5 Temmuz 2011 Salı

Gelmeyen yaza hazırlanırken

Günaydın,

Sıcak ve güneşli bir gün olmasını dilerken, kendimi İskandinav ya da kuzey Avrupa ülkelerinden birinde yaşıyormuşum gibi hissettim. Hani ağustos ayında kalorifer yakıp üşümeye başlayan sarışın mavi gözlüler gibi...

Sıcak memleketin kara kaşlı kara gözlü bir ferdi olarak, pek çok sebepten dolayı yazın gelmesini iple çektim. 1 Temmuz' da başlayan ve 60 gün sürecek olan tatilimin festival tadında geçmesi için önce kafada bir sürü güzel plan yaptım. Devamında ise dış görünüşümde minik oynamalar yaparak daha keyifli olmaya dikkat eder hale geldim.

Normalde saçını şööööyle bir toplayıp, lambur lumbur sokağa çıkan bendeniz artık dikkat ediyorum. Bu yazımda da belirttiğim gibi, işe önce saçımdan başladım. Kaşlarımı daha profesyonel ellere emanet edip yaza dair tüyolar aldım.

Şimdi onları paylaşmak isterim:

1.Bu sene pembe yanaklar değil topraksı tek ton makyaj hakim.
2.Fuşya rengi mat görünümlü dudaklar çok moda.
3.Gözlere mor far çekmek de öyle...
4.Metalik farlarla beyaz bakışlar ve renksiz dudaklar da bu yazın favorilerinden.
5.Takma kirpik yine popüler! :)
6.Kaşları renksizleştirmek yani sapsarı yapmak çok moda. Amaç gözleri ve dudakları ortaya çıkarmak.
7.Uzun dağınık saçlar,
8.Upuzunnnnn postişlerle uzatılmış rapunzelimsi görünüşler,
9.Balerin topuzu ve
10.Saçları süslü bir toka ile toplamak acayip moda.

Bu 10 maddenin 6.sı bana çok uçuk gelse de denemek çok eğlenceli olabilir :) Saçlarımı kestirerek kavuştuğum hafiflikten sonra rapunzel görünümünü değil düşlemek, düşünmek bile istemiyorum :)

Fuşya ruj, mor renk far /eyeliner, açılmış kaş rengi, volümlü kirpikler ve pek çok şeyi anlatacak tek kareyi Rihanna ablamızın fotoğrafında bulmaktan dolayı çok mutluyum.

Saçlar cesaret işi ama bu kadına çok yakışıyor, bravo doğrusu.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Tuvalet eğitiminde geldiğimiz son nokta

Ata ile son dönemlerde yaşanan gelişmeler neler, hemen özetleyelim sayın seyirciler.

Bir kere bu küçük adam ilk kez uçağa bindi. "Uçağa binerken kalıkışta ve inişte basınçtan etkilenmemesi için ne yapmalıyım" diye sordum. Yanıt Pratik Anne' den geldi: " Sakız çiğneyebiliyorsa sakız ver yada lolipop emsin". Ata hayatı boyunca sakız çiğnemediği için lolipop yalamayı tercih ettik. İyi etmişiz. İzmir' e uçuşta sıkıntıdan patlayan minik oğlum, İstanbul'a dönüşte lolipop yalayarak, çıkartmalı kitaplarındaki kepçe, kamyon ve bilumum kaba saba araçlarla ilgilenerek yolculuğunu başarıyla tamamladı :)

Tuvalet eğitiminde sessiz ancak derinden ilerliyoruz diyebilirim. Havaların hafiften ısınır gibi olmasından dolayı kendisini ara ara bezsiz bırakıyor, kişisel bir alarm vermesini bekliyorum ama nafile.

O sessizce bir köşeye sinip işini bitiriyor, ondan sonra haber veriyor.

Peki niçin Ata tuvaletini söylemiyor.

Pek müsterem Dr. Harvey Karp'a göre Ata (21 Aylık) diz yüksekliğinde bir neandertal. Ve Ata' da neandertaller gibi tuvaletini sessizce bir köşeye yapıp çekip gitmek istiyor.

Mahallenin En Mutlu Yumurcağı harika bir kitap ve bu kitabı okumaya başaldığımdan beri bir baş ucu kaynağı oldu. Dr.Karp' a göre Ata' nın söylemek için zamana ihtiyacı var. Bu seyre göre 2 yaşından sonra yavaşlaması ve daha az koşup daha çok konsantre olması beklenen 2+ yaş çocuğunun bir özelliği de tuvaletinin geldiğini belirtmekmiş.

Okul yıllarından hatırladığım bir bilgi var ki; o da 2 yaşından sonra sinir sistemi ve fizyonominin katlanarak geliştiği ve 2+ yaş çocuğunun kaslarını daha iyi tutarak, kendini daha iyi ifade ederek kakasını-çişini söyleyebildiği şeklinde.

Bu bilgilere göre kasmadan, sakin sakin bezsiz kalmalara, haber verme ip uçlarına devam edeceğim. Ata' yı sıkıştırmak, üzerine gitmek yok. Eee, ne de olsa o minik ve çok yakışıklı bir neandertal :) 150 bin yıl önce müzikli oturaklar yoktu ;)

Büyük bir hevesle alıp bir kere bir kullan(a)madığımız müzikli oturağımızı elden çıkarmaya karar verdim. Çünkü Ata'cığım canı ister haber verirse adaptörle yada manuel olarak (yani annesine sarılarak) klozete oturmayı tercih ediyor.

İlgilenirseniz ilan detayları şöyle:
Royal Potty Müzikli Oturak 25.00 TL.
İletişim için aylinatasagun@gmail.com a mail atabilirsiniz.
Daha fazla bilgi ve fotoğraf için lütfen buraya tıklayınız. Mesajlarınızı bekliyorum :)



2 Temmuz 2011 Cumartesi

Yaşıyorum, yazıyorum!

Uzun zaman oldu yazmayalı. Bir kaç kez elim gitti klavyeye ama ı-ıh. Bıraktım tuşları, geri çektim ellerimi.

İçimden gelmiyorsa zormalamanın bir anlamı yok diye düşündüm ve hafiften inzivaya çekildim. İyi de oldu. Kendime zaman ayırmaya çalıştım, kendimi dinlemeye, uzun zamandır yapmadığım şeylere vakit bulmaya çalıştım.

Yürüdüm mesela, ellerim ceplerimde, kafamdaki dumanı tüttüre tüttüre.

Sonra şeklimi şemalimi şöyle bir eden geçirdim.

Saçlarım belime kadardı.

Saçlarımı kısaltmanın keyfini yaşadım.

Önce böyle,



Sonra böyle,



En son ise şöyle:



Duyar gibi oluyorum, "depresyonda mısın" dediğinizi. Yanıtım evet. Bu eveti yazmak ve gerçekten bir evet olduğunu bilmek harika bir duygu. Çünkü artık eskisi gibi kendi sıkıntı ve çözmem gerekenleri hazır altı etmiyor, ne yaşayacaksam yaşamaya gayret ediyorum. Sonra daha güzeli yardım alıyorum. Çok iyi bir ailem, muhteşem bir oğlum, süper bir psikologum var. Üstelik tamamlayıcı tıptan da yardım alıyorum. Eğer siz de dardaysanız ve artık genişlemek istiyorsanız, işte bu kapıları çalabilirsiniz.

Uzman Psikolog Iraz Toros Suman
Doç.Dr.Mehmet Gürsel

Kuş gibi oldum. Az bir şey kaldı, onlar da geçeeerrr gider evelallah :)

23 Mayıs doğum günümdü, harika bir süpriz partı hazırlayan eşime, yalnız bırakmayan arkadaşlarıma, arayan, mesaj gönderen sevdiklerime çok teşekkür ederim. Seviyorum sizleri.

Birikmiş çok şey var zihnimde, fırsat buldukça yazarım yine. Hele Ata ile ilgili öyle çok şey var ki.... Yazacağım söz :)

Şimdi yemek ve temizlik zamanı. 2 aylık bir tatile çıktım ve gerekli tatil düzenini baştan oturtup 2 ay boyunca deli gibi gezmeyi planlıyorum :)))))))))))))

Darısı başınıza :)

Sevgiler

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Terrible Two Şekerim

Ata' yı daha doğurmamıştım, "bak teribıl tuu diye bir şey var, aman ha, dikkat et" dediler. "O nedir öyle, aman yarabbi! Çok fena olmalı ki daha doğurmadan tembihliyorlar" diye tutuştuğumu hatırlıyorum. Biraz araştırınca 2 yaş yani anal dönem - bağımsızlık evresi sıkıntıları olduğunu gördüm.

Oysa benim doğum, emzirme, gaz, süt, , uyku, beslenme, kilo, bebek bakımı, pişik kremi, banyo ... gibi konularda rahatlamaya ihtiyacım vardı.:)

Uyku konusunda rastladığım en güzel yazılardan birine sevgili Aslı Tür' ün blogunda okumuştum. Oradaki bu şahane yazıyla anneliğim yeni bir rotaya ve plana oturmuştu.

Aslı Tür'e anneliğime ve Ata'ya olan katkılarından dolayı sonsuza dek teşekkür ediyorum.

Daha sonrasında ise Türkiye'deki doğal ebeveynlik öncülerinden Psikolog Nilüfer Devecigil'i izlemeye başaldım. Bir de şu sözü çok işime yaramıştı: Ebeveyn çocuğunu zeki diye algılarsa, çocuğun kendini tecrübesi de zeki olur. Ebeveyn çocuğu ile olmaktan keyif alırsa, o da kendi ile olmaktan keyif alır. Eğer ebeveyn ona ilgi gösterir, onla neşe duyar ve onu severse; çocukta kendini ilginç, neşe veren, ve sevilen biri olarak algılar. Onların kendilerini tanıma tecrübesi, bizim onlarla olan ilişkilerimizde saklı

Onca şeyin özeti şuydu: "bebek doğduğu andan itibaren bol bol kucaklanacak. Kucağa alıştırılacak. Bol bol emzirilecek. Bebeğe saygılı olunacak, işaretleri iyi okunacak, çocuk oluncaysa zıtlaşılmayacaktı."

Zaten böyle yapınca asabi bir karakter yerine uyumlu, sakin, ne istediğini bilen biri olarak temelini oluşturacaktı.

Netekim öyle de oldu.

Ata bir kucak bebeği. Annesi yorgan döşek hasta olana kadar emdi;19 ay. Annesiyle uyudu, sık sık kucaklandı, yeri geldi kucaktan inmedi, indirilmedi. "Uslu, sakin, akıllı, zeki, ne istediğini bilir benim oğlum" şeklinde bir algıyla yaklaştım. Bebeğimi kurallar yığınıyla yetiştirdiğimi sanıp içini daraltmak yerine sade ve derin bir ilişki kurmayı denedim.

Sanırım bazı şeyleri başardım, başardık.

Şimdi sevgili Deli Anne'ciğimin de yorumladığı gibi"teribıl tuu" zamanı aslında. Ve dediklerinde yerden göğe kadar haklı. Ata' yı inceleyince şunu söyleyebilirim: İki yaş krizleri geçirmemesinin, asabi olmamasının ve gerilmemesinin alt nedenleri işte yukarıda saydıklarım. Bir de Ata'ya yalan atıp,yanıt vermem gerektiğinde sallamadım hiç. Neyse konu kısa ve net cümlelerle anlattım. Gördü ki anne-baba onu ciddiye alıp sakin sakin konuşmayı deniyor, şimdilerde o da aynısını denemeye çalışıyor o küçücük kalbiyle.

Minik kuzum benim :)

Kızmıyor mu, evet. E ama haklı, kim kızmıyor ki? Arada olacak haliyle. Bu tür durumlarda Harvey Karp'ın notlarını sık sık gözden geçiriyorum. Şu fast food kuralı çok işe yarar birşey.

Hani arkadaşımıza derdimizi anlatıp anlatıp sonunda "amaaan takma kafana boşver" gibi laflar duyunca moralimiz bozulur,kendimizi hafife alınmış hissederiz ya... Hah! işte çocuklara bunu yapmamak lazım. Bu küçük hanımları ve beyleri hafife almamak lazım. Yaşı, ayı, günü ne olursa olsun. Anında anlayış anında empati şart üstüne şart. İşte bu yüzden fast food kuralı çok işe yarar bir durum.

Bir örnek:
"Ata servis kaşığıyla çorbasını içmek istiyor"(Anne bunu en az 10 kere tekrar eder). Deli gibi süren bu tekrarın ardından Ata gevşer bir şekilde kaşığı bırakır.

Ağlama anında her neye ağlıyorsa o isteğini sıkça tekrar edip anladığımı söylerken daha az yorulduğumuzu hissediyorum. Kucağıma alıp sırtını okşuyorum. Bır bır bır bır konuşup o gergin haliyle çocuğun kafasını şişirmiyorum. Susuyorum, ağlamasını dinliyorum. Uzun nutuklar, durumu açıklamaya çalışmalar filan pek yok hayatımızda.

Yani özetle: bana yapılmasını istemediğim şeyleri oğluma yapmıyor, yapılmasını istediğim, beklediğim şeyleri ise olabildiğince uygulamaya çalışıyorum.

Hatalarım yok mu?

Dolu...

Ama,ancak ben ne istediğimi ve Ata' nın ne istediğini iyi biliyorum.

Gerisi teferruat :)

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Sonunda...

Uzun zamandır yazamadım. Uzun zaman dediğim bir hafta aslında ama bir blog yazarı için uzun bir süre. Cumartesi, pazar günleri gezmekten, pazartesi, salı günleri ise çalışmaktan ve yorgunluktan dolayı yazamadım.

Cumartesi günü öğleden sonra biten işlerimizin ardından Bağdat Caddesi'nde gezmeye başladık oğlumla. Eski ve yeni ne kadar dostumuz arkadaşımız varsa hepsiyle karşılaştık. Acayip mutlu oldum haliyle.

Bir ara uyudu, uyanınca Gratis'e uğradık Mendil ıvır zıvır alıp çıkıyorken, Ata kasadaki süslü kutulardan birini çekti ve bırakmadı. Kuğu şeklinde bir şeydi, öderken, içinde ne var diye sormak aklıma geldi nihayet. Kasiyer kız kolye var deyince kalbime acayip tatlı bir sıcaklık yayıldı. Kollarımdaki güzel yavrum bir şekilde bana bir hediye seçti düye düşündüm içimden. Eh, anne olunca böyle düşünülüyor belki de... Bahçeye çıktım, alıp boynuma taktım. Ata'cığımı kocaman öpüp sıkı sıkı sarıldım.

O gün bugündür kolye boynumda ve çıkarmayı hiç mi hiç düşünmüyorum.

Anneler gününde o minik elleriyle verdiği çiçekler, saçlarımı okşayışı ve güzel gözleri en unutulmaz şeylerdi benim için. Anneler gününde İstanbul Yoga Merkezi'nce düzenlenen bebek masajı eğitimine katıldım. Eğitimi Küba asıllı Amnerikalı masaj terapisti Maite Carrera verdi ve tüm ayrıntılar burada. Eğitime katılan en büyük bebek olan Ata çabucak sıkıldı ve poposunda bezi ile salondan kaçtı. Biz de kendimizi sokaklara attık mecburen. Sokaklarda çılgınlar gibi gezerken bir de farkettim ki oğlumun bir ayakkabısı YOK. Anında tornistan yapıp ters istikamette ilerlemeye başladım. Yaklaşık 1 kilometre geride bir ağacın kenarında bulunca sevinçten zıp zıp zıplamay başladım. Ama ne yapayım, o ayakkabılar dayısıyla yengesinin hediyesiydi.

Bu arada biz ana oğul haftasonunu geçirirken Çağatay Arkabahçe grubunun Dönsen isimli şarkısına arkadaşı Burak Kıyıcı ile klip çekti. Yorumlarınızı klip dönmeye başlayınca ayrıca isteyeceğim.

Bir de önümüzdeki hafta için size çok güzel iki süpriz / haberim olacak. Umarım beğenirsiniz.

Not: konulara ait fotoğrafları yükledikçe ilerleyen postlarda paylaşacağım.

;)

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeniden canlanıyorum

Ata 3 gün sonra 20 aylık olacak.

Dün sabah beni "anneeeeeeeeee" diye uyandırınca, birden bütün gece uyanmadığını ve hepimizin deliksiz uyuduğunu farkettim. Aman allahım ben 20 ay sonra geceden sabaha kadar deliksiz uyudum. Olamaz, olamaz. Aman allahım, diyerek kalktım yataktan. Ata' yı kucakladım, yanıma aldım. Sonra sabah kıkırdaşmalarımızı yaptık vesaire.

Mutfağa geçip omletini hazırlamaya başladığımda kafamda yine aynı şey vardı; vay be, bütün gece uyudu,uyudum, uyuduk. Ata oyuncaklarını salona taşıyıp evi dağıtma mesaisine başlarken ben de meyve suyunu ve omletini hazırladım bir yandan.

Geçen sene öyle miydi ya?

Mutfakta 2 dakikada yemek hazırlama becerisi geliştirmeye çalıştım ilk aylar. Ağladı mı? Döndü mü? Ağzına bir şey mi attı? Nerede? Sesi çıkmıyor, dur bir bakayım... Ne yemek yaptığımı anlardım ne de Ata yalnız kaldığını anlardı. Zaten % 90 slingle üzerime bağlayıp öyle karıştırdım çorbaları... Küçük yamak adını takmıştım kendisine. Şimdilerde çok güzel çorba karıştırıyor mesela. Ata' ya beceri edindirdik "yokluk" sayesinde :)))

Bundan bir kaç ay öncesine kadar çekilen fotoğrafların yaklaşık tamamında taş devri mağara kadınları gibiyim. Taran(a)mamış yada kötü bir şekilde toplanmış saçlar, belirgin göz altı torbaları, solgun bir yüz, tenime neredeyse yapışmak üzere olan pijamalarım, berbat renk uyumu ve yorgun, gülümsemeye mecali kalmamış bir yüz ifadesi.

Baktıkça ağlamak geliyor içimden.

Ailem İzmir'de yaşıyor, ben ise İstanbul'dayım. Ata' yı doğururken kimseye "bakar mısın" demedim. Anneme bile... Biliyordum çok zor olacağını, yalnız kalacağımı, destek ekibin olmayacağını... biliyordum. Güya hazırlıklıydım ama kazın ayağı öyle değilmiş. Lohusalık diye bir şey varmış ve o lohusalık kalabalıkla hafiflermiş. Bunu çok net tecrübe ettim.

Kolik bir bebekle sabahtan akşama kadar oda oda dolaşıp, sakinleştiremediğim için salya sümük pencere önlerinde ağladığımı bilirim. Karşı apartmana bakıp bakıp, "keşke şurada tanıdık biri otursaydı" diye iç geçirdiğimi de... Hani oğlumu alıp gitsem 2 dakika dünyam değişecek ama yok.

Kimse yoktu etrafımda. Kimse..! Ve çok zordu.

Oğlum 9 aylık olana kadar neredeyse bu böyle sürdü. Sonunda "yaz geldi, ben var İzmir'e gitmek kocacım" deyip memleketime gittim. Oradaki onlarca akrabamın Ata' yı gezdirmek, onunla oynamak, sevmek ve zaman geçirmek için deli olduğunu biliyordum. Kendimi de düşündüm. Dedesi, annannesi onunla oynarken ben de 1 saat kestirebilecek, adam gibi kahvaltı yapabilecek, biraz nefes alabilecektim.

Öyle de oldu.

Kahvaltıdan üzerine şekerleme yapmanın keyfini asla unutmayacağım.

Ayrıca ev temizliği, ütü, yemek gibi dertlerin hepsini rafa kaldırınca ayağımı uzatıp dergi okumanın, kahve içip laflamanın tadını yeniden hatırladım. Ağlayınca, sıkılınca, oyun isteyince, acıkınca, yıkamak gerektiğinde tek başıma değildim. Annanne, dede, dayı, yenge, kuzenler, büyük halalar, enişteler, büyük büyük annelerden oluşan bir kalabalık destekçim vardı.

Anneliğimin 1. yılının son aylarını bu şekilde geçirince sıyırmaya ramak kala toparlamaya başladım.

İstanbul' a döndüğümde artık yavaş yavaş yürüyen, derdini anlatmaya çalışan, daha çok oyun oynayan bir çocuk vardı yanımda.

Yakın dostum Ayşegül' ün oğlu Ata' dan 6 ay büyük. Bana 6 yıl büyükmüş gibi geliyor aslında. Ata doğduğunda o oturuyordu. Ata diş çıkardığında o konuşuyordu. Ata yürüdüğünde o koşuyordu. Bu farkı gördükçe Ata yı öyle hayal edemiyordum. Bundan bir kaç ay önce şöyle demişti bana:

"1.5 yaş güzelim, işte beklemen gereken zaman bu. 18 aylık olduktan sonra kendi kendine oynayan, bir şekilde ne istediğni ifade edebilen, daha olgun bir bebek olacak karşında, sık dişini."

Hakikaten öyleymiş.

Gece uyuyan, kendini yarım yamalak da olsa ifade etmeye çalışan, yemeğini tek başına yemek isteyen, annesinin mutfağını darmadağın eden, evde ne kadar ayakkabı varsa hepsini salonun ortasında giymeyi seven , arabalarıyla uzuuuun uzun oynayan, çoğu zaman kendine yetmeye çalışan bir çocuk var karşımda.

Tabi 3.5 dakikada bir "annneeeeeeeeee" diyerek koşarak bacağıma sarılamalarını, beni tuvalette dahi yalnız bırakmak istememesini, iş yaparken kucak istemesini, elimden tutup var gücüyle çekerek "yego"larının başına oturtmasını saymazsak :)

Çalışmaya başlayınca ev, yemek, Ata, ütü, ... dertlerinden epey sıyrıldım. Para kazanmaya başlayınca vitrinleri daha iyi inceler oldum. İş öncesi yada okul çıkışı föne, maniküre daha sık zaman ayırır oldum. Projelerimi yazıp uygulamaya vakit buldukça, biraz rimel hafif allık sürünce, Ata'yı salona bırakıp mutfakta daralmadan, bayılmadan birşeyler pişirdikçe, akşam olduğunda moda dergilerini karıştırdıkça yeniden canlandığımı hissediyorum. Saçımla başımla, dolabımla, çorabımla, rujumla ilgilenebildikçe gevşediğimi hissediyorum.

Belime kadar olan saçlarımı omuzlarımda kestirdim, pişman değilim, bilakis :)))

Zor bir dönem geride kaldı.


Acaba ben bu rahata çok fazla alışmasam mı? Ne yapsam?


Bunu da düşünmeden edemiyorum, iyi mi?

5 Mayıs 2011 Perşembe

Çekiliş sonucu belli oldu

Anneler günü için Pam Leo' nun Çocuklarla El Ele Ebeveynlik kitabınını hediye edeceğimi duyurmuştum biliyorsunuz.

Dün akşam sevgilim Ata' nın minik elleriyle yaptığı çekilişin sonuçlarına göre kazanan anne: Doruk' un annesi Özlem :)

Kitabı güle güle okumanız dileğiyle Özlemcim.

İşte video, işte gönlü zengin eli bol çocuk Ata :)