8 Temmuz 2011 Cuma

Hastane bavulunuz hazır mı?

Bebek yolda, hatta artık karnınızda son haftaları. Geldi gelecek, bir süpriz yapabilir yada doğum tarihini geciktirebilir. Ama olsun, son dakikaya kalmaması için 7. aydan itibaren hastane bavulu hazırlanmalı ve o hastane bavulu doğum için sabırla bir kenarda beklemeli bence.

Ata' yı beklerken 7. ayda bavulu hazırlamış, kapının kenarına koymuştum. Normalde bu kadar titizlenmem ama ne olur ne olmaz demiştim kendi kendime. O minicik tulumları, zıbınları ( ki bence acayip kullanışsız şeyler) yıkayıp ütülerken çok duygulanmıştım. Hatta ve hatta salya sümük ağlamıştım. Hamilelik işte... Ona buna ağlıyor insan :)

Önce hastane için ayırdığım bebeğimin cicilerini sabun ile yıkadım. Bir güzel ütüledim. Sonra bir tülbent ile bohça gibi yapıp kenarlarına nazar boncuklu iğneler eklemiştim. Sonra kendi kıyafetlerimi ve gerekli şeylerimi hazırlamıştım. Bir de doğumhaneye verilecek bebek kıyafetlerini ayrıca paketleyip üzerine "doğumhaneye verilecek bebek kıyafetleri" yazıp Ata'nın adını sanını iliştirmiştim. Böyle durumlarda işi şansa bırakmaya ve zaman kaybetmeye tahammülüm olamazdı sanırım.

İşte doğum için gerekli çantanın içindekiler listesi:

Anne İçin

1.Gecelik - 2-3 takım Emzirme için uygun olmalı.
2.Sabahlık - 1 takım Ziyaretçiler geldiğinde yada yürünmesi gerektiğinde.
3.Çorap
4.Terlik
5.Külot - Bol bol Hamile külotları da uygun olur.
6.Emzirme sütyeni - 2 adet
7.Göğüs pedi - 1 paket
8.Hijyenik ped - 1 paket
9.Diş fırçası
10.Diş macunu
11.Tokalar
12.Makyaj malzemeleri
13.Hafif kokulu deodorant
14.Losyon
15.Kirli çamaşır torbası
16.Fotoğraf makinesi - Şarj cihazı pili vb.
17.Kamera - Şarj cihazı pili vb.
18.Kullanılan ilaçlar ve reçeteler
19.Evlilik ve nüfus cüzdanı
20.Sağlık sigortası belgeleri

Bebek İçin
1.Bebek bezi - 1 paket Küçük boy
2.Islak mendil - 1-2 paket
3.Hastane çıkış seti - 2 adet
4.Tulum - 2-3 adet
5.Yelek-hırka vb. - 1-2 adet Her ihtimale karşı
6.Havlu 3-4 adet Küçük boy
7.Önlük 3 adet
8.Battaniye İnce bir adet olması önemli.
9.Kirli torbası
10Ana kucağı-bebek taşıyıcısı
11.Biberon Her ihtimale karşı
12.Pişik kremi Nivea' nınkinden çok fayda görmüştüm.
13.Anı defteri Dilek ağacı da olabilir.
14.Bebek şekeri Ben kendim yapmıştım.
15.Nazar boncukları İnanıyorsanız, ihmal etmeyin :)
16.Oda süsleri Balonlar, kapı süsleri vesaire.
17Bebeğe dinlettiğiniz cdler Müzik yayını için gerekli diğer techizat.



Ayrıca refakatçiler için atıştırmalık birşeyler de bu listeye eklenebilir. O gününüzü özel kılacak bir fotoğrafçı davet edip özel bir albüm oluşurabilirsiniz. Bizim fotoğraflarımızı hem eşim Çağatay Atasağun hem de sevgili dostumuz, fotoğrafçımız Neriman Kaftancıoğlu çekmişti.

Doğum anına kadar stresi tavan yapan ben, doğumdan sonra acayip gevşemiştim. Keşke daha relaks olsaymışım. Müzik dinleyip daha da gevşeyebilirdim belki ama aklıma bile gelmedi. Bir de keşke daha kolay emzirebileceğim bir kıyafet seçseymişim. Üzerimdeki geceliğin süsünden püsünden epey bir zorluk yaşamıştım :) Acemilik işte :)

Doğum yapacak anne adayları, naçizane tavsiyem; siz siz olun, o gün bol bol gülümseyin, güzel görünün, bebeğinizi koklayın, saate aldanmayın, istedikçe emzirin. İç seslerinizi hep takip edin. Kafanızın karıştırılmasına asla izin vermeyin.

Sağlıklı ve mutlu doğumlar, mutlu günler... Sütünüz ve neşeniz bol olsun.

7 Temmuz 2011 Perşembe

...

Beynimiz tatlı şeyleri sever. Hayatta kalmak için ve daha uzun yaşamak için programlandığı için seçer bunu.

Tatlıyı, şekeri, lolipopu, kahkayı, geyik sohbetini, lay lay lom müzikleri, sabun köpüğü filmleri, pastaları, çikolataları, dansı, canlı renkleri, ışıltılı görünmeyi seçeriz, varolan seçenekler arasından.

Hayatın tadını arar dururuz. Bulunca yetinmediğimiz olur, daha fazlasını isteriz.

Nereye kadar?

Bir ölüm haberini alıncaya kadar.

Çok üzücü bir haber aldım az önce. Beyin kimyam ACIIIIIII dedi. Acı, çok acı!!! Üçüz bebeklere yardım etmek ister misiniz? diye bir grup vardı Nurturia'da. Canan hanım didiniyordu, bir iki lokma daha için. Üye olup elimden geleni yapmak istemiştim. Karşıma çıkan hikaye ise şuydu. Çok fakir ve çok çok borçlu bir aile ve üçüz bebekler. Anne derbeder, baba işsiz... Olmadık bir sürü talihsizliğin ardından ailecek memleketlerine gitmişlerdi. Gelişim geriliği saptanmış, Haktan bebeğin beyninde tümör ve ardından gözlerinde oluşan görmeme riski, diğer bebeğin kalça çıkıklığı derken... Kız bebeklerden biri bağırsaklardaki parazit ve menenjite bağlı olarak fenalaşmış ve vefat etmişti.

Sebep?

Fakirlik.

Yokluk.

Açlık.

Allahım... Çöpe attığımız yiyecekler için öyle üzgünüm ki... Pek çok insan onları yiyemeden can veriyor.

Boğazım düğüm düğüm.

Ne sorunlarına çözüm bulabildik ne de evdeki yen(e)meyen yiyecekleri çöpe atmaktan vazgeçtik.

Suçlusu biziz.

Sen bizi affet. Meleğin ailesine sabırlar diliyorum.

Barbie oyun bitti bebeğim!

Şaşmaz bir şekilde her sabah 6:10 da kalkan oğlumla güne başladığımda kafamda bambaşka bir konuyu kaleme almak vardı. Ancak zaman yaratıp maillerime bakmaya başladığımda durum değişti. Bugünkü sorum ve sorunum "oyuncaklar" .

Ata'ya oyuncak alırken gelişimine uygun olmasının yanı sıra; toksik madde bulunmamasına, organik olmasına ve daha çevreci olmasına dikkat ediyoruz. Biliyorum ki piyasadaki pek çok oyuncağın içeriğinde toksik ve kanserojen maddeler var. Çocuk ağzına aldığı andan itibaren tükrük yoluyla bu maddeler parçalanıp vücudunda derin bir yolculuğa çıkabiliyor. Artık gerisini ve etkilerini siz tahmin edin. Bu nedenle oyuncak alırken neredeyse olabildiğince dikkatli olmaya çalışıyoruz eşimle birlikte.

Eskisi gibi değil tabi, sağlıklı ve çevreci oyuncakları seçmek kolay. Mesela Greengoods'un oyuncakları var. Kayrada'markasında organik ürünlerin olduğunu biliyorum. Eminim bilmediğim pek çok marka, ürün ve hizmet vardır. Araştırarak bulunabilir, bilgi alınabilir. Zaten yükselen değer "organik" ürünler ve bakış açısı olduğu için bu piyasa çok canlı ilk zamanlara göre.

Ancak şimdi esas konuya gelelim. Ata'yı ve beni direk ilgilendirmeyen ama yazının çıkış noktası olan konuya: Barbie bir orman katili mi?

Bir oğlum olduğu için bebeklerle ilgili piyasayı neredeyse hiç bilmiyorum. Siz bana kamyon, kepçe, dozer ve vinçleri sorun, şakır şakır anlatayım nerede ne var, fiyatı kaça:) Kırk yılda bir uğradığımız bebek reyonlarında pek haz etmediğim, küçük kızların beden imgesi ile ilgili gelişimini felce uğratan Barbie'lerle karşılaşıyor üstün körü, öylesine bakıyorum. İyi ki de öylesine bir ilgiymiş bu, çünkü anlaşılan o ki "Barbie bir orman katili".

Barbie' nin üretici firması Mattel' in ürünlerini daha ucuza mal edebilmek için Endonezya'daki yağmur ormanlarını katletmeye başladığı söyleniyor. Dahası şirketin konuyla ilgili detaylı ve aksi yönde bir açıklama yapmamış olması başta Greenpeace olmak üzere pek çok çevrecinin tepkisine yol açıyor.

Ata'nın (oyuncak) Barbie bebekle (şimdilik) işi yok (fakat yakın bir gelecekte güzel kızlarla ilgileneceğinden adım gibi eminim;) ) Ama bundan sonra çevremdeki cici kızlara hediye seçerken "Barbie" olmamasına çok dikkat edeceğimden eminim. Bu firmalar kendini dünyanın efendisi sandıkça, biz tüketicilerin ürünleri protesto ederek gerçekleri öğreteceğinden şüphem yok. Almazsak üretmezler ve dünya daha rahat nefes alır düye düşünüyorum.

Sumatra kaplanlarının, ormanların, fillerin, ağaçların, toprağın ve suyun aziz değeri için Greenpeace'in imza kampanyasına katıldım. Eğer siz de bu katliama dur demek isterseniz buraya tıklayarak detaylı bilgi alabilir, dünyamız için bir imza atabilirsiniz.



Bence çok beklemeyin, durmayın, bir imza da siz atın.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Ata ile Ayşe

Yakında 22 aylık olacak olan bir insan yavrusu o :)

Dikkatli, temkinli, neşeli bir tip ve genelde mesafeli olmakla beraber kanının kaynadığı kişilere karşı son derece sıcak ve yakın durmayı tercih ediyor. (Aynı annesi:P)

Havaların biraz ısınması ile birlikte Ata'yla her akşam apartmanın bahçesine iniyoruz. Ayşe isminde acayip tatlı bir arkadaşı var. ayşe ile gün boyu bıdı bıdı bıdı bıdı konuşarak yada konuşmayarak yan yana dolanıyorlar. Dolanıyorlar çünkü henüz aralarında bizim beklediğimiz gibi bir iletişim oturmadı. Ayşe küçük prens Ata'dan 6 ay kadar büyük ve bir abisi var. Geniş bir ailesi ve sürekli anne-annannesiyle olmasından dolayı epey "sosyal" bir kişiliğe sahip. dokunmayı, konuşmayı ve oynamayı çok seviyor.

Ata'cığım ise annesi yada sevgili (bakıcısı) Ayşe Annannesi ile bütün bir günü neredeyse başbaşa geçiriyor. Erkek çocuk olmasından dolayı ise daha az konuşma eğilimi var ama bazen Ayşe' yi geçebiliyor :)

Birlikte top oynuyor, eczaneye girip rafları inceliyor, sarılıyor, bisiklete biniyorlar.
Bu süreçte Ata istek ve düşüncelerini daha net ifade eder oldu.
Yaşının gerektirdiği gibi artık daha sık "bu benim" demeye başladı.
Kural denen şeyi daha iyi tanımaya ve daha güzel bir uyum sergilemeye başladı.
İştahı açıldı.
Oyun kurma ve geliştirme yönü açılmaya başladı.
Şakalaşmayı, nükteyi ve de şaklabanlığı keşfetti :)

Sabah kalkar kalkmaz balkonun camından Ayşe gelmiş mi diye bakıyor. Ona sesleniyor yada gözünü açınca "Ayşe" diyor :) Ayşeciğim de aynı şekilde Ata' yı soruyomuş annesine.

Masumiyet işte. Hesap yok, kitap yok, yalan, riya, iki yüzlülük yok. Kalplerinde ne varsa o var işte. İstemezlerse birbirlerini ilgilenmiyorlar. Ata çekip gidiyor, Ayşe başka bir şeye yöneliyor, farklı yerlerde farklı şeyler yapıyorlar işte. Kendilerine ve birbirlerine baskı yapmıyorlar (henüz).

Çok şekerler.

Onları izledikçe, çok şey öğreniyorum ve çok şeyi hatırlıyorum "iyi insan" olmaya dair.



İyi varsınız çocuklar.

5 Temmuz 2011 Salı

Gelmeyen yaza hazırlanırken

Günaydın,

Sıcak ve güneşli bir gün olmasını dilerken, kendimi İskandinav ya da kuzey Avrupa ülkelerinden birinde yaşıyormuşum gibi hissettim. Hani ağustos ayında kalorifer yakıp üşümeye başlayan sarışın mavi gözlüler gibi...

Sıcak memleketin kara kaşlı kara gözlü bir ferdi olarak, pek çok sebepten dolayı yazın gelmesini iple çektim. 1 Temmuz' da başlayan ve 60 gün sürecek olan tatilimin festival tadında geçmesi için önce kafada bir sürü güzel plan yaptım. Devamında ise dış görünüşümde minik oynamalar yaparak daha keyifli olmaya dikkat eder hale geldim.

Normalde saçını şööööyle bir toplayıp, lambur lumbur sokağa çıkan bendeniz artık dikkat ediyorum. Bu yazımda da belirttiğim gibi, işe önce saçımdan başladım. Kaşlarımı daha profesyonel ellere emanet edip yaza dair tüyolar aldım.

Şimdi onları paylaşmak isterim:

1.Bu sene pembe yanaklar değil topraksı tek ton makyaj hakim.
2.Fuşya rengi mat görünümlü dudaklar çok moda.
3.Gözlere mor far çekmek de öyle...
4.Metalik farlarla beyaz bakışlar ve renksiz dudaklar da bu yazın favorilerinden.
5.Takma kirpik yine popüler! :)
6.Kaşları renksizleştirmek yani sapsarı yapmak çok moda. Amaç gözleri ve dudakları ortaya çıkarmak.
7.Uzun dağınık saçlar,
8.Upuzunnnnn postişlerle uzatılmış rapunzelimsi görünüşler,
9.Balerin topuzu ve
10.Saçları süslü bir toka ile toplamak acayip moda.

Bu 10 maddenin 6.sı bana çok uçuk gelse de denemek çok eğlenceli olabilir :) Saçlarımı kestirerek kavuştuğum hafiflikten sonra rapunzel görünümünü değil düşlemek, düşünmek bile istemiyorum :)

Fuşya ruj, mor renk far /eyeliner, açılmış kaş rengi, volümlü kirpikler ve pek çok şeyi anlatacak tek kareyi Rihanna ablamızın fotoğrafında bulmaktan dolayı çok mutluyum.

Saçlar cesaret işi ama bu kadına çok yakışıyor, bravo doğrusu.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Tuvalet eğitiminde geldiğimiz son nokta

Ata ile son dönemlerde yaşanan gelişmeler neler, hemen özetleyelim sayın seyirciler.

Bir kere bu küçük adam ilk kez uçağa bindi. "Uçağa binerken kalıkışta ve inişte basınçtan etkilenmemesi için ne yapmalıyım" diye sordum. Yanıt Pratik Anne' den geldi: " Sakız çiğneyebiliyorsa sakız ver yada lolipop emsin". Ata hayatı boyunca sakız çiğnemediği için lolipop yalamayı tercih ettik. İyi etmişiz. İzmir' e uçuşta sıkıntıdan patlayan minik oğlum, İstanbul'a dönüşte lolipop yalayarak, çıkartmalı kitaplarındaki kepçe, kamyon ve bilumum kaba saba araçlarla ilgilenerek yolculuğunu başarıyla tamamladı :)

Tuvalet eğitiminde sessiz ancak derinden ilerliyoruz diyebilirim. Havaların hafiften ısınır gibi olmasından dolayı kendisini ara ara bezsiz bırakıyor, kişisel bir alarm vermesini bekliyorum ama nafile.

O sessizce bir köşeye sinip işini bitiriyor, ondan sonra haber veriyor.

Peki niçin Ata tuvaletini söylemiyor.

Pek müsterem Dr. Harvey Karp'a göre Ata (21 Aylık) diz yüksekliğinde bir neandertal. Ve Ata' da neandertaller gibi tuvaletini sessizce bir köşeye yapıp çekip gitmek istiyor.

Mahallenin En Mutlu Yumurcağı harika bir kitap ve bu kitabı okumaya başaldığımdan beri bir baş ucu kaynağı oldu. Dr.Karp' a göre Ata' nın söylemek için zamana ihtiyacı var. Bu seyre göre 2 yaşından sonra yavaşlaması ve daha az koşup daha çok konsantre olması beklenen 2+ yaş çocuğunun bir özelliği de tuvaletinin geldiğini belirtmekmiş.

Okul yıllarından hatırladığım bir bilgi var ki; o da 2 yaşından sonra sinir sistemi ve fizyonominin katlanarak geliştiği ve 2+ yaş çocuğunun kaslarını daha iyi tutarak, kendini daha iyi ifade ederek kakasını-çişini söyleyebildiği şeklinde.

Bu bilgilere göre kasmadan, sakin sakin bezsiz kalmalara, haber verme ip uçlarına devam edeceğim. Ata' yı sıkıştırmak, üzerine gitmek yok. Eee, ne de olsa o minik ve çok yakışıklı bir neandertal :) 150 bin yıl önce müzikli oturaklar yoktu ;)

Büyük bir hevesle alıp bir kere bir kullan(a)madığımız müzikli oturağımızı elden çıkarmaya karar verdim. Çünkü Ata'cığım canı ister haber verirse adaptörle yada manuel olarak (yani annesine sarılarak) klozete oturmayı tercih ediyor.

İlgilenirseniz ilan detayları şöyle:
Royal Potty Müzikli Oturak 25.00 TL.
İletişim için aylinatasagun@gmail.com a mail atabilirsiniz.
Daha fazla bilgi ve fotoğraf için lütfen buraya tıklayınız. Mesajlarınızı bekliyorum :)



2 Temmuz 2011 Cumartesi

Yaşıyorum, yazıyorum!

Uzun zaman oldu yazmayalı. Bir kaç kez elim gitti klavyeye ama ı-ıh. Bıraktım tuşları, geri çektim ellerimi.

İçimden gelmiyorsa zormalamanın bir anlamı yok diye düşündüm ve hafiften inzivaya çekildim. İyi de oldu. Kendime zaman ayırmaya çalıştım, kendimi dinlemeye, uzun zamandır yapmadığım şeylere vakit bulmaya çalıştım.

Yürüdüm mesela, ellerim ceplerimde, kafamdaki dumanı tüttüre tüttüre.

Sonra şeklimi şemalimi şöyle bir eden geçirdim.

Saçlarım belime kadardı.

Saçlarımı kısaltmanın keyfini yaşadım.

Önce böyle,



Sonra böyle,



En son ise şöyle:



Duyar gibi oluyorum, "depresyonda mısın" dediğinizi. Yanıtım evet. Bu eveti yazmak ve gerçekten bir evet olduğunu bilmek harika bir duygu. Çünkü artık eskisi gibi kendi sıkıntı ve çözmem gerekenleri hazır altı etmiyor, ne yaşayacaksam yaşamaya gayret ediyorum. Sonra daha güzeli yardım alıyorum. Çok iyi bir ailem, muhteşem bir oğlum, süper bir psikologum var. Üstelik tamamlayıcı tıptan da yardım alıyorum. Eğer siz de dardaysanız ve artık genişlemek istiyorsanız, işte bu kapıları çalabilirsiniz.

Uzman Psikolog Iraz Toros Suman
Doç.Dr.Mehmet Gürsel

Kuş gibi oldum. Az bir şey kaldı, onlar da geçeeerrr gider evelallah :)

23 Mayıs doğum günümdü, harika bir süpriz partı hazırlayan eşime, yalnız bırakmayan arkadaşlarıma, arayan, mesaj gönderen sevdiklerime çok teşekkür ederim. Seviyorum sizleri.

Birikmiş çok şey var zihnimde, fırsat buldukça yazarım yine. Hele Ata ile ilgili öyle çok şey var ki.... Yazacağım söz :)

Şimdi yemek ve temizlik zamanı. 2 aylık bir tatile çıktım ve gerekli tatil düzenini baştan oturtup 2 ay boyunca deli gibi gezmeyi planlıyorum :)))))))))))))

Darısı başınıza :)

Sevgiler