlk fırsatta da gidip kestirdim bir güzel.

Eve geldiğimde Ata bunu hemen farketti. A-aaaa, diye hayretlerini bildirdi hatta. Yüzündeki mutluluk ifadesi artıyor gibiydi ki; akşama doğru şakalaşırken birden boynuma sıkı sıkı sarılmaya başladı. Ardından öpücükler geldi :) Ben ise ne olduğunu anlamaya çalışırken kendimi mutluluktan uçarken buldum. Tesadüf bu ya, o sırada elimde telefon vardı ve fotoğraflarımızı çekmeye çalışıyordum. Tarihe yamuk yumuk ve de eğri bulanık geçecek bu mutluluk karelerine baktıkça, hatırladıkça ayaklarım yerden kesiliyor.

O küçücük kalpteki sevgiyi, o minik ellerdeki şefkati, Ata' nın içindeki anne sevgisini hiç bıu kadar net hissetmemiştim. Aman allahım, muhteşem bir duyguymuş. Sonsuza kadar unutmayacağım. İçime nakış gibi işledi hepsi.

Oysa ben meme vermediğim için bana kızgın olduğunu, üzgün olduğunu düşünüyordum Ata' nın. Gidip not defterimize şunları yazdım;

"Meğer sen ne kadar affedici, ne kadar derin duyguları olan, yüreği sıcacık bir küçük adammışsın, canım yavrum. Belki de ben senden daha fazla üzüldüm meme veremediğime, bilemiyorum ama artık bunun hiçbir önemi kalmadı. Çünkü sen bana sarıldın, sevdin, öptün güzel bebeğim."

Seni yeni yeni tanımaya başlıyorum galiba...

Şimdiye kadar aldığım en güzel hediye sendin ve yine en güzel hediyeyi sen verdin.

Teşekkür ederim oğlum, çok teşekkür ederim."

29 Nisan 2011 Cuma

Survivor Ata Adil Olsun



Arkadaşlarımız ve ailemiz iyi bilir, Çağatay ve ben televizyon izlemeyen bir çiftiz. (Bu arada kendisi sinemacıdır.) Öyle ki televizyonun günlerce açılmadığı olur. Daha doğrusu şöyle, olur-du. Ata Luli'yi keşfedene kadar. Renkli ve eğlenceli içeriğe bayıldığı için izliyor kerata. Günde toplam 1 saat izleme hakkı var (Her ne kadar 5 saate çekmeye çalışsa da karşı direnişim devam ediyor)

Geçenlerde annemin gelişi ile bizim TV sıkı mesai yapmaya başladı. Haberler kaçırılmıyor, Fatmagül kızımızın suçu neymiş izleniyor, zamanın öyle bir geçişi izleniyor, adını Feriha koydumunun dizisi kaçırılmıyor vesaire. Ama en eğlencelisi Survivormış. Bahsedildiği kadar varmış içindeki tipler. Adını sayamadığım dizileri izlerken resmen baygınlık geçiriyorum çünkü. Aslında izlemek değil benimkisi anneme eşlik etmek. Ancak baygınlık geçirerek izlediğimi çaktırmamaya çalışmak da cabası ha!

Geçen akşam Survivor'ı izliyorduk. İlk defa bir ünlü elenecekmiş. Aman efendim bir telaş, bir heyecan. Sonuna yaklaşırken annem "uykum geldi ben uyuyorum, sonunu sen bana söylersin yarın" demesin mi? Yırttık abicim derken, tamamını izleme görevi bana verilmiş oldu. Pufff!

Sürekli eleştirilen Nihat Doğan' ın salya sümük annesini araması sırasında irkildiğimi hissettim. Ve aklıma Ata geldi.Acaba Ata böyle "ah anam, özledim anam"diye ağlarsa ben ne cevaplar veririm? Farzedelim ki Ata salya sümük zırlayarak bana sms gönderiyor ıssız adadan... Kafamda yazıp oynamaya, gırgır yapmaya başladım.

Yıl 2030:
Ata: Anne ben Survivor'a katılcam.
AA: Dur bakalım, sınavların bitti mi senin?
Ata: Bir engel yok anne.
AA: Hayatın aksamayacak ama ne kazanacaksın bu yarışmadan?
Ata: Hayat deneyimi annnneee! Düşünsene ıssız adada yaşam mücadelesi.
AA: Hah! Aferin oğluma. İstanbul'e doğ, büyü, adalarda yaşam mücadelesi dene. Aferin, aferin! (Yaparım bu dırdırı, hiç şaşmaz!)
Ata: Ama Annee...
AA:Peki, tamam. Git bakalım. Dikkatli ol. Keşke zamanında izci yapaydım seni. Adada rahat ederdin. Basketbol istedin, gitar kursu dedin. Hadi bakalım, hayırlısı evladım.

Ata Ada'da ... 5 SMS hakkı verilir.

Ata SMS1: (Ağlamaklı bir ifadeyle )Annem annem, seni görmeyeli tam 15 gün oldu. Çok özledim. Burada yaptığın yemeklerin kıymetini daha iyi anladım. Evimizi, İstanbul'u çok özledin. Ne alan söyleyeyim hasret kaldım sana annem.

AA SMS1: (Muzip bir ifadeyle) Sevgili Ata'm, güzel evladım.Biz seni yetiştirirken doğal ebeveynlik denen akımı benimsediydik. Belli ki halt etmişiz!:))) Bağlı ebeveynler ve aile bireyleri olsun istedik; bağımlı değil.Kendine gel, adaya koşa koşa gittin evladım. Sakın oralarda annemi özledim diye salya sümük ağlama. Zaten peçetede yok, her defasında elini yüzünü deniz suyuyla yıkamak zorunda kalma e mi çocum sen.

Ata SMS2: Ah, olaydım olaydım, dizinin dibinde olaydım. Bana fırça ataydın. Anneyyyy anneyy, kırdın kalbimiiiiiiiii, gel al gönlümüüüüüü(bu kısım müzikli okunsun lütfen) Ellerinden hsaretle öptüm seni annem.

AA SMS2: Ah Ata Ah! 5 sms hakkını arabeske harcıyorsun ya! Pes yani annecim. Evdeki caz koleksiyonun utansın senin. Piyano konçertolarıyla büyüdün, cazla devam ettin, bak şimdi yaptığına. Bir an evvel elen de gel o zaman. Götür sarmaları dolmaları.

Ata SMS3: Anne olur mu hiç? Biz buraya kazanmaya geldik.

AA SMS3: Sen bunu Fener-Cimbom maçı mı sandın?

Ata SMS4: Anne adada yaşamak, doğada olmak zormuş. Herşeyin kıymetini bir kez daha anladım. Benim canım annem seni çok öpüyorum. Son SMS hakkımı sevgili Duru'ya saklamak istiyorum izninle.

AA SMS4: Evladım biz de seni özledik. Aferin sana, çalış, kazan 1. ol gel. Sana inanıyoruz. Keşke şu smsleri 3-2 bölüştürseydin aramızda :))) 3 tanesi kime diye sakın sorma. Seni çok seven Anan.Öptüm.

:)))
...

Amanın! Ayyyy, yok! Aman aman! Senaryom kendimce komik ama ... Ne Ata salya sümük ağlasın ne de ben fırça atayım :) Oğlum adil biri olsun 5 mesajın ikisini sevgilisine, ikisini bana bir tanesini de babasına göndersin mesela :)))) Sevgilisi de şöyle aklı başında , eğitimli, zeki çalışkan, güzel ve güzel huylu bir kız olsun inşallah,

Amin :)

16 Şubat 2011 Çarşamba

Anjelika Akbar ' la Söyleştik


Besteci, piyanist, kompozitör, yardım organizasyonların gönüllüsü, Unicef iyi niyet elçisi, çağdaş derviş, Yürek ve Timur' un biricik annesi Anjelika Akbar ile söyleştik.

Çıkardığı son kitabı "İçimdeki Türkiye" ile epey yoğun bir gündemi olan Akbar'a bu koşturmacası içinde bana da zaman ayırdığı için çok teşekkür ederim.


İşte söyleşimiz...

Kendinize en yakın yolu “tasavvuf” olarak nitelendiriyorsunuz. Mesajlarınızdan açıkça görülüyor ki tasavvuf öğretilerinin pek çoğu reel ve rasyonel bir şekilde kalbinizin ve hayatınızın içinde... Büyük mutasavvıf İbn-i Arabi, aşkı “erkeğin kadında, kadının ise evladında yaşadığı duygu” olarak açıklıyor. Size göre aşk nedir? Hayatınızın neresindedir?
- Aşk, hayatimizin her zerresindedir. Yeter ki onu “oku’yabilelim”… “Ben tüm Evren’i AŞK’tan yarattım; benim AŞK KİTABIMI OKU” denildi bize aslında. Ben de ufak ufak, küçük küçük adımlarla ilerleyip oku’maya çalışıyorum işte…

Her çocuğa içinizin titrediğini söylüyorsunuz, peki; yaşamınızda kendi çocuklarınıza doğru nasıl bir geçiş oldu?
- Büyük oğlum artık 20 yaşında! Ben de inanamıyorum, ama öyle! Evlenmiştim ve çok isteyerek ilk oğlumu Dünya’ya getirdim; ikinci kez evlendim ve ikinci oğlum 17 yıl aradan sonra geldi, yine çok beklenen bir çocuk olarak… Çocuklarla sabır, şefkat, fedakarlık öğreniyoruz; onlar bizim için bir okul aslında!..

Hamileliklerinizde nelere dikkat ettiniz?
- Sakin olmaya en çok dikkat ettim. Ve bol bol sevdiğim müzik dinlemeye. Çünkü hamile iken bir kadın karnında taşıdığı bebeğe gıda ve vitamin dışında huzuru ve mutluluğunu vermeli… Geri kalanlar nasılsa oluyor; bebek anneden gereken her şey temin ediyor. Ama annesi sinirli, mutsuz ise, bebeğin işi çok zor…O yüzden oğullarıma karnımda iken cennet nasıl yaşatabileceğimi düşündüm hep; dış etkenlerine rağmen (özellikle ilk hamileliğimde olağanüstü zor dış etkenlerle karşı karşıya kalmıştım).



Doğum konçertosunun hikayesiniz bizlerle paylaşmak ister miydiniz?
- İkinci hamileliğim sırasında bir konser için Bach’ın Re Minör Piyano konçertosunu hazırlıyordum. Hem dinliyor, hem de piyanoda sıklıkla çalışıyordum. Oğlum karnımda iken bu müziğe en çok aşına olduğunu düşündüm. Ve sıra doğuma gelince; normalde Su’da Doğum yapacaktım; fakat oğlum karnımdan çıkmakta çok gecikiyordu; hatta doktorumuz İbrahim Sözen bizi imza karşılığında eve yolluyordu; doğal doğum için hala beklemekte ısrar ediyordum. Süre artık çok uzadı; doktor hastaneye mutlaka gelmemizi söyledi; eğer doğuma hazır değilsem, yapay sancı yöntemi uygulayacaktı. Ağlayarak hastaneye geldim, (çünkü ilk oğlumu doğal doğurdum ve bu sefer de öyle olmasını istiyordum); anlaşıldı ki, yapay sancı için bile durum elverişli değil. Sezaryen tek çareydi. O zaman doğal ve Su’da doğum yerine önceden ne olur ne olmaz hazırladığım B Planı’na geçtim; MÜZİK’TE DOĞUM!. Oğlum bu Piyano konçertosuna çok alışkındı; madem öyle, o bu Dünya’ya gelirken, bari tanıdığı müzikle karşılansın istedi. Genel narkoz altında yapılan sezaryen doğumumuza Bach eşlik etmiş oldu. Bebeğimi bilinçli olarak karşılayamadım, ama önemli değil, ruhum onu karşılamaya çıkmıştı, hem de en sevdiğim müzikle. Daha sonra Ankara’da bu Konçerto’yu sahne’de orkestra ile seslendirirken, çok değişik bir duygu yaşadım: kendimi sahnede değil, doğum esnasında hastanede görüyordum, besteci ve piyanist olarak değil, bir anne olarak… Güzel ve değişik bir deneyim idi.

Son günlerde tartışılan normal mi sezaryan mı tartışmasına nasıl bakıyorsunuz?
- Tabii ki doğal doğum en güzel yöntemdir. Sezaryen bence sadece tehlikeli durumlarda başvurulması gereken bir yöntemdir…

Dışarıdan kendinize baktığınızda anneliğinizi nasıl tarif edersiniz? - Detaycı, dost, ciddiyeti ve tatlılığı dozunda kullanmaya çalışan bir anneyim…

Nelere çok dikkat edersiniz, neleri pek umursamazsınız?
- Çocukların erdemlerine, etik değerlere sahip olmalarına dikkat ederim; çevredekilerle ilgili olmalarına, bencil olmamalarına (mümkün olabildiği derecede), hayatlarının düzen içinde olmasına (yatma saati, yemek saati), sağlıklı beslenmelerine; boş zamanın olmamasına (boş zamanlarını verimli, bir şeyler yaratarak değerlendirmelerine) dikkat ediyorum. Okuldan getirecekleri notlarını pek umursamam; asıl başarı notlarda olmadığını, hayatı öğrenmeleri ve iyi insan olmaları iyi not getirmekle her zaman doğru orantılı olmayabildiğini biliyorum. O yüzden okul konusunda strese girmiyorum. Çocukların yeteneklerini en erken dönemde bulmaya çalışıyorum; o konuda her türlü destek vermeye çalışıyorum. Asıl yeteneği olan alanda kendini yeterince geliştiriyorsa, bir de genel kültür ve çevre bilinci varsa, geri kalanın ekleneceğini zaten biliyorum. Nitekim büyük oğlum Yürek okulda hiç stres yapmadan okudu, kurslara, dershanelere katılmadan (1 ay gitti eşimin ısrarı ile ve bıraktı) yetenek sınavı ile Üniversite kazandı ve de yüzde 100 bursla okuluna o yıl tek o kabul edildi…

Özel tavsiyeleriniz var mıdır, bebek bekleyenler için? Müzik, beslenme, bilinç geliştirme üzerine…
- Bebek bekleyenlere kendilerini hamilelik döneminde “hasta” değil, Dünya’nın en mutlu kadını gibi hissetmelerini ve düşünmelerini tavsiye ediyorum. “Mutluluk şımarıklığı” öneriyorum! Çok fazla yemek yememelerine, fakat bilinçli yemelerine dikkat etmelerini öneriyorum. En sevdikleri müzikler ne ise, seçip, sadece onları dinlemelerini. Türü ne olursa olsun, yeter ki dinlerken hüzün veya sıkıntı hissetmesinler. Bir de hastaneye gitmeden önce mutlaka hastane tipi süt pompasını kiralamalarını. Bu konuda da “Emzik altından gülümseme” adlı yazım var, bilinclianne.com sitesinde.

Bilinclianneler.com u hamileliğimden beri takip ediyorum. Merak ediyorum nasıl oluştu? Nedir sizi bu siteyi var etmeye sürükleyen?
- Ben böyle bir site yaratmayı asla düşünmezdim. Oğlum büyüktü, daha ikinci evliliğim bile olmamıştı. Annelik üzerine bir şey de okumuyor, takip etmiyordum. Gündem son derece yoğundu, albümler, konserler, besteler, projeler. Ve bir gece rüyamda bu siteyi gördüm. Detay detay… oluşturulacak pencerelerin isimlerine kadar. Ve sitenin isminde de “anne” ve “bilinç” kelimeleri vardı. Site daha çok bilinç, maneviyat, etik değerler, çevre, sağlıklı yaşam üzerine idi… uyandım, bir gün düşündüm…İnternete girip ilk kez annelik ve bebek, çocuk kelimelerini google’a yazıp bu konuda neler var diye araştırdım. 15-20 site isimlerini alıp inceledim. Anladım ki, benim gördüğüm sitenin niteliği farklı olacak. Ve akşam artık kararım hazırdı: siteyi kuracaktım ve ismini “bilinclianne.com” koyacaktım. Zaten “ismi ile geldi”!

Anne sütünün önemi malum… Emzirmek için neler yaptınız? Anne sütünün frekansı hakkında paylaşmak istedikleriniz var mıdır bizimle?
- Her iki oğluma 18 ay boyunca hiç aksatmadan süt verdim. Tüm yoğunluğuma rağmen bunu başarabildiğime çok seviniyorum. Bebeklere “mutlu süt” lazım diyorum. mutlu ve sakin annenin sütü onlara her açıdan iyi gelir. Yani sadece süt vermek de yetmez bence. Manevi anlamda barış ve sükünet sütü lazım onlar. Anne bu anlamda emzirirken buna çok dikkat etmeli diye düşünüyorum.

Peki çocuklarınızdan bahsedecek olursak, kimdir bu beyefendiler?
ACEV için Anjelika Akbar, oğulları Yürek Ve Timur'la...
Kişilikleri, duruşları, yetenekleri ve bu dünyayı yordayış biçimleri nasıldır, size göre dünyaya geliş amaçları nedir? Anlatmak ister misiniz?

- Büyük oğlum Yürek ile küçük oğlum Timur’un hem farklı, hem de benzer tarafları vardır. Elbette Timur daha çok küçük, ama şu anda bile karakterinin bazı özellikleri görmek mümkündür. Yürek yaratıcı ve sanatsal yanı güçlü bir çocuk, hem görsel sanatlara hem de müziğe yeteneği vardır; müziği hobi olarak seçip, profesyonel yol olarak ise fotoğraf ve video seçti. Üniversiteyi yüzde 100 bursla kazandı, yetenek sınavından geçip. www.he-artbeat.com / www.yurekakbar.com sitesinde bazı çalışmaları görmek mümkündür. Karakter olarak oldukça naif, temiz kalpli ve sevecen biri. Beni açıkçası hiç yormadı büyüme çağında. Elbette bazı zorluklar oluyor, fakat gerçekten saygılı ve sevgi dolu biri… Hata yaptığında da çabuk kabul edebiliyor ve düzeltemeye çalışıyor. Yürek aynı zamanda 2-3 ay evvel Gaye Sökmen ajansına girdi; eğer imkan olursa kendini filmlerde denemek istiyor. Sadece kamera arkasında değil, kamera önünde de belki yetenekli olabilir. Müthiş bir taklit yeteneği vardır.

Timur da şimdiden itibaren sanat, müzik ve tiyatro ile iç içe büyüyor. Her gün yaptıkları ile bizi şaşırtıyor; özellikle her şeyi tiyatro sahnesi gibi görüp, herkese rol veriyor, bildiği masalları ve çizgi filmleri, bazen de uydurduğu hikayeleri “sahneliyor” ve hepimiz onun aktörleri oluyoruz. O ise hem yönetiyor, hem de oynuyor. Aynı zamanda 6 aylıktan itibaren piyano ile iç içe oldu. Gerçi bu zamanlarda benim piyano ile uğraşmam onunla daha az zaman geçirmem anlamına geldiğini fark edip, beni piyanoya biraz kıskanmaya, protesto etmeye başladı. Çalmaya başlayınca ben, geliyor, piyano kapağını kapatıyor ve beni oradan uzaklaştırıyor. Bu arada bu günlerde çello sanatçısı ve arkadaşım Rahşan Apay’dan çello dersi almaya başlıyor, çünkü çok ilgi duyuyor ve öğrenmek istediğini ifade ediyor. Küçük bir violayı aldık ve çello olarak kullanması için bir değişiklik yaptık. Çok azimli, istediği ve ilgilendiği şeyi mutlaka sonuna kadar yapacak. Yürek ile bu anlamda da benziyorlar.Hepimiz olduğu gibi, çocuklarım da bu Dünya’ya kendilerini bilmek için geldiler. Dünya aynasında kendilerini görüp, özlerini hatırlamak için.

Müzik eğitimi anne karnında başlıyor. Oğullarınızın müziğe olan ilgisi nasıl? Çaldıkları enstrümanlar, dinledikleri müzik türleri ve besteciler kimler?
-Büyük oğlum 11 yaşına kadar klasik müzikle uyudu; kulağı mükemmeldir. Hiç bilmediği klasik müzik eserinde bile bir hata yapılıyorsa, kulağı ile onu yakalıyor. Bildiği eserler sayısı de çoktur. Her türlü müziği dinliyor, jazzdan rocka, klasikten new agee kadar. Bu da iyi bir şey. Kendi “müzik mönüsünü” zamanla oluşturacaktır. Küçük oğlumu da müzik eşliğinde Dünya’ya getirdikten sonra, çoğunlukla klasik eserlerle uyutuyorum. Ama gündüzleri farklı tür müzikleri dinletiyorum kendisine. Oyun esnasında onlarla tanışırken, değişik ülkelerin kültürel üzelliklerini bilinçaltında algılamış oluyor.

İki çocuklu olmak nasıl bir duygu? -Güzel kolay değil, ama elbette çok güzel bir duygu!..

Kesin sormuşlardır ama ben de sorayım, üçüncü bir çocuk düşünüyor musunuz?
– Hayır, düşünmüyorum. Çocukları dünyaya getirmek kolaydır, ama istediğiniz eğitimi ve hayatı sağlamak kolay bir şey değildir. Bir de diğer taraftan, ben mesleğimde oldukça yoğun bir insanım. Zaten çocuklarım beni özlüyor; artık serbest zamanlarımı eşime ve 2 çocuğuma vermek istiyorum, yeni bir bebeğin gelmesi dikkatimi böler; sistemimi zorlar diye biliyorum. Onun için “hayır” diyorum.

Sizin evde bir gün nasıl geçiyor?
-Genellikle sabah henüz kahvaltıya geçmeden ya küçük oğlum ile biraz zaman geçiriyorum yada kalkıp o anda artık oyunlara daldıysa, e-maillerime ve günün programına bakıyorum. Genellikle evde çalıştığım için, ev ofisi mantığı ile ev hayatini birleştiriyorum. Kahvaltıdan sonra dışarıya çıkmıyorsam ve hava iyi olursa, bazen küçük oğlum ile geziyorum veya evde oynuyorum; büyük oğlum evde ise onunla biraz ilgileniyor, sonra da yoğun olarak ya piyano, yada yazı çalışmalarıma geçiyorum. Arada zamanım kalıyorsa, küçük oğlum için öğle ve akşam yemeği mönüsü ile ilgileniyorum; ve ayrıca tüm ailenin yemek listesi ile; zamanım yoksa, yardımcıma evde olanlardan bir şeyler kendi inisiyatifine göre bir şeyler yapmasını söylüyorum. Bazı günleri ofiste çalışıyorum, dışarıda toplantılara, röportajlara, çok seyrek de olsa gündüz arkadaşlarımla yemeğe çıkıyorum. Ama genellikle böyle serbest zamanım pek olmuyor. Her boş saniyeyi müziğe ayırmaya çalışıyorum. Piyano veya beste çalışırken, bazen durmadan 4-5 saat, bazen de birer saat aralıklarla bölerek diğer işlerimle harmanlayabiliyorum; ruh halime bağlı…Bazen beste yaparken her şeyden uzak kalmam gerekebiliyor, o zaman tek başıma bir yerlere gidiyorum; bu biz sahil olabilir, yada kalabalık bir yer, fark etmez; yeter ki kimse ile konuşmayıp, kendi içimi dinleyebileyim. Akşamları dışarıda çok seyrek program yaparız, eşim işten geldiği zaman hem beraber evde yemek yemeyi severiz. İyi filmler varsa, sinemaya gideriz. Yeni bestelerim varsa, ev halkına akşam yemekten sonra onları çalışıyorum. Kitap okuyoruz, konuşuyoruz…

Albümünüzden sonra “İçimdeki Türkiyem” kitap olarak vücut buldu. Hayat nasıl geçiyor Türkiye’de ve hayatı – yaşamayı neye benztiyorsunuz?
-Hepimiz birer yolcuyuz… Yol beni Türkiye’ye getirdi ve kalbim burada kalmamı söyledi. Gözlemciyim ve yürüyenim aynı zamanda. Türkiye’de aradığım maneviyatı buldum, ne Hint aşramında, ne de Rus steplerde… ve bu güzel bir şey!.. İyi ki buradayım, bu toprakların insanlarını seviyorum, yakın buluyorum. Bu beni çok mutlu ediyor!..

Bir gün hamileler ve bebekler için özel olarak çalmak ister miydiniz?
Kitabımda bundan bahsettim. Hamile iken hamileler için bir konser verdim. Huzur veren bir konserdi… Sonra o fikri bir albüme aktarmak istedim ve böylece “Raindrops by Anjelika “albümüm doğdu. Yurtdışında bu albümü terapi için kullanan kurumlar bile var; ve de sıklıkla hem hamileler hem de bebeklerin bu albümle huzur ve mutluluğu bulduklarını duyuyorum…


Timur 2.5 yaşını geçiyor, 2 yaş krizleri denen durumlarla karşılaştınız mı hiç? Karşılaştığınızı düşündüğünüz de aklınızdan neler geçti ve neler yaptınız?

-Timur hem yumuşak, hem de çok inatçıdır. 2 yaş krizi midir, yoksa şimdiden karakter göstergesi bilmiyorum, ama bazen tutturduğu bir şey yapılmayınca kıyameti koparıyor! Sakin kalıyor, onu ikna etmeye, yada bazen rahat bırakmayı deniyoruz. Sabır ve soğukkanlılık gerekiyor, onu anlıyorum. Nedense Yürek böyle bir dönem yaşamadı; belki de doğası daha sakindir, bilemiyorum. Ama yine de şükürler olsun, Timur bizi bu anlamda çok da yormadı şimdiye kadar.

Destek verdiğiniz kurumlar var, seçtiğiniz organizasyonlarda nelere dikkat ediyorsunuz?
-Kalbime ve aklıma hitap edecek, etik değerlerime ters gelmeyecek, yardımın emin olacağım şekilde gereken yerlere ulaşacağını bildiğim kurumlarla iş birliği yapıyorum

Uzaylı Köpek Baaşa’ nın Öykülerini dilimize kazandırdınız, yazmayı çok seven biri olarak yeni öyküler kaleme almayı düşünüyor musunuz? Yeni nesiller için projeleriniz neler?Film yapmak isterseniz lütfen bizi arayınız :) Malum; sinema tv sektöründeyiz.
- İçimdeki Türkiyem kitabımın üzerine film çektirmeyi ve filmde kendimi oynamayı planladım. Bu günlerde bunun araştırmasını ve de heyecanını yaşıyorum. Aynı zamanda “Baaşa” çizgi filmini yapmak isterdim, ama maliyetlerin çok yüksek olduğunu biliyorum; nereden başlayacağımı bilmediğim için, şimdilik öylece duruyorum… Baaşa’nın Hikayeleri’ni ilk önce Rusça yazdım ve Rusya’da yayınladım; biliyorum ki, sadece Türkiye veya Rusya’da değil, tüm Dünya’da sevilebilecek bir karakterdir Baaşa, çocukların onun gibi kahramanlara ihtiyacı var olduğunu biliyorum. Bakalım, kısmet!..

Yalınlığınızdan ve netliğinizden esinlenerek sormak istiyorum: Aylin Anne blogunu nasıl buldunuz, tavsiyeleriniz var mıdır bana?- Çok hoş, saydam, temizlik ve ferahlık duygusunu veren bir “mekan”, hem de çok yararlı. Tavsiyelerim yoktur, ama tebriklerim vardır :)

-Çok teşekkür ederim.

Ailelere “temiz kalpli ve iyilik için üreten, yetenekli çocuklar” yetiştirmek için neler önerirsiniz? Ne yapmalı, ne etmeli? Ne etmemeli?
-Öyle çocukları yetiştirmek için sadece bizim, yani çocukları anne ve babalarının öyle olmamız gerekiyor. En önemli öğreti “örnektir” çünkü! Biz ne yaparsak, nasıl yaparsak, çocuklarımız bizde kopya çekecekler. İyi kopya vermemiz için bu konularda başarılı olmamız lazımJ


Sevgili Anjelika Akbar, içten ve güzel yanıtlarınız için teşekkür ederim. Yanıtlarınızla bana ve pek çok anneye ilham vereceğinizden, gönlünü rahatlatacağınızdan emin olabilirsiniz. Yoğun programınızda bana vakit ayırdığınız için size müteşekkirim. Herşey gönlünüzce olsun, ailenizle, oğullarınızla sağlıklı ve neşeli bir ömür diliyorum.

Ben teşekkür ediyorum!

12 Şubat 2011 Cumartesi

Sihirili 40 Hafta



Sevgili arkadaşım Devrim'in kitabı Sihirli 40 Hafta Beyaz Yayınlarından çıktı.

Hamilelik anıları, taşlar, bitkiler ve alternatif bilgilerin yer aldığı kitabın geliri "küvöz" alımına bağışlanacak. Bu nedenle almak, edinmek gerek diye düşünyorum.

Devrim i candan yürekten tebrik ediyorum, destekliyorum.

Haydi siz de alın, okuyun, bir katkıda bulunun :)

Sevgiler

10 Şubat 2011 Perşembe

Benim annem Aylin Anne olsa

SlingoMom İrem sobelemiş beni... İlk fırsatta yanıtlayacağım dedim, işte yazıyorum.

Sormuş:

1. Siz , kendi çocuğunuz olmak ister miydiniz?
2. Hayır ise, bunun ne kadarı siz’den kaynaklanıyor?


Hadi buyur bakalım yanıt ver Aylin hanım.

1. Evet isterdim.

Çalışan bir annenin çocuğu olarak anneye hasret büyüdüm ben. Çalışma hayatı, işler, sorumluluklar, hasta bakımı, yollar, hastaneler, hastalıklar ve uzaklarla geçti zaman ben küçükken. Hayatın en zor yılları olarak tanımlıyoruz o zamanları ailecek. O nedenle bilinçli olarak ilk hedefim anne olmak ve yarım yamalak geçen o güzel zamanları kendi anneliğimle telafi etmekti. Psikolojik tarafımdan çok eminimdim anlayacağınız.

"Aylin sıcak bir anne ilk başta. Oğluyla oturup uzun uzun oynayan ve paylaşan bir kadın. Herşeyi anlatan, konuşan, oğluna dokunan ve dokunmasına bayılan bir anne. Ev işlerinde titiz ama çok da dert etmiyor söz konusu Ata' nın oyuna çağrısı olunca. Arkadaş gibi ama çok da belli anne gibi. Herşeye özen gösteriyor ama evham yapmıyor, yapsa da çaktırmıyor. Dr.Ayça hanım bile "stresinizi yansıtmıyorsunuz ve pozitif bakmaya çalışıp Ata' ya güç ve neşe veriyorsunuz" gibisinden möhüm bir cümleyle Aylin'i motive etmiştir. Hayata başlarken iyi bir yol arkadaşı yada yaşam koçu galiba Aylin Anne. Ata' sına abartmadan yada kısmadan gereken ne varsa vermeye çalışıyor. Bütün bu oyun, eğlence, emzirme, aynı odada uyuma, zırt pırt bakıcıya, ona buna şuna bebeği bırakıp dışarıya kaçma gibi konulardaki bakış açısının anneye hasret büyümekten kaynaklandığını çok iyi biliyor. İyi ki de öyle olmuş diyor. Yoksa anneliğin de Ata' nın da kıymetini bilemezdi herhalde. Ne demiş büyük mutasavvıflar "derdim dermanımdır".O nedenle kendisini anneliği bırakıp kaçma, bekarlığı özleme, ay çok sıkıldım, yapamıyorum bu anneliği galiba gibisinden tripler içinde göremezsiniz, pek mümkün değildir. "

Annenizin ve anneliğinizin kıymetini bilin derim. Son sözümdür.

4 Şubat 2011 Cuma

İki yaş sendromu değil,Anne işe gitme sendromuymuş meğer

Annemin beni annanneme bırakıp veda edierek arkadasını döndüğü anlar geliyor aklıma.

Okula gidiyordu, tıpkı benim gittiğim gibi. Öğretmendi, tıpkı benim de öğretmen olduğum gibi.

Ama ben bunu hep çok ağır ve acı bir şey olarak anlıyordum. Annelerin çocuklarını evde bırakıp gittikleri yerdi benim için okul. Öğretmenlikte bunun gibi garip bir şeydi işte... Evde çocukları olan annelerin başka çocuklara bir şeyler öğretmesiydi mesela.

Hatırlıyorum,

Vedalaştıktan sonra sokağın sonunda kayboluncaya kadar sessizce izlerdim gidişini. Adımlarındaydı hep gözüm. Düşünüyorum da, belki her adımda bir umut vardı benim için. Belki geri döner diye...

Tık tık tık tık tık tık tık... İlerlerdi ve giderdi.

Annelerin çocuklarını evde bırakıp gittikleri yerdi okul. İşte hergün oraya giderdi. Para kazanmak, iş, meslek, kariyer... anlamadığım ve anlamak istemeyeceğim şeylerdi haliyle. O yüzden kimse bunları anlatarak teselli etmeye çalışmazdı beni.

Oyuncaklarıma geri dönerdim. En çok bebeklerime sarılırdım sıkı sıkı.

Şimdi ben anneyim ve şimdi ben öğretmenim. Kendi bebeğime sıkı sıkı sarılıyorum şimdi. İlk 14 ay hep beraberdik, kucak kucağa, yanak yanağa. Sonra n'oldu, anne Ata'sını evde bırakıp okula gitti. İşi vardı, mesleği buydu, kariyer yapmıştı filan... Ata'nın anlamayacağı ve anlamak istemeeyceği şeyler bunlar. Adım gibi biliyorum. Acaba o da adımlarıma dikkat kesilip belki geri döner diye bekliyor mudur? Ben bunu çok merak ediyorum :(

...

Son haftalarda çok huzursuzdu, dişlere bağladım, iki yaş sendromu dedim, :( bu sendromu yaşadığımız için kendimi epey bir kötü hissettim. Ama son bir haftadır sömestr tatilindeyim, O huzursuz, huysuz, ağlayan, tepinen Ata'dan eser yok. Zerre kadar eser yok hem de.

Allahım ağlamak istiyorum.

Tek istediği "anne evde olsun, oyun oynasın, beraber zaman geçirelim"miş. Uzun uzun anlatmaya gerek yok durumu, anlarsınız beni...

İşe başlayınca ben ne yapacağım şimdi?

2 Şubat 2011 Çarşamba

Abartmayalım

Anne oldum, iyi hoş, ne güzel. Lohusalıktı, emzirmeydi, gazdı, kakaydı, katı gıda polemiği, yürüteç derdi, ilk adım heyecanı, diş sancıları derken bu günlere geldim.

Çalışmaya başlayacağım dönem tavan yapan endişelerim, çalışmaya geçince Ata' nın olgunlukla yaklaşması derken ardından gelen asabiyet... Üzülmekten bir hal oldum, kimseye çaktırmadım.

Dün gece,Ata ile hiç ayrılmadan oyun ve şaka ile geçen 48 saatin ardından analadım ki; o asabiyet 2 yaş krizi filan değilmiş. Yokluğuma sinir oluyormuş benim yavru kuşum. Aldı beni bir hüzün...

Yine çalışmaya başlayacağımi hay allah, ne olacak şeklinde düşünmeye başladım bu sefer. Eee, bitmedi. Ev işleri, yemek, iş, okul... ne olacak, aman tanrım diye kendimi yemeyi askıya almam lazımı ekledim yanına. Çift taraflı baskı yaparken kendime, biraz rahatlamak için televizyonu açtım. Travel & Living' te +8 isimli programa denk geldim açar açmaz. 6 çocukla birlikte yaşamaktan söz ediyorlardı. Tam 6 çocuk...



Yaşadığım şeylerin sorun olmadığını hatta büyük bir hediye olduğunu bir kez daha farkettim. Şikayet yok kızım Aylin, bak kadın 6 çocuğa birden bakıyor dedim kendime hayıflanarak.

Büyüüüük bir huzurla oğluşumun yanına yattım uyudum.

Öğlen bilgisayar başına oturma fırsatı bulunca DEfne Joy' un acılı haberini aldım.

Zaten dün Home/ Yuva' yı izlemiş, ne kadar boş ve gereksiz şeyi dert ettiğimizi ve hala daha mutlu olmadığımızı düşünmüştüm.

Hepsi üst üste gelince "herşeyi abarttığımıza" dair düşüncem netleşti. Biz şehirde yaşayan, ço kokumuş, çok bilmiş anneler abartıyoruz.

Uykusuzluğu da, tek çocuğa bakmayı da, ateşi de, mikrobu da, oyuncağı da, emzirmeyi de, bebeğin gelişimini de...

Ya hayat nasıl da süprizlerle dolu...!

Ne malum yarına çıkılacağı???

Abartmayın!

Sevin, koklayın, mıncıklayın diyor Acalya her seferinde. Ne olur memede uyusa? Annesinin kokusuna doya doya büyüse? Ne olur anne-baba bir arada uyusa o minicik yavru? Nedir o sıkı kurallar listesi öyle?

Abartmayalım!

Peaaahhh!!! Emzirerek uyutmayınmışmış, aman kucağa alışmasınmış, ayrı odada uyusunmuşmuş!!!

Atın bunları bir kenara.

Şunu düşünün: Şunu düşünelim: ne olacak Defne' nin yavrusuna?

Peki ya yarın neler gelecek sizin başınıza???

Düşünün...

Haksız mıyım ?

30 Ocak 2011 Pazar

Orjinal Yerli Ninni :)

Arkaşlarımın çocukları için yarattığı ninnilere bayılıyorum.

Sizinle paylaşmak istediğim bugünkü ninni Çağatay'ın çocukluk arkadaşı, sevgili arkadaşım Burçak' ın eşi, Yöngün' e ait...

Sözleri güzel anne Burçak, yakışıklı oğlu, biricik yavrusu Bara için yazmış, besteyi ise Yöngün yapmış.

Çok şekerler :)


ÇAĞATAY ATASAĞUN - KEYMEN AİLESİ
Yükleyen CAGATAYATASAGUN. - Aile videolarını izleyin.

Umarım beğenirsiniz =)

Sevgiler

29 Ocak 2011 Cumartesi

Sebzeli Makarna iştah mı açıyor?


Başlık sebzeli makarna ama içinde olanlarla birlikte yazılmaya kalktığımızda havuçlu, kerevizli, domatesli, biberli .... makarna olacağı için kısa kestim "Aydın havası" oldu :) Çok da başarılı olunca "hadi yazayım" dedim.

Gece saat 1 ve ben oturmuşum yemek tarifi yazıyorum şu anda. İki şey düşünüyorum. Birincisi ; "Deli miyim, yatıp uyusam ya!"
İkincisi; "Allahım bu ben miyim" :)))

Bu saatte hiçbir kuvvet bana iş buyurup yaptıramazken, özene bezene tarif yazmaya niyetlenen kendimi alkışlıyorum. Bunun en az on tane sebebi vardır herhalde. Aklıma gelenler:
- Çok güzel oldu, paylaşayım ki güzellikler artsın, hahahahaha :)
- Makarna seven bebelere sebze kültürü ve sevgi aşılamak için iyi bir yol olabilir.
- Ata gibi diş çıkarma döneminde olup, mızır mızır mızırdanan ve annesine kök söktüren afacanları doyurma konusunda cinnete hazır annelere belki bir nebze yardımım olur.
- Yazıyorum, rahatlıyorum... vb.gibi

Bu arada yukarıdaki 4 maddenin tamamı benim. Benim hayatım, benim bakış açım, hatta benim çektiklerim ve rahatladığım şeyler... :)))

Ata diş çıkarıyor ve son derece keyifsiz. Mız mız mız! Öyle ki rüyamda bile mızırdanış sesleri var. Tabi uyuyabilirsem. Yemeyen, haliyle uyuyamayan bir çocuk, sürekli paçamı çekiştirip "amini-amini-amini" (al beni-al beni-al beni )nakaratı, hiçbir işini doğru düzgün yapamayan ben, yemek dahi yapmakta zorlanan, yapsa da yediremeyen ben, sonunda bugün 2 dakika nefes alacak zaman bulup bu makarnayı yaptım ve ATA YEDİ!!!! :)))

Ata yedi.
Ata yemek yedi.
Ata makarnasını yedi.
Hem de tamamını! :)
Çok ızdırabı var yavrumun, belli ki çok canı yanıyor ama o yemeyince ben kendimi öyle kötü hissediyorum ki... :( Eminim herkes böyle hissediyordur.

Öyle ki son 1 haftadır ne yemek ne uyku ne neşe ne de keyif... Hiçbiri bu adreste yoktu. Şimdi bu makarnayı yemiş ve uyumuş bir çocuğun annesi olarak, tarifi paylaşmayayım da ne yapayım. Bu saatte bile olsa, yazmayayım da ne yapayım a dostlar! :)))

Tamam, tamam; sadede geliyorum :)

Bir tane soğanı incecik, minicik doğradım. Zeytinyağıyla 1-2 dakika kavurdum (normalde yapmam ama bu kokunun Ata' nın iştahını iyice açacağını düşündüm ve sanki öyle oldu )Bir diş sarımsak attım. Bunlar kısık ateşte kaynaşırken bir havucu tavla zarı kıvamında doğradım. Attım tencereye bir güzel kavurdum. Onlarda kaynaşıp yenileri beklerken 1 tane kerevizi yine tavla zarı şeklinde doğrayarak attım. Sonracığıma ayrı bir tencerede makarnayı haşlamıştım ki, baktım olmuş, onu da tencereye attım. Yine karıştırırken 400 gr kadar domatesi minik minik doğrayarak ekledim. Derin dondurucuda bekleyen yaz aylarından kalma biberleri de ekleyince, mmmmmmmmmmmmmmm, missssssss gibi oldu :) Tuz filan yok, zaten gerek de yok ama belki bir çay kaşığı tuz olabilir.

Servis yaparken üzerine kaşar rendeledim; Üfffff üfffff üffff! :) Ata yemesin de ne yapsın şimdi :) Ev halkı sildi süpürdü tabağındakileri ;) OLEY! Zafer benimdir! :)))

Bunu yazın patlıcanlı ve her mevsim kıymalı olarak da deneyebiliriz sanırım.

Nice zafer bayraklarına :)))

Afiyet olsun.

Sevgiler

10 Ocak 2011 Pazartesi

Beni de mimlemişler



Sevgili İkiz Annesi bana ödül vermiş ve mimlemiş sağolsun. Ben de sevgili dostlarım Açalya, Ayça, Sena, Deli Anne'yi mimliyorum. Hadi hayırlısı bakalım :)


1- Kaç Yaşındasınız ? 332- İsminizin Son Harfi Ne ? Adım AyliN
3- En Sevdiğiniz Renk ? Beyaz4- Kilonuz Kaç ? 62
5- Boyunuz Kaç ? 1.67
6- Ailenizin Kaçıncı Çocuğusunuz ? İlk :)
7- En Sevdiğiniz Şarkı ? Bu aralar "Ali Baba' nın Çiftliği" :)))
8-Sigara Kullanıyomusunuz ? Hayır
9-Alkol ? I-ıh!
10- Çayı Fincanda mı İçersiniz Çay Bardağında mı ? Hepsi uyar :)

23 Aralık 2010 Perşembe

Seçmece bunlar :)



Blog dünyasında gezip gördüklerimi ve beğendiklerimi sizin için derledim :)

Pratik Anne: Anne yemekte ne var?

Anne Kaleminden: Çok önemli; özel bir bebek olan Sarp için yazmış:Sarp'a dair

AçalyaKartopu Büyüyor

Kraft Etkinlikleri: Bayıldımmmmmmmmmm: Baby Shower'ın Ardından

Evren : YavruSU artık 2 yaşında

Anne ve Bebişinin :Kar Macerası

Bir Demet Moda: Doğal Toplanmış Topuz Modelleri

Çağatay yani kocacımın blogundan; süpriz doğum günü partisinden hatıra fotoları/komik kareler

İyi okumalar :)

10 Aralık 2010 Cuma

Doğum sonrası depresyon geçirmeyen var mı acaba? Uzm. Dr. Özlem Devrim BALABAN ile söyleştik… ( Röportaj)

Doğumdan sonra her anne çeşitli duygusal karmaşalar, hüzün hatta depresyon yaşar. Kimi anne kolay atlatır, kimi anne ise psikolojik yardım alarak atlatmaya çalışır. Aklıma gelen soruların hepsini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları uzman doktorlarından Özlem Devrim Özbalaban'a sordum.Hem bir uzman hem de 3.5 Aylık Barış bebeğin annesi olarak sorumlarıma yanıtlar verdi.

İşte ayrıntılar...

1.Doğum yapan bir anne doğumdan sonra kendince çalkantılar yaşar. Siz bu çalkantıyı neye benzetiyorsunuz? Bilimsel olarak nasıl tarif ediyorsunuz? Nedir bu post partum? :)

Postpartum, “doğum sonrası” anlamı taşıyor. Doğum sonrası yaşanabilecek sıkıntı ya da sorunları biraz nedensel biraz da zamansal olarak betimlemek için kullanılan bir sıfat gibi düşünebiliriz.
Sizin de söylediğiniz gibi doğum yapan hemen her kadın bir takım “çalkantılar” yaşayabilir. Bu çalkantılar kiminde büyük dalgalar halindedir, kimisinde ise minik kıpırtılar şeklinde hissedilir yani her anne aynı şiddette yaşamaz. Bu çalkantıyı suya düşen bir nesnenin yarattığı dalgalara benzetebiliriz aslında. Anneyi, yaşamı, kişiliği, sosyal çevresi yani bütünüyle bir gölet gibi düşünelim, ve bu gölete bit taş attığımızı..Bebek, öncesinde yaklaşık 9 aylık bir hazırlık dönemi olsa da annenin yaşamına doğumla birlikte düşüvermektedir aslında..Ve artık o gölet tamamen farklılaşmakta, durağan halini tekrar alana kadar biraz çalkalanmaktadır diyebiliriz sanıyorum. Böyle bir metaforun ardından daha somut örneklere geçecek olursak şöyle diyebiliriz, “anne” olmak yepyeni ve çok çok önemli bir kimlik katıyor kadına..Karı-koca kimliği taşıyan iki kişiden oluşan aileye katılan bebek beraberinde anne-baba kimliğini büyük bir sorumluluk duygusuyla beraber getiriyor. Bireysel olarak yaşanan değişimlerin yanında aile diye adlandırdığımız sistemde de birçok dinamik değişiyor ve bu değişiklikler kiminde iri kiminde ufak çalkantılara neden oluyor. Yeni rollere uyum sağlamak her zaman kolay olmayabiliyor. Kadına geri dönecek olursak hem psikolojik, hem sosyal hem de hormonal değişimler doğum sonrası onu bekleyen çalkantılar gibi görünüyor. Psikolojik derken daha çok bilinçdışı süreçleri kastediyorum. Yani annenin kendi bebekliği, kendi annesi ile ilişkisi, bebekliğine dair sıkıntılar ve bu dönemi nasıl geçirdiği gibi süreçler kendi farkındalığının dışında doğumla beraber canlanıyor. Sosyal derken kastettiğim yeni rollere ve yeni oluşan anne-baba-çocuk sistemine uyum süreci..Eş olan kadın bir de anne oluveriyor. Aile içindeki yazılı olmayan kuralların tekrar yazılması, karı-koca arasındaki dengenin yeni rollerin biçilmesi ve yeni bireyin katılımıyla yeniden kurulması gerekiyor. Hormonal derken ise doğumla beraber, gebeliğin devamı için gerekli hormonlarda ani düşmeyi ve emzirme dönemi için gerekli değişiklikleri ifade etmeye çalıştım kısaca..Bir de bunlara annenin bedenindeki değişiklikler ve bebek bakımı ile ilgili zorlukları da eklersek doğum yapan kadın birçok şeyle baş etmek durumunda kalıyor diyebiliriz. Ama dediğim gibi her kadın bunu kendi koşulları ve çerçevesinde farklı yaşıyor.

2. Postpartum sık görülebilecek psikiyatrik ya da psikolojik sorunlardan bahseder misiniz?

Öncelikle en sık yaşanan durumdan bahsetmek istiyorum kısaca..Annelik hüznü yani postpartum blues…Annelik hüznü, araştırmalar farklı rakamlar verse de anneleri %80’ne varan oranlarda etkileyebiliyor. Doğum sonrası 3. ve 4. günlerde başlayan, ve genellikle 10. gün gibi sonlanan hassasiyet ve ağlamaklı olma durumu gibi tarif edebiliriz annelik hüznünü..Tarifi üstünde geçici bir süreç olarak tanımlanıyor ve ek olarak baş ağrısı, yorgunluk, sinirlilik, huzursuzluk, sıkıntı hissi, endişe hali ve uyku problemleri de tabloya eşlik edebiliyor. Belirtiler hafif şiddette ve geçici olduğu için tedavi gerektirmeyen bir durum ama annelerin bu konuda eğitilmesi ve bu sürecin sık görülen geçici bir durum olduğunu bilmesi önemli..Eğer belirtilerin süresi 2 haftayı geçerse bir psikiyatri uzmanına başvurmak gerekir.
İkinci sıklıkla karşılaşılabilecek sorun ise postpartum depresyondur diyebiliriz. Postpartum depresyon, doğum sonrası başlayan ya da bu döneme kadar uzayan depresif süreç olarak tanımlanabilir. En sık görülen belirtiler isteksizlik, mutsuzluk hissi, kendini değersiz hissetme, uyku bozukluğu, yorgunluk, sinirlilik, iştah azalması, dikkat dağınıklığı, yetersizlik düşünceleri, suçluluk fikirleri ve bebeğin sağlığıyla ilgili veya bebeğe zarar verir miyim şeklindeki kaygılardır. Ağır tablolarda ölüm düşünceleri kliniğe eklenebilir. Yaygınlığı %15 civarındadır. Daha önceye ait psikiyatrik hastalık öyküsü, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, evlilik problemleri, sosyal destek yetersizliği, gebelik sırasındaki olumsuz yaşam olayları, gebelik sırasında depresyon geçirmiş olma, bazı çalışmalara göre şiddetli annelik hüznü yaşamış olma ve bebeğin bakımı ile ilgili zorluklar postpartum depresyon riskini artıran faktörlerdir. Anne eğer böyle bir tablo içindeyse mutlaka bir psikiyatri uzmanına başvurmalı, uygun olan tedavi seçenekleri (ilaç, psikoterapi ya da ikisi birlikte de olabilir) değerlendirilmeli ve zaman kaybetmeden tedaviye başlanmalıdır.

3. Postpartum psikozunun evreleri nelerdir? Nereye kadar normal sayılabilir, hangi noktadan sonra yardım almak gerekir?

Öncelikle postpartum psikozun hiçbir şekilde normalize edilemeyecek bir tablo olduğunu söylemekle söze başlamak isterim. Psikozlar kişinin gerçek ile olan bağının koptuğu, gerçek olan ile olmayanın ayrımını yapma yetisinin tamamen yitirildiği, mutlaka tedavi edilmesi gereken, aksi halde anneye ve/veya bebeğe ciddi zararlar verebilen kinik tablolardır. Fark edildiği anda mutlaka bir psikiyatrist ile iletişime geçilmelidir. Peki nedir belirtileri? Psikoz genel bir kavramdır. Dolayısıyla postpartum psikoz da öyle..Eğer postpartum psikoz bizim iki uçlu bozukluk dediğimiz, halk arasında daha çok manik-depresif hastalık olarak bilinen bozukluğun bir parçasıysa ( ki genellikle postpartum psikoz bu hastalığa bağlı olarak ortaya çıkar) annede aşırı hareketlilik, çok konuşma, enerji artışı, uykusuzluk, kendine aşırı güven gibi belirtilerin yanı sıra gerçekdışı düşünceler tabloya eşlik eder. Birilerinden kötülük göreceği, takip edildiği, çok önemli görevleri ya da özel güçleri olduğuna dair düşünceleri olabilir. Bu düşünceleri ikna edilemez derecede savunmaktadır. Beraberinde diğer insanların duymadığı sesleri duyma, görmediği görüntüleri görme gibi algı bozuklukları yaşayabilir. Bu durumdaki bir annenin bebeğe de zarar verme riski söz konusudur. Bu nedenle gerekirse hastaneye yatışı yapılarak bir an önce tedaviye başlanmalıdır.

4. Doğum yapan anneye moral vermek isteyen "iyi niyetli" insanların asıl yapması gereken şey nedir sizce, kendi öykülerini anlatıp "takmaaa, geçecek" demek yerine? :)

Öncelikle anneyi sıkıntıya sokan durumu dinlemek gerekir. Bazen içten ve samimi bir şekilde dinlenmiş olmak bile anneyi rahatlatabilir. Dinlerken yargılamamak, ona yapamayacağı önerilerde bulunmamak, başkaları ile karşılaştırmamak gerekir. Eğer annenin eşi, annesi gibi “en yakını” olan kişiler sürecin farkında değilse, onların farkındalıkları artırılabilir. Bir de gerçekçi olmak gerekir tabiî ki..Eğer zor bir bebeği varsa “takma geçecek” demek yerine bebeğinin geçekten zor olduğunu söylemek annenin anlaşıldığını hissetmesini sağlayacaktır. Sizin tabirinizle “takma, geçecek” sözü, gerçekten de geçecek olmasına rağmen o anda annede “kimse beni anlamıyor” hissine yol açabilir..Onun yerine anneyi daha önce zorlayan ama üstesinden geldiği durumlar ona hatırlatılabilir çünkü insanlar genelde zor durumlar yaşadıklarında önceki başarılarını hatırlamakta zorlanırlar…Ya da o anki durumun gözden kaçan olumlu taraflarının altı çizilmeye çalışılabilir, tabiî ki gerçekçi bir şekilde..Yaşam elbette toz pembe bir yağlı boya tablo değildir ama içinde mutlaka pembe renkler de içerir 

5. Eşlerin ne yapması lazım peki?

Bu soruya hem bir profesyonel hem de bebeğine yalnız bakan bir anne olarak cevap vermek istiyorum  . Eşlerin yapması gereken şeyler yaşanan sıkıntıya göre değişmekle beraber genel olarak eve geldiklerinde anneye biraz nefes aldırmaya çalışmaları gerekiyor. Annelik özellikle ilk zamanlarda 24 saatlik bir mesai ve hiç kimse dinlenmeden 24 saatlik mesaiye dayanamaz. Bu mesaideki dinlenme zamanları babanın sihirli ellerinde diye düşünüyorum. Karı- kocalık rolüne anne babalığın eklendiği bu süreçte anne baba olma pahasına karı-kocalığı unutmamak gerekiyor. Bu nedenle eş ve anne/baba rollerinin dengesini iyi kurmak ve bu dengeyi yakalarken yaşanabilecek iniş çıkışlarda empatik ve en önemlisi HOŞGÖRÜLÜ olmak gerekiyor. Özellikle başlangıçta anneye düşen yük doğası gereği daha fazla olduğu ve anne sosyal ve psikolojik değişimlerin yanı sıra biyolojik anlamda da birçok değişim yaşadığı, bir de %80 lere varabilen oranda annelik hüznü gerçeği düşünülecek olursa babalardan başlangıç için özellikle hoşgörü ve destek beklemek çok da yanlış olmaz sanırım..

6. Önerilerinizi yerine getiremeyen babalar için ne yapmalı?
Tekrar tekrar anlatmalı, durumu anlamaya çalışmaları sağlanmalı..Seçilen dil çok önemli tabiî ki ..Önerileri yerine getirmediği için öfke uyandıran babaya “sen” diye başlayan ve suçlayıcı bir yüklemle son bulan cümleler kurmak yerine “ben” diye başlayan ve o destek olmadığında/ önerileri yerine getirmediğinde nasıl hissettiğiniz ve ne gibi zorluklar yaşadığınızı anlatan cümleler kurmak daha doğru gibi görünüyor. Babada suçluluk duyguları uyandırmak istenilenin aksine talep edilenleri yapmamasına sebep oluyor.

7. Erkekler de depresyona giriyor anladığım kadarıyla, var mıdır aslı?

Tabi ki giriyor. Depresyon kadınlarda daha sık görülmesi, doğum sonrası dönemin depresyon için özellikle riskli bir dönem olmasının yanı sıra depresyon kadına özgü bir hastalık değil..Erkekler de depresyon geçirebilir. Sonuçta doğumla beraber erkek de baba olmakta, bu rolle beraber ek sorumluluklar edinmekte, hayata dair ek kaygıları oluşmaktadır. Dolayısıyla doğum sonrası erkeklerde de depresyon riski artmaktadır diyebiliriz. Özellikle annede depresyonun varlığı babada depresyon gelişimiyle ilişkilidir. Nasıl annedeki depresyon, bebeği olumsuz etkiliyorsa, babanın depresyonda olması da bebeğin davranışsal ve duygusal gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

8. Peki lohusa anne depresyona girmiş babayı nasıl anlamalı ve onun için neler yapmalı?

Depresyonun belirtileri genel olarak kadın ve erkeklerde farklılık göstermez. Baba mutsuz görünüyorsa, yüzü eskisi gibi gülmüyorsa, konuşma miktarı azalırsa, daha çok yalnız olmayı tercih ediyorsa, kendine bakımında ya da yapmayı sevdiği şeylere karşı ilgisinde bir azalma varsa, iştah ve uykusunda artma ya da azalma şeklinde bir değişim söz konusuysa, eskiye göre daha sinirliyse ya da daha donuksa, iş performansında bir düşme olduysa….gibi durumlarda depresyondan şüphelenmek gerekir. Eğer kadın, eşinin depresyonda olduğunu düşünüyorsa bunu ona ifade etmeli, onun için duyduğu kaygıyı onunla paylaşmalı ve bir hekimden yardım talep edilmelidir. Tedavi edilmeyen bir depresyon hem depresyonu yaşayan kişiye, hem aileye hem de bebeğe olumsuz etkilerle sonuçlanacaktır.

9. Pratik önerileriniz neler yeni annelere? Mesela kendilerine ne yapmasınlar? Ne yapsınlar?

En sık yapılandan biri olan “kendini sadece anne ilan etme” hatasına düşmesinler. Aynı zamanda bir birey, bir kadın, bir eş… olduklarını unutmamaları gerekiyor. Bir masayı sağlam yapan onun dört ayağıdır. Eğer ayaklardan biri olmazsa masa yine ayakta durur ama daha kolay devrilir. İkisi olmazsa çok daha kolay… Tek ayakla ise zaten devriktir…
Özellikle sadece anne sütü önerilen ilk 6 aylık dönemde çalışmayacak olsalar da bir pompa edinmelerinde fayda var ki gerektiğinde süt sağıp birkaç saatliğine dışarı çıkabilsinler. Eşle romantik bir akşam yemeği fırsatı yaratsınlar mesela..Ya da kuaföre gitmek ve kendilerine bakım yaptırmak için kullansınlar o birkaç saati..Sözün özü “anne” olunca diğer rollerini unutmasınlar..Çünkü bebeğin sadece “anne”ye değil, “sağlıklı ve keyifli bir anne”ye ihtiyacı olduğunu unutmasınlar.
Özellikle doğumdan sonraki ilk zamanlarda ( uyum güçlüklerinin en çok yaşandığı dönemde) alabildikleri kadar destek alsınlar. Destek vermeyi öneren yoksa talep etsinler. Mutlaka taleplerine bir karşılık bulacaklardır.
Kendilerini evlerine kapatmasınlar; fırsat buldukça bebeklerini de alıp bir yerlere gitsinler..Karşı komşuya bile geçmek bir değişiklik yaratır..
Eğer sıkıntı içindelerse, bir sorunları varsa mutlaka eşleriyle ya da arkadaşlarıyla paylaşsınlar. Sorunun bir çözümü o sırada yoksa bile anlatmak rahatlatacaktır.

10. Hamileyken okunmasını önerdiğiniz kitaplar var mı?

Elif Şafak’ın Siyah Süt’ü postpartum depresyonu içten bir şekilde anlatan otobiyografik bir roman…Dileyen okuyabilir..,
Özellikle ilk bebeğinizse içinizde taşıdığınız, bebek bakımı ile ilgili kitapları önerebilirim..Acemilik bazen insanın kaygısını fazlasıyla artırabiliyor..Bir de etraftan bebeğinize nasıl bakmanız gerektiğini söyleyen seslerin yükseleceğini de varsayarsak taze annenin eli ayağına dolanabiliyor  Ben kendi adıma “Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Neler Bekler” (Arlene Eisenberg, Heidi E. Murkoff, Sandee E. Hathaway) ve “Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler” ( Tracy Hogg & Melinda Blau) adlı kitaplardan faydalandım. Okuduklarıma kendi içgüdülerimi ve sağduyumu da katarak tabiî ki…

11. Evde günlük hayatın akışı içinde kaybolan eşlere önerileriniz neler olabilir?

Bu özellikle büyük şehirlerde ve özellikle İstanbul gibi bir metropolde yaşayan çiftlerin çok sık düştüğü bir hata sanırım..Hayatın trafiği içinde 24 saat bazen öyle bir dağılıyor ki bu 24 saatten eşler kendilerine 1 dakika bile ayıramadan gün bitiveriyor..Önerim bu noktada özellikle de yoğun bir yaşam trafiği içindeyseniz gününüzü, gününüzü olmasa bile haftanızı ya da ayınızı programlamanız..Bunu özellikle yoğun yaşamı olanlar için öneriyorum çünkü programsızlık hem zamanın boşa harcanmasına hem de bazı şeylerin ihmaline yol açabiliyor. Programlama aynı zamanda ertelemelerin de önüne geçen bir unsur diye düşünüyorum..Bazen de oturup hayatımızı akışını gözden geçirmek, nelere zaman ayırırken nelere zaman ayıramadığımızı da görmemizi sağlar, ve bir anda fark ederiz ki mutfağın düzenli olmasını sağlayacağım derken eşimizle beraber bir film seyretmenin keyfini kaçırmışız..Ya da kapılar artık hiç tozlu değil ama ailecek oynanabilecek keyifli bir saklambaç sadece baba ile çocuk arasında yaşanmış ve bitmiş..Çoğu zaman 24 saatin içine mükemmel bir anne, mükemmel bir ev kadını, mükemmel bir eş, mükemmel bir iş kadını, mükemmel bir baba, mükemmel bir iş adamı, mükemmel bir kocayı sığdıramayabiliriz, ve fedakarlık yapılacak şeylerin önceliğini değiştirmemiz gerekebilir…

12. Hem bir psikiyatrsınız hem de 3,5 aylık Barış bebeğin annesisiniz :) Peki siz bu süreçte neler yaşadınız, kendi deneyimleriniz neler oldu? Yardım almanız gerekseydi ne yapardınız bir hekim olarak ? :)

Öncelikle bebeğime çok istediğim bir zamanda ve onu hayatımıza almaya oldukça hazır olduğumuz bir anda hamile kaldım. Herkes bu kadar şanslı olmayabilir ama bazen kendi şansımızı kendimiz belirleriz. Bu kadar hazırlıklı olmama rağmen başta onu nasıl besleyeceğime dair kaygılarım çok olmuştu. Daha 1-2 aylık hamileyken, ne yemeliyim ne içmeliyim de onu iyi beslemeliyim diye çok endişeleniyordum, ta ki çok sevgili doktorum bana onun henüz bir pirinç tanesi kadar olduğunu hatırlatana kadar..Hekim olmama rağmen sanki unutuvermiştim tüm bildiklerimi ve bu unutkanlık içinde etraftan da gelen “pekmez iç, ceviz ye, süt içiyorsun di mi, yumurta çok faydalıymış, peki balık….” Seslerinin zihnimde yankılanmasıyla kendimi fazlasıyla strese soktuğumu şimdi gülerek hatırlıyorum..Doktorumun belki onun için hiç de önemli ve büyük olmayan cümlesi bir anda getirdi beni kendime ve sonrasında oldukça rahat bir hamilelik geçirdim. Bu noktada doktor seçiminiz önemli bence..İyi bir jinekolog olmasının yanı sıra sizi rahatlatması, güven vermesi ve sizin dilinizden anlaması da gerekiyor. Ben bu konuda da şanslıydım diyebilirim. Doğum sonrası da şansım beni bırakmadı. İyi bir sosyal destek ve iyi bir eş beni bekliyordu. Üstüne de oğlumun bebek değil de bir melek olarak hayatıma girmesini eklersek her şey son derece yolunda gitti diyebilirim. Tüm bu olumlu faktörler çoğu anneyi ziyaret eden annelik hüznünden beni korudu sanırım. Ama her şey tam tersi bir şekilde de seyredebilirdi benim için ve ben kendimi doğum sonrası bir depresyonun içinde bulabilirdim. Ve dediğiniz gibi yardım almam gerekebilirdi ve o zaman tüm samimiyetimle söylüyorum ki kesinlikle yardım alırdım. Çünkü depresyon çok acılı bir süreçtir ve kendi kendine geçmesi beklendiğinde fazlaca yıkımla sonuçlanabilir. Depresyon günümüzde çok dilde olan bir kelime olduğu için bazen günlük hayatın içindeki can sıkıntıları ya da doğal olarak verilen olumsuz duygusal tepkiler depresyon ile karıştırılabiliyor ve gerçek depresyonların da sanki yaşamımızda yapacağımız ufak farklılıklarla geçeceği yanılgısına düşülebiliyor. Bu ufak sıyrıklarla derin yaraları aynı kefeye koymaya benzer. Ben profesyonel anlamda da depresyonun ufak bir sıyrık olmadığını bilen biri olarak mutlaka bir psikiyatristten yardım alırdım ve tedavinin her adımında eşimin de sürecin içinde olmasını isterdim. Çünkü tedavi, depresyonun derecesine göre ilaç tedavilerini de gerektirebilir. İşin içinde emzirme de olduğu için hekimin önerisi doğrultusunda eşlerin ortak kararı çok önemli. Depresyon tedavi edilmediğinde anne ve bebek arasında ciddi ilişki ve bağlanma problemlerine, bebekte depresyona, babada depresyona, evlilikle ilgili problemlere ve yanlış kararlar alınmasına, ve hatta psikoz ve intihara kadar gidebilen sonuçlara yol açabildiğinden mutlaka tedavi ve müdahale edilmesi gereken bir hastalık..O nedenle tüm annelere doğum sonrası depresyonsuz bir yaşam dilemekle beraber böyle bir durumla karşılaştıklarında mutlaka eşleriyle beraber bir uzmana başvurmalarını öneriyorum.

Özlem Hanım, o kadar içten ve yalın anlattınız ki her şeyi verdiğiniz bilgiler beni çok aydınlattı. Bir anne ve bir uzman olarak konuşmanız bizim gibi acemi ve yeni annelere fazlasıyla ışık tutar diye düşünüyorum.
Peki size özel olarak danışmak isteyenler nasıl iletişime geçebilirler.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde psikiyatri uzmanı olarak çalışıyorum.
Kurumumun tam ismi ve bölümüm ise şöyle: Uzm. Dr. Özlem Devrim BALABAN Bakırköy Prof.Dr.Mazhar Osman Ruh Sağlığı Sinir Hastalıkları Eğitim Ve Araştırma Hastanesi
12. Psikiyatri Kliniği
’nde beni bulabilirsiniz
Uzm.Dr.Özlem Devrim Özbalaban

Herşey için çok teşekkür ederim ve size meleğiniz Barış bebek ile, sevdiklerinizle mutluluklarla dolu bir ömür dilerim.

5 Aralık 2010 Pazar

Acemi Annelere Tavsiyeler - II

Fotoğraf için teşekkürler Çağatay Atasağun


Çağatay Atasağun' un web sitesi ve blogu :)

İlk yazımdan sonra ikincisini ancak kaleme alma fırsatım oldu ve hemen bir solukta aklıam gelenleri paylaşıyorum sizinle sevgili okurlarım :)

Bu yazımda emzirme ile ilgili pek çok kez yazıp çizmiş ve didinmiş, kendi evladını en az 2 yaşına kadar emzirmek için kasmış biri olarak hislerime tercüman olmuş güzel bir yazıyı paylaşmak isterim, okyanus ötesinden, Açalya'dan...

Emzir sevgili acemi anne, korkma emzir. Ama emzirmeden önce Açalya' nın yazısını bir kere, kafan karışırsa günde 3 kere, randıman almak istersen haftada 2 kere oku derim.Emzirmek hem anneye hem de bebeğe öyle faydalıdır ki: ben de zamanında pek çok yazı yazmışım mesela... Okumak isterseniz:

Emzirme ile ilgili psikolojik gerçekler

Emmmmmmmmmmmm

Emzirme Hakkında 3-5 bilgi ve kişisel bir mesaj

Emzirmeye yeni başlayan anneler için notlar

Bunun dışında, sevgili acemi anne,

1. Pişik için: Pamuğu ıslatıp bebeğin poposunu temizlemek en iyisidir. Pişik için çok faydalı bir ürün ise Aloe Jojoba Lipsticktir. Mutlaka edin. Aloe first sprey ile nemlendirip, pamulu bir bezle kurulayarak da çok süper sonuçlar alınabilir.

2.Etrafında herşey için bir yorum yapan yada bildiğin, inandığın şeylerden çok uzak sözler duyabilirsin. Aldırma, hı hı de geç.

3.Bebeğini ağlatma ve kimsenin ağlatmasına izin verme sevgili acemi anne. Ta ki şöyle kocaman olana kadar :)

4.İnce giydir ki hafiften soğuğa alışabilsin ufak ufak.

5.Evde kedi varsa ne iyi bence. Birlikte büyüsünler, kediyi defetmene gerek yok tabi doktor ve sağlık ile ilgili önemli bir durum yoksa.

6.Emzirme sütyenleri al değişik değişik.Hem sana iyi gelir hem de bebeğine seksi olanları da var :)

7.Kimseden yardım bekleme ama zor durumdaysan mutlaka "bana yardım edin" demelisin. Yardım isteyenin bir yüzü kara, etmeyenin ise iki yüzü...

8.Haftada 2 gün -en az- dışarıya çık, dolaş, hava al :)

9.Eşine bebeği tutmayı, pışpışlamayı, altını değiştirmeyi, gaz çıkarmayı hatta bebeği yıkamayı öğret bence. Bir baba olarak bebeğe hizmet ederse hem aralarındaki bağ güçlenir, hem de anneyi daha iyi anlamak için bir fırsat oluşur.

10.Ayrıca süsüne püsüne özen göster. Hele ki evde pijamalarla hiç oturma. Kendine göre cici ev kıyafetleri yarat, saçına başına dikkat et derim :) Yoksa her fotoğrafında Wilma Çakmaktaş gibi çıkabilirsin :)

11. 3.adan sonra işe dönünce vicdan azabı çekeceğini düşünebilirsin, haklısın sevgili anne. Ancak bu çalışmaya senin de bebeğinin de ihtiyacı olduğu için oradasın. Çalışan anne olmak kolay değil, biliyorum.Hele ki minicikken bırakıp işe dönmek, bakıcı stresi... derken sen de bir stres topuna dönebilirsin. Ama unutma ki bir yandan da seni deli edecek bir postpartum psikozundan uzaklaşmak için iyi bir şey yapıyorsun.

...aklıma gelenler bunlar.

Yine yazacağım.

Sevgiler

29 Kasım 2010 Pazartesi

Acaba özledim mi?Bugün düşündüm de...

Bkz:Küçük şeyler,büyük mutluluklar

Bu akşam bir arkadaşım ziyaretimize geldi.Sohbet ve oyun arasında "arada bana bırakın, siz gezin" dedi bir kaç kere.Tabi top peşinde veya legolarında ardında karıştı gitti sözlerin hepsi ama uyku öncesi aklımda bir yerlere iliştiğini farkettim ve düşünmeye başladım.

"Acaba ben bir anne olarak çocuksuz yada bekarlık günlerimi özledim mi?" O günleri hatırlamakta güçlük çektim ilk saniyelerde. Sanki hiç yaşamamış gibiydim. Beyin kimyam bu derece annelikle dolu dolu olduğuna göre samimiyetle "o günleri aramadığımı söyleyebilirim" kendi kendime o zaman dedim.

Sonra bekar veya yeni evli bir öğretmen olduğum günlere döndüm içimde.Aslında hayat ne zormuş o zaman. Yalnızmışım mesela bekarken. Eşim hayatıma girince çok şey değişmişti, daha fazla yaşadığımı hissetmeye başladım aslında, fotoğraf çekerken, gezerken, kediciklerle oynarken. Çünkü hayatının her anı (spor saatleri hariç) işle dolu dolu bir bekardım ben.

Okulda öğretmenlik,
Gazetede editörlük,
Eğitim Bilimleri Derneği Başkanlığı,
Haber 24 te yazarlık derken zaman su gibi akıyordu. Fakat bir fark vardı. Zamanı su gibi içtiğimi hissediyordum o sıralarda. Her anım bir işle doluyken dakikaların nöronlarımı daha kaliteli bir şekilde titreştirdiğini hissediyordum belki de...

Yeni evliyken, evle, dekorasyonla akşama ne pişireceğim derdiyle doluydu beynimin sağ tarafı, sol tarafı ise işle meşguldu.

Hamilelikle birlikte çok şey değişti.Sanki başka bir boyuta çekildim.Artık çocuklara bambaşka bir gözle bakıyordum. Kendim için "doğurmadan bir sürü çocuğum oldu" yakıştırmasını yapıyordum o günlere kadar ancak baktım ki bu annelik, hamilelik lafla , sözle anlaşılacak bir şey değil, ben sadece bu yakıştırmayla latife ediyormuşum, o kadar.

Ne zaman Ata'cım doğdu güneşim,ayım ve kalbim oldu işte o zaman hayata yeni bir anne geldi; Aylin Anne.

Bu arada; bugünlerde isterse "Aylin" isterse "anne" diye beni çağırmasını beni öylesine mutlu ediyor ki, işte bunu da kelimelerle tam olarak ifade etmem çok güç.Uykuya dalarken hatta rüyalarımda bile onun beni çağırdı o güzel sesleyim.Hiç silinmiyor:)Ayiiinn..., Ayiiin...,Anne..., yada hepsinin karışımı: Annniiiii :))))

....
Aslında akşam üzeri, beni bu kadar düşündüren şey,n nedeni gündüzde gizliydi. Oğlumun bugün beni okulda ziyaret etmesi bana öyle iyi gelmişti ki...Uzun bir zamandan sonra ilk kez kendimi tamamlanmış hissetmiştim, hem de tam anlamıyla. Bir nevi "kemale eriş"... Kişisel bir ermişlikten bahsetmiyorum, behsettiğim şey aslında sosyal bazlı bir kemalat. Ata kucağımda, eşim yanımda öğrencilerimle sohbet ederken, onları yolcu ederken içimden "tamam kızım Aylin,işte bu" dedim sürekli. Hayatımda halledilmeyi bekleyen milyon tane şey varken, ben bugün "tamam" dedim kendi kendime."Oldu", işte olması gerekeni yakaladığım bir zafer anı, büyük bir dinginlik hissi ve kocaman ama kocaman olduğunu hissettiğim bir kalbim vardı bugün.

Ata'cığımın evde olduğunu, beni beklediğini,özlediğin bilmek,onu çok ama çok özleyerek eve koşa koşa gelmek, öğrencilerimle yeni başlayan bir yaşam kesitini sürdürmek, eşimle yakaladığımız şey...İşte bunların seslerini tek tek, daha sonra ise aynı anda dinlemek ruhumu doyurdu bugün.

Çok eminim, ben bekarlık günlerimi aramıyorum. Bazen aklıma geliyor; alışveriş merkezlerinde bir elimde çanta bir elimde telefon hem konuşup hem mağaza gezdiğim günler...Sohbet değil yine mutlaka yapılması gereken işler silsilesine ait birşeyin devamıydı o bırbırbırlar...Ne olursa olsun ergen ergen dolanıyormuşum ortalıkta işte! :)

Hem spordaki o telaşıma ne demeliydi bilmem, sanki olimpiyatlara katılacağım :)))) Büyük bir azimle once yürüyüp sonra ağırlık çalışıp sonra yüzüp sonra da gevşeme egzersizleri yaptığım günler. Pentatloncuymuşum resmen :))) Ama fotolardan anlaşılan epey fit bir aplaymışım ancak onlara da gıpta etmiyorum. Ben doğurdum ve boyut değiştirdim çünkü. Yine fit biri olurum, yakındır ama fit bir anne olmak daha şekilli ve anlam dolu geliyor bana.

Kuaföre zırt pırt gidemiyorum, AVM lerde kafama göre dolanamıyorum, elimde telefon bırbırbır iş konuşmuyorum, TV izlemiyorum( hiç sevmezdim zaten )dekorasyon peşinde koşmuyorum ya da spor salonlarında, yoga stüdyolarında geçmiyor akşamlarım.

Ata'ylayım ben, ben artık anneyim; saçlarım belime kadar upuzun,fönsüz ama kendince pek bir afilli bana kalırsa.
Trend şeyler giymiyorum, gerek yok, hem inceliyorum hem de tarzım değişti, daha bir sade ve kendinden emin duruyor bedenim.
Sporda ter atıp yogada gevşemiyorum evet, ama sahilde bebek arabasıyla dolaşmak, Ata'yla çimenlerde koşturmanın sıcaklığı hiçbir ışıltılı mekanda yok mesela. .
Sinemaya gitmeyeli 2 yıl olmak üzere. Ne Hollywood zarar etti bu işten ne de ben. Hiçbirşey kaçırmadım bence :)Bizim evdeki herbiri birbirinden güzel hikayelerden, movielerden haberi varmı acaba Hollywood'un, o ne kaçırdığını biliyor mu? :)))) Ben kendi kısa filmlerimle, yakışıklı aktörlerim Çağatay ve Ata ile çok mutlu bol Oscarlı bir yönetmenim bence. Çünkü anı yaşıyorum öncelikle ve bundan yıllar önce çıktığım yolculuk bugünlere ulaşmak içinmiş meğer. Bunun tatlı rehaveti var üzerimde. Meğer onca iş meşguliyetim, kariyer derdim aslında hep bugünlere hazırlıkmış, ben bunu farkettim kendimce.Zamanında attığım her adımımın meyvelerini oğlumla birlikte topluyorum ve bu meyveler sanki cennetten gelmiş gibiler bence...

Uzatmanın gereği yok, bekarlık sultanlık olabilir ama evlilik ve annelik en güzel imparatoriçelik bence.

Gerisi boş.




Aylin

14 Kasım 2010 Pazar

Bekar ve güzel anneyle yaptığım röportaj

Türkiye' de evlenmeden çocuk sahibi olmanın ne derece güç olduğunu hepimiz biliyoruz. İSter bu fikre açık olalım, ister kabul etmeyelim...Ancak aşkına ve sevgisine sahip çıkan bir kadının sıcacık ve içten öyküsünü dinleyerek farklı yaşamlara bir göz atıp anlamaya çalışalım derim...

Alternatif Anne dergisi için yaptığım bu röportajı buradan okuyabilirsiniz. Tamamı ise bir satır aşağıda...

Sevgili X anneye teşekkürlerimle...



Çocuk yapmayı istediğini hissediyorum? Bir aşk bebeği mi? ve doğuma, bakımına nasıl karar verdin? Neler düşündün, neler yaşadın? Paylaşmak ister misin?
15 yaşından beri anne olmak istiyordum. Biyolojik saatim çok erkene kurulmuştu benim. Oldum olası çocukları çok sevdim ama hayat şartları yüzünden çok geç tatmak zorunda kaldım bu mucizevi duyguyu. Belki de bu yüzden iş olarak kendime ana okulu öğretmenliğini uygun gördüm.
Oğlumun babasıyla lise yıllarında tanıştık. Okuduğum okulda beden eğitimi öğretmeniydi. Okul bittikten 1 sene sonra bir spor tesisinde karşılaştığımzda başladı aşkımız. İlk ve son erkeğimdi. Ailem bu ilişkiye hiçbirzaman onaylamadı. Benden 14 yaş büyük olması, daha önce evlenmiş ve boşanmış olması, onunla yaşayan 5 yaşında bir oğlunun varlığı değildi onları tek endişelendiren, en büyük sorunları aramızdaki din farkıydı. İlk başlarda aileme karşı gelemeyecek kadar gençtim. İlk 5 sene öyle geçti. Daha sonra da babamın kalp rahatsızlığı çıktı ortaya, ya ona birşey olursa korkusuyla bir türlü sevdiğim adamla evlenemedim. Tabii aileme olan bu bağlılığım aramızda bir sorun oluşturmaya başlamıştı. Tartışmalar, aldatmalar, güvensizlikler en sonunda yıktı 15 senelik sevgimizi. 9 aylık bir ayrılık süresi sonunda, birbirimizden başka kimseyi sevemediğimizi anladık ve tekrar barıştık. Ama artık hayallerimiz çok farklıydı. Oğlunu tek başına büyütmek zorunda kalmıştı, artık 50 yaşına gelmişti. Maddi ve manevi olarak yorulmuştu, teknesine atlayıp dünyayı dolaşmaktan başka hiçbir hayali yoktu artık. Benim ise en büyük hayalim anne olmaktı. Yollarımızı ayırmaya karar verdik ama ayrılmadan önce ondan, sevdiğim tek adamdan bir çocuk istedim. Maddi ve manevi hiçbir istekte bulunmayacağıma söz verdim ona. Kolay olmadı, hiç kolay olmadı. Biraz klişe olacak ama oğluma olan sevgim ayakta tuttu beni, tüm gücümü ondan aldım ve sonrası çorap söküğü gibi geldi. Son derece tutucu bir ailenin kızı olarak, evlenmeden çocuk yaptım. Ailem yüzüme asla bakmaz, sağlıklı olsunlar yeter diye düşünürken, şu an en büyük desteğim onlar oldu. Maddi hiçbir birikimim yokken, arabamı satarak ve 7 aylık hamile halimle Bebek'teki oturduğum evden daha mütevazi bir eve taşınarak işin maddi kısmını da çözmüş oldum. Oğlumun babası bu süreçte yanımda olmak istedi. Ama onun şartı, 45 günlükken almış olduğum ve çocuğum olmadığı için 5 senedir çocuğum yerine koymuş olduğum köpeğimden vazgeçmemdi. Bunu yapamadığım için de beni hiç affetmedi...
Evet bebeğim bir aşk çocuğu ve evet çok istendiği için geldi hayatıma...

-Bekar bir anne olarak doğum yapmanın ve bebeği büyütmenin artılarını ve eksilerini bizimle nasıl paylaşırsın?Bebeğim doğduğu ilk ay babası bizimle kaldı. Hayatım boyunca hiç bu kadar stres yaşadığımı hatırlamıyorum. Gerek benden yaşça oldukça büyük olması nedeniyle, gerek konumu (öğretmen) gerekse daha önce bu konuda tecrübeli olması dışında bir de üstüne üstlük dominant bir kişiliğe sahip olan babamız yaptığım her davranışı eleştirdi. "Bebek her ağladığında neden memeni yapıştırıyorsun ki ağzına, bebek dediğin biraz da oyun ister" deyip alıyordu bebeğimi elimden. "Her ağladığında koşup alma hemen kucağına, kucağa alıştıracaksın" diyerek de hareketlerimi kısıtlıyordu. Doktorun sözlerini peygamber sözü gibi sayıp uygulamama da son derece karşı çıkıyordu, "doktor ne bilir, biz büyüttük" deyip, çok titiz olduğum konularda istemediğim davranışlarda bulunarak beni çileden çıkartıyordu. "1 yaşından önce bal yasak, yumurtanın beyazı verilmeyecek" gibi kurallara gülüp geçiyordu. Hijyen konusundaki her takıntımı ise, köpekle birlikte bebek büyüten biri olduğum için son derece gereksiz ve saçma buluyordu. Ben köpek kılını bile önemsemeyen bir anne isem, ne hakla sokakta yere düşmüş bir emziği sterilize etmeden bebeğin ağzına vermesine karşı gelebilirmişim ki? Daha fazla detaya girmeyeceğim ama 1 ay sonunda bebeğimle başbaşa kaldığımda yalnız bir anne olduğum için Tanrıya defalarca şükrettim. Bebeğimi istediğim gibi büyütebilme özgürlüğümün bedeli ağır ama buna deyiyor sanırım.

- Babasını görüyor mu? Baba olgusunun hayatındaki yeri nedir şu an ve gelecekte nasıl olmasını istersin?

Herşeye rağmen, oğlumun babasız büyümemesi için, en azından öyle büyüdüğünü hissetmemesi için, elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Oğlumun babasının oturduğu eve yürüyerek 5 dakika mesafede bir eve taşındım. Dolayısıyla babamız her akşam 5-6 arası rahatça bize gelip oğluyla vakit geçirebiliyor. Çocukları çok sever ve onlarla iletişimi kuvvetlidir. Kesinlikle oğlunu çok seviyor ve o da kendince bir çaba sarfediyor. 15 senelik ilişkimiz boyunca onun oğluyla olan iletişimine hayran kalıp, birgün benim de çocuğumun babası olmasını hayal etmiştim ben. Nasıl bir baba olduğunu çok iyi bildiğim için baba figürü olarak onu seçtim. Şu an oğlum sürekli benimle olmaya alışık olduğu için babasını sadece bir oyun arkadaşı olarak görüyor ve ben yanlarından 10 dakika fazla bir süre ayrılırsam hemen ağlayıp beni istiyor ama büyüdükçe ve babasıyla paylaşımı arttıkça, bu açığı kapatacaklarına inanıyorum, en azından öyle umuyorum.

-Hem annelik gerekirse hem de babalık yapıyorsun. Etrafında sana destek olanlar nasıl destek oluyor? (Maddi ve manevi)


Bundan 2 sene öncesine kadar çok sevilen ve aranılan biriydim. En azından öyle olduğunu düşünüyordum. Yalnızlığı özleyecek kadar yoğundum. Gerek iş, gerek spor, gerek sanat ve de özellikle sosyal hayat olarak son derece faal biriydim. Gerçekten abartmıyorum, evimde hergün en az 1-2 arkadaşım olurdu, çoğu bende kalırdı. Şimdi bahsettiğim arkadaşlardan birçoğunu hiç görmüyorum, birkaçıyla ayda 2-3 kez telefonalşıyor, yılda 1-2 kez ancak görüyorum. Bebeğim ilk kez katı gıdaya geçti veya bugün emeklemeye başladı, veya bugün ilk kez guk dedi gibi sohbetler artık pek de eğlenceli olmasa gerek:) Belki de önceliklerim değiştiği için artık eskisi gibi iyi bir güzin abla değilim onlar için.
Şu an yanımda birtek annem ve babam var. Gerek maddi, gerek manevi tek desteğim onlar. İyi ki de varlar. Onları çok seviyorum ve en az onlar kadar iyi bir aile olmak için vargücümle savaşıyorum.

-Bu süreçte etrafındakileri analiz edersen seni çok kimler ve neler yoruyor?

Artık beni hiçkimse veya hiçbirşey yormuyor. Anneliğimin başlarında gerçekten çok yorucu ve yıpratıcı bir dönem geçirdim. Neyi nasıl yapacağımın sürekli birileri tarafından söylenmesi, tüm yaptıklarımın eleştirilmesi, ayrıca her kafadan bir ses çıkması, tüm söylenenlerin birbirleriyle çelişkili olması kafamı iyice karıştırmıştı. Artık ne istediğimi ve ne yaptığımı çok daha iyi biliyorum. Oğlumla iyi bir diyaloğum var. Artık tüm komutları ondan alıyorum, böylece kafamı kimsenin karıştırmasına izin vermiyorum.
Bu arada oğlumun babasıyla sürekli irtibat halinde olduğumuz için sık sık birlikte görülüyoruz. Bu yüzden yakınlarım hariç pek fazla kişi benim oğlumu yalnız büyüttüğümü bilmiyor. O yüzden de durumumuz hakkında yorum yapan, eksik fazla konuşan pek de fazla kişi yok etrafımda. En azından konuşuyorlarsa da ben duymuyorum:)

-Şimdiye değin seni incitenler oldu mu? Buradan onlara ne söylemek istersin? Dilediğin gibi içini dökebilirsin, serbest :)
Kendi kendimi defalarca iyi olduğuma inandırsam da, kimseye kırgın olmadığımı iddia etsem de, içten içe oğlumun babasına bir kırgınlığım olduğunu inkar edemem. Bu kendime bile itiraf edemediğim bir gerçek. Özgürlüğümün tadını çıkartıyor olmama rağmen ruhumun derinliklerinde hep, oğlumun yatağından çıkıp, tıpış tıpış annesi ve babasının yatağına geldiğini hayal ediyorum. Oğlum bu duyguyu hiç yaşayamayacak. Annesi ile babasını hiç elele göremeyecek. Onu bu duygudan mahrum bıraktığımız için hem babasına, hem de kendime kırgınım belki de...Güzel bir deneyim oldu benim için de, bol bol içimi döktüm, çok teşekkür ederim:)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Ben artık çalışan bir anneyim


Bkz: çalışan anne olmak...


Çalışmak ne kadar zor ve dertli gibi görünsede anlaşılan o ki annenin evde kaldığı süre boyunca farkında olarak veya olmayarak yaşadığı depresif ruh halindne sıyrılmasını kolaylaştırıyor. Bu sefer farklı soru ve sorunlar devreye giriyor. Bebeğe kim bakacak, adam gibi bakacak mı, uyudu mu, yedi mi, keyfi yerinde mi gibi sorular satürnün halkaları gibi annenin başının etrafında dönmeye başlıyor. Hele ki ilk gün çalışabilene aşk olsun bence.

İlk gün yazmak isteyip de zaman bulamadığım için biraz gecikti bu postum ama şu an anlatacak farklı şeylerim var benim.

İlk gün kapıdan çıkarken kendimi çok garip hissediyordum. Kapıyı kapattıktan sonra merdivenlerden inerken ayaklarımın aslında ilerlemediğini geri geri gidip dolandığını farkettim. Evet yolda ilerliyor gözükyordum ama benim içsel hareketim eve doğru geri geriydi. İlk 50 metrede bir kaç kilogram gözyaşı döktüm. Sonra trafikte olmanın şaşkınlığıyla durdu gözyaşlarım.

İşte, hayatta kalma mücadelem başlamış ve orman kanunlarıyla yaşanan bu koca şehrin keşmekeşinde aklım oğlumda ama bir yandan da "aman bir terslik olmasın" vaziyetinde yol almaya gayret ediyordum.

Ayrılırken abartmamıştım, önce biraz emzirip sonra kocaman öpüp, ne yapacağımı ve ne diyeceğimi anlatıp babacığına emanet etmiştim. Aslında önce allaha sonra babacığına emanet ettim demeli ve dürüst olmalıyım. Canından çok sevdiği oğluşuna gözü gibi bakacağını bildiğim halde bin tane kaygıyla ve bildiğim bir iki duayla kalbim güm güm çarparak çıkmıştım evden.

Ruhum önce merdivenlerde sonra balkonun önünde kalrırım kenarında kalmıştı ona el sallarken.

İşe vardıktan 3-4 saat sonra bedenime geri döndü.

Bir ara çay içerken elimde telefonum fotoğraflarına bakarken buldum kendimi. Etradımda onlarca kadın vardı ve sanırım çok belliydi Ata'ya baktığım, hepsinde buruk bir tebessüm bana bakıyorlardı :))) Kadınlardan oluşmuş bir klanın içinde yer alıyorum ve anlaşılmak çok kolay oluyor, e çünkü hepsi doğurmuş nerdeyse :)

3-4 saat sonra kendime geldim dedim ya! Öyle bir geldim ki size anlatamam.

Öğnrecilerimin bilgi fişlerini inceleyip notlarımı alırken bir tanesinin ailesinin olmadığını ve devletin sahip çıktığını farkettim. İlk tokatla epey bir ayıldım sanırım. O an ne Ata'dan ayrı olmanın acısı kaldı ne de hüzünlü ruh halim. Küt diye ayıldım!!! Ben ki sokağın başındaki evimden sokağın sonundaki okulumda 5-6 saat kalıp ona kavuşacaktım. Evladım emin ellerdeydi, babasıyla keyfi yerindeydi, şimdi annesini hiç görmemiş bir evladın öğretmeni olduğumu öğrenince çalışan annelerin %99' undan farklı bir yerde olduğumu o an anladım.

Artık ben "öğretmen anneydim" kendimce, gözlerim doldu, doldu, doldu ve hafiften acemice bir tavırla sınıfa girdim. Son saatlerdi...Tek tek ödev veriyordum, çalışma kağıtları ve veli mektuplarını hazırlayıp neyi nasıl yapacaklarını tarif etmeye başladım.

En sonunda yanımda oturan esmer güzeli oğluma dönüp veli mektubumu uzattığımda yüzyılın sorusunu ve yanıtını alacaktım kendimce.

-Annen okuma yazma biliyor değil mi? Bu mektubu okusun tamam mı canım?
-Öğretmenim benim annem yok ki...

İşte benim bittiğim an ve yüzyılın yanıtı...

Bunu söylerken gözlerindeki manayı, halindeki sakinliği, duruşundaki masumiyeti size anlatamam bu küçük adamın. Gözlerimin içine bakmış ve ödev kağıdını katlamaya, çantasını hazırlamaya başlamıştı. Ben ise ne diyeceğimi bilemeyerek, boğazı düğüm düğüm olmuş biçare halimle sadece "özür dilerim" diyebildim fısıldayarak. Donmuş kalmıştım! Nasıl olur, nasıl böyle bir pot kırarım diye kudururken güya çaktırmadan bilgi fişlerini alt üst ettim. Öğrencim yeni başaldığı için bilgi fişi boştu ve gerekli kısımları doldurmak bana kalmıştı. Ona da devlet sahip çıkmış, büyütmeye çalışıyordu.

Devlet kimdi peki, okul müdürü, diğer ilgili öğretmen ve müdürler,sınıf öğretmeni yani benfilan falan.

Kafamın içini dümdüz eden bu olaydan sonra sıra eve dönüşteydi. Vedalaştıktan sonra yolda yürürken delicesine bir gayret değil bu sefer aklı okuldakilerde kalmış, kalbi evdeki bebeği için atan bir durgunlukla hareket ediyordum.

Bugün ise daha farklıydı herşey.Yıllardır tanışıyor gibiydik. Epey neşeli geçen bir günün ardından birlikte ayrıldık okuldan. Onlar gülümseyerek çıktı sınıftan koşar adımlarla, bense ağır adımlarla... Üzerimde öğretmen ve anne olmanın verdiği garip bir ağırlıkla koşarak değil, kendimden ve yaşadığımız sevgimizden çok emin bir şekilde yürüdüm Ata'cığıma doğru.



Evdekilere olup biteni anlatırken en özlü sözler teyzemden geldi.

R. Teyzemin sözleri ise şöyledi hala daha içimde çınlayan:

"Hayat boyu aynı anda farklı yerlerde farklı görevlerimiz olacak güzel kızım. Seninkisi çok zor ama güzel bir görev.Annelik sadece doğurmak değil, aynı zamanda çabalayarak büyütmek göreceksin.Yeni evlatlarına iyi bak e mi yavrucum? ..."

"Peki teyzeciğim, elimden geldiğince, gücümün yettiğince"... diyebildim cılız bir sesle... Kendime güvenmediğimden değil, yaşadığım şeyin tam olarak adını koyamamkla gelen sessizliğin verdiği garip şeyin halet-, ruhiyesiyle.

Eve gelince onları, okula gidince Ata'mı düşünerek geçecek zaman.

Anne olmak hakikaten kolay değilmiş, anlaşıldı.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Tatilden Anne-Bebek Manzaraları

Kötü polisim ben. Aslında bu yazıyı yazmak yerine o manzaraların fotoğraf ve videolarını yükleyip vasatın da altında olan anneleri deşifre etmem lazım benim!
Uykularım kaçıyor bazen aklıma geldikçe!
En sondan başlayayım anlatmaya:
(Ev yerine otelde geçen tatilimizin mekanlarından anektotlar.Neredeyse her ailede bir bebek vardı.)

Lobideki koltuklardayız, çıkmak üzereyiz artık...1 yaş civarı bebek arabasında sıkı sıkı bağlıdır ve sert bir sesle Uaaaaa! diye ağlamaktadır.Her allahın kulu bebeğe bakarken anne sadece puseti ileri geri yürütüp kocasıyla muhabbet etmektedir:
Anne:Ayyy, havuza inelim, hadi çok güzeeellll...
Bebek:UaaaaAAAA...
Baba/Koca:mırmırmır birşeyler der
BebekUaaaAaaaaAAAA!!!
Anne:Hiii, ay ne iyi oldu geldiğimiz.
Bebek:Ciyaaaaaaaaaaaaakkkkkkkkk!
Baba/koca: Mırmırmırmır
Otel görevlisi gelip birşeyler konuştu...
Baba/koca:Ben kızımla çok iyiy anlaşırım, bakın(başını okşar)
Bebek:Ciiiiiiyyyyyyyyyyyyyyyyyyyaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaakkkk!
Anne:Başka havuz da var mı?
Bebek: Artık ağlamaya hatta çığlıklarla ağlmaya başlar.

Aylin de dayanamaz bebeği kucağına almak ve anne babayı azarlamamak için kendini zor tutar. Kucağı doludur çünkü ;)

Bunları direk pataklamalı var ya! Sersem sersem anne-babalık yapacaklarına keşke sürekli havuz kenarında yaşayıp derilerini buruşuncaya, klordan saçları ağarıncaya kadar o havuzda yaşasalar bekar olarak!!!!!

Bakmayacak olan doğurmasın kardeşim! Bu ne !
Madem çok meraklısın sosyal hayata, bekar kal yada gezenti bir koca bul, gez o tatil köyü senin bu beach club benim.
Madem zor geliyor annelik, her ağladığında ilgilenmek doğurma!
Zor geliyorsa yapma bunu!
O çocuklar sonra ne oluyor, problem yumağı :(

O annenin suratına bir tane koymak geldi, sanki çocuğuna değil de düşmanına bakar gibi bakıyordu. Şiddetle ağlayan evladını kucağına alırsa incileri dökülür belki, ondan öyle bakıyordur diyorum. Belki bluzu kırışmasın diye alıyordur düye düşünüyorum. VAR BÖYLE TİPLER!

İsveç gibi anne-baba okulları açılsın derhal.Sertifika alan doğursun, alamayan beach clublarda gezsin, bebeklere yaklaşmasın bile!

AİLEDEN SORUMLU DEVLET BAKANLIĞI NE İŞE YARAR???????????

Başka bir olay:
Kahvaltıdayız, bir yerlerden katıla katıla bebek ağlama sesi geliyor. En sonunda dayanamadım, kalktım buldum. Resmen akbaba gibi başlarındaydım :))) Buldum da ne göreyim.Anne yiyor afiyetle, bebek ise pusette katılarak ağlıyor. Hemen:aaa, annesi hadi sen yemeğini ye, ben bebeğini sakinleştireyim bu kadar ağlaması iyi değil onun için dedim. Hemencecik sakinleşen bebek kucağımdayken ayak üstü doğal ebeveynlik, bebeği ağlatmamak gerektiği, anneye bağlanma ve güven ile ilgili bir iki bilgi paylaştım.

Anne çok masum görünmese bunu yapmazdım. İlgiyle dinleyen anne ve babaya bir kez daha teşekkürler.

Bu arada bütün bebeklerde Huggies'in Littler Swimmerslarından vardı. Ben pek beğenmedim doğrusu, onun için kullanmamıştık. Kişiliksiz durduğunu düşünüyorum. Mayolar daha şirin ve sağlıklı gibi geldi bana.

Çok dikkatimi çeken bebeklerin ses şiddeti oldu. Daha önce çok iyi gözlemlediğim ve bildiğim bir şeyi anne olarak inceleyince daha farklı detaylar buldum.

Mesela Rus ve JApon anne bebeklerini kucaklarından hiç indirmiyorlardı, bizim gibi. Bizden farkları yemeklerini kendilerinin yemelerine izin vermeleriydi.Japon bebek 1.5 yaşında olmasına rağmen çatalı ile pilavını pek ala yedi bitirdi bir akşam. Rus bebek ise gık demeden koca tatili geçirdi.Fransız ikizler ise kendi kendilerine yemeklerini yiyip sakin bir şekilde masada oturup anne-babalarının konuşmalarını dinlediler.

Bizimkiler ise yaygarayı basıyordu ara ara :)))

Anne olarak bebeğine aşırı bağlı olduğunu düşünen ancak onun beslenme ve yaşam gereksinimlerini karşılarken, bebeklerinin özgürlüğünü hiçe sayan bir yapımız var bizim.Saygıyla beslemediğimiz için onlardan saygı ile büyüklerini dinleme becerisini göremiyoruz. Çok öenmli bu.

Minicik de olsa zorlamadan, yıpratmadan yemelerini, oynamalarını, konuşmalarını, uyumalarını saygı ile sağlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Yoksa gerisi kuru gürültü bana kalırsa...

Sevgiler

Aylin

15 Temmuz 2010 Perşembe

Aforizmalar - I Anneler Gezegeninden Notlar

Gün doğmak üzere burada, kuşlar cıvıldamaya başladı. Oğluşum mışıl mışıl uyuyor. Ben ise uykumu almış ve dinlenmiş bir şekilde uyandım.Okumam gerekenleri okudum, yazdım çizdim ve bir gönderi daha hazırlamay karar verdim.

Yazmadan önce başlık atmayı sevmiyorum ama KAfka' yı anıp hemen bir aforizma başlığı koydum ve sözcükleri yüzdürmeye başladım kendimce.

Düşündüm de;önceleri bu tür bir tempoyu yoğun iş gündeminde yaşar, erkenden kalkıp yazı yazardım. Kişisel notlarımı bir blogta toplama fikri bana pek cazip gelmemişti.Araştıranlar bilirler, ben daha ziyade deneme ve makalelerimi yayınladım aslında. Ogünler için iyi olmuş bir bakıma çünkü hayattaki yaşanmışlıklarım, iş güç,toplantı,memleket meseleleri,siyaset gibi ıvır zıvır şeylermiş.Geriye dönüp bakınca "ne boş işlermiş diyorum" hala :)

Yayınlamadım, yayınlamadım, yayınlamadım ... Taaa ki anne olma heyecanını yaşayana kadar. Anneler gezegenine ayak basana kadar... :)))) Elimden kalem ve günlük düşmedi bir bakıma.Bazen sayfalarca yazdım bazen de 2 cümle yetti anlatmak istediklerimi. sonra ise bir blogta yazmaya karar verdim.

Bebeğimin herşeyini en özelleri değil de paylaşırsam çok işe yarayacak olan deneyimleri yazmaya karar verdim. Baktım ki kendim çalıp kendim dinliyorum onu biraz askıya aldım. Daha çok bilimsel yazılara yöneldim ardından. Posta kutuma hergün en az 5 tane anne sorusu geliyor ya da telefonum en az 1 kez birşey danışmak için arayan anneler aradığı için çalıyordu. Böyle olduğu için hem çok mutluyum hem de hafif gerginim. Ya yanlış bir şey önerirsem, mazallah demekten kendimi alamıyorum ara ara. Sorumluluk sahibi olmak güç istiyor...!

Herneyse, şimdilerde anneler gezegeninde süt veren güzel annelerle iç içeyim.Çok keyifli paylaşımlar oluyor ve bu anne grubu inanılmaz pratik,bilgili, akıllı.Bebekler çok şanslı vallahi. Başta blogcu anne ve Ayça olmak üzere çok yüksek profiller tanıyorum ve bu sayede olumlu deneyimlerimin artacağına inanıyorum :)

Emzirmenin güzellikleri üzerine bir güzelleme yazmak yerine o anın bendeki izdüşümünü bir fotoğrafla anlatmak isterim. Kısacası kelimeler kifayetsiz kalır :)



Artık hayatımın temel orjini Ata'yı emzirmek,beslemek,büyütmek, ve onun gelişim gibi kavramlar üzerinde nefes alıyor. Bu duyguyu bu akşam dedesiyle parka giden oğlumu hen
üz 15 dakika bile geçmeden dediler gibi özlememle pekiştirebilirim.

Daha önceleri nasıl yaşıyor muşum ben?Hayat çok güzeldi,evet; ama böyle anlam dolu ve aşk içinde aşk dolu değildi ki!!! :)

Allah dileyen isteyen herkese nasip etsin derim. Daha nasıl anlatayım şu içimdeki duygu yükünü bilemiyorum.

Bildiğim tek bir şey var, artık sadece kendim için değil bebeğim için de yaşıyorum ve bundan dolayı büyük bir haz duyuyorum.

Muhiddin Arabi "Bir erkek aşkı kadınıyla, bir kadın aşkı bebeğiyle yaşar" der. Ne güzel söylemiş kendileri, bunca laf kalabalığımın en büyük özetedir işte bu sözler.

Sevgiler

Aylin Anne